ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Ana Sayfa İletişim English
 
Turk Hij Den Biyol Derg: 76 (1)
Cilt: 76  Sayı: 1 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
TÜM DERGİ
1.
THDBD 2019-1 Cilt 76 Tüm Dergi
TBHEB 2019-1 Vol 76 Full Printed Journal
Utku Ercömart
Sayfalar 1 - 123
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
2.
Ankara’da insana tutunan kene türleri: Tür çeşitliliği, konak özellikleri ve coğrafi dağılım
Ticks species biting humans in Ankara: Species diversity, hosts and geographical distribution
Banuçiçek Yücesan, Cahit Babür, Figen Sezen, Serpil Nalbantoğlu
Sayfalar 3 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Keneler tropik ve subtropik iklim kuşaklarında yaşayan, gelişme dönemleri boyunca kan emmek zorunda olan ektoparazitlerdir. İnsan ve hayvanları etkileyen hastalıkların en önemli vektörleri arasındadırlar. Keneler, bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de insan ve hayvan popülasyonunu tutma yeteneği olan ve bu sayede birçok viral, bakteriyel, protozoer ve helmint enfeksiyonlarını bulaştırabilen ektoparazitlerdir. Çalışmamızda Ankara ve yöresinden kene tutunması nedeniyle laboratuvarlarımıza başvuran kişilerden toplanan keneler incelenerek daha önceki çalışmalar ile karşılaştırılıp yayılım açısından günümüzdeki durumun değerlendirilmesi öngörülmüştür. Bu bağlamda elde edilen veriler ile kene-konak ilişkisini tanımlamaya yönelik adım atılması, kene türlerinin mevsimler göre dağılımının araştırılması, afinite gösterdikleri yaş grubu ve bölgenin belirlenerek taşıyabilecekleri hastalıklar konusunda kontrol ve koruma önlemlerinin alınması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız Mayıs 2015 - Nisan 2018 tarihleri arasında Sağlık Bakanlığı ve Üniversite Hastanelerine başvuran hastalardan çıkarılan kenelerin değerlendirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Bu keneler daha sonra Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Daire Başkanlığı, Ulusal Parazitoloji Referans Laboratuvarlarında tanımlayıcı özellikleri, tutundukları alanlar, tutunma ayları, hasta yaşları ve tutunmanın gerçekleştiği ilçelere göre incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışma döneminde 458 kene incelenmiştir. Bu kenelerin tamamı Ixodidae ailesine bağlı Hyalomma, Rhipicephalus, Dermocentor, Haemaphysalis ve Ixodes soyundan keneler olarak tanımlanmıştır. Kenelerin 159’u (%34,7) dişi, 172’si (%37,6) erkek, 127’si (%27,7) nimflerden oluşmaktadır. Kenelerin 190’ı (%41,5) Hyalomma, 135’i (%29,5) Haemaphysalis, 105’i (%22,9) Rhipicephalus, 18’i (%3,9) Dermocentor, 10’u (%2,2) ise Ixodes soyuna bağlıdır. Tüm nimflerin 115’i (%90,6) Hyalomma, 5’i (%3,9) Haemaphysalis, 5’i (%3,9) Ixodes ve 2’si (%1,6) Rhipicephalus soyuna aittir. Bu çalışmada daha önceki çalışmalar ile karşılaştırıldığında benzer sonuçlar görülmekle birlikte; Rhipicephalus spp kenelerinde Rhipicephalus turanicus sayısının daha fazla olduğu, Hyalomma spp. sayısında artış olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnsan kene tutunma vakaları dünya çapında yaygın olarak bildirilmektedir. Kenelerin hastalardan çıkarılması sonrasında spesifik olarak tanımlanmaları gerekmektedir. Bu nedenle insana tutunan kenelerin bölgesel dağılımlarını bilmek ve takip etmek, sonrasında gelişecek ilişkili hastalıkların epidemiyolojisi, koruma ve kontrol önlemleri açısından önemlidir. Çalışmamız bu yönde yapılacak olan çalışmalara da ışık tutacaktır.
INTRODUCTION: Ticks live in tropical and subtropical climates, which are ectoparasites have to suck blood throughout the development period. They are among the most important vectors of disease affecting the world on humans and animals. Ticks as the whole world, Turkey also has the ability to keep the human and animal populations, and thus many viral, bacterial, protozoan and helminth infections are ectoparasites. In our study, the ticks collected from people who applied to our lab due to tick hold from Ankara and the region are examined in order to evaluate the situation in terms of spreading today in comparison with the past studies. The aim with data obtained in this context should be to take steps for defining the relationship between the tick-host-pathogen interactions, to determine the connection with ecological criteria, to check and get the correct protection measures for diseases they can carry by specified age group and region showing high affinity
METHODS: Our study was conducted between May 2015 and April 2018 by evaluating the outbreaks from the patients who applied to the Ministry of Health and University Hospitals. These ticks are then examined MoH. Public Health Directorate General, Microbiology Reference Laboratory and Biological Products Department, National Parasitology Reference Laboratory in order to define their features, their adherence areas, adherence months, patient age and the districts the adherence occurs.
RESULTS: During the study period 458 ticks were examined. All of these are defined as the horns of Hyalomma, Rhipicephalus, Dermocentor, Haemaphysalis and Ixodes belonging to the Ixodidae family. 159 (34.7%) of the ticks were female, 172 (37.6%) were male and 127 (27.7%) were nymphs. Hyalomma was present in 190 (41.5%), Haemaphysalis in 135 (29.5%), Rhipicephalus in 105 (22.9%), Dermocentor in 18 (3.9%) and Ixodes in 10 (2.2%). 115 of all nymphs belong to Hyalomma, 5 belong to Haemaphysalis, 5 belong to Ixodes and 2 to Rhipicephalus. Although similar results observed in this study compared with previous studies; the number of Rhipicephalus turanicus was higher in Rhipicephalus spp and there was an increase obseved in Hyalomma spp.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although human tick bites are widely reported worldwide, there is need to specifically define the flank after removal of it from patients.
For this reason, the epidemiology of related diseases that develop after knowing and following the regional distributions of human-holding seams is important in terms of prevention and control measures. Our work will also enlighten the studies to be done in this direction.


3.
Akut Renal Kolik Ağrısı Olan Türk Hastalarda Kısa Süreli Metamizol Sodyum ile Diklofenak Sodyum tedavilerinin karşılaştırılması; Bir Çift Kör, Gözlemsel Çalışma
Short-Term Use Of Metamizole Sodium Versus Diclofenac Sodium In Acute Renal Colic Pain In Turkish Patients; A Double-Blind, Observational Study
Mehmet Kürşat Derici, Hakan Ergün
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.32848  Sayfalar 15 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Renal kolik ağrısı, acil servis başvurularının en sık nedenlerinden biridir. Metamizol sodyum ve diklofenak, ilaçların bulunduğu ülkelerde en yaygın kullanılan narkotik olmayan ilaçlardır. Bu çalışmanın amacı, Ankara'daki acil servislerde akut böbrek kolik ağrısının tedavisinde metamizol sodyum ve diklofenak'ın etkinliğini ve güvenliğini karşılaştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Renal kolik ağrısı olan 88 hasta intramüsküler metamizol sodyum (1 g) (n=48) veya diklofenak sodyum (75 mg) (n=40) ile tedavi edildi. Ağrı şiddeti, ilaç uygulanmadan önce (başlangıç düzeyi) ve uygulandıktan 30, 60, 90 ve 120 dakika sonra, Görsel Analog Skala (0-100 mm) ve 5-Nokta Sözel Derecelendirme Ölçeği ile ölçüldü.

BULGULAR: Her iki tedavi grubu da yaş, cinsiyet ve başlangıç ağrı şiddeti yönlerinden analiz edildiğinde homojendi. Her iki tedavi de iyi tolere edildi ve gözlenen yan etkilerin hiçbiri ciddi değildi. Metamizol sodyum grubunda beş, diklofenak grubunda ise üç hasta ek tedaviye ihtiyaç duydu. Ölçülen tüm zaman noktaları için gruplar arasındaki ortalama ağrı şiddeti farkı anlamlı değildi. Her iki ilaç için de hekim ve hasta değerlendirmeleriarasında da anlamlı fark yoktu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız akut renal kolik tedavisinde i,m, 1 g metamizol sodyumun, iki saatlik gözlem dönemi için im 75 mg diklofenak sodyum kadar etkili olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: Renal colic pain is one of the most frequent reasons for emergency department visits. Metamizole sodium and diclofenac are the most common used non-narcotic drugs in available countries. The objective of this study was to compare the effectiveness and safety of metamizole sodium and diclofenac in treatment of acute renal colic pain in emergency room services in Ankara, Turkey.

METHODS: Eighty-eight patients with renal colic were treated intramuscularly (i.m.) with metamizole sodium (1 g) (n=48) or diclofenac sodium (75 mg) (n=40). Pain intensity was measured by using visual analogue scale (0-100 mm) and 5-point verbal score before (baseline) and 30, 60, 90 and 120 minutes after i.m. drug administration.

RESULTS: Both treatment groups were homogeneous when analyzed by age, sex and baseline pain intensity. Both treatments were well tolerated and none of the observed side effects were serious. Five patients in the metamizole sodium and three patients in the diclofenac group needed rescue medicine. The average pain intensity difference between groups for all time points measured was not significantly different. There was no significant difference in physician and patient evaluations for both drugs.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results indicate that i.m. 1 g metamizole sodium is equally effective as i.m. 75 mg diclofenac sodium for two hours of observation period in acute renal colic treatment.

4.
Çeşitli Nörolojik Hastalıklarda Herpes simpleks virüs Tip 1 Pozitifliği
Herpes simplex virus Type 1 positivity in various neurological diseases
Aylin Altay Koçak, Meryem Çolak, Ceyla İrkeç, Ayşe Serdaroğlu, Anıl Aktaş Tapısız, Hasan Tezer, Havva Avcıküçük, Işıl Fidan, Seçil Özkan, Gülendam Bozdayı
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.10337  Sayfalar 23 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Herpesvirüsler, immün yetmezliği olan ve olmayan çocuk ve yetişkinlerde görülen, önemli morbidite ve hatta mortalite ile seyredebilen çeşitli nörolojik hastalıklara yol açmaktadır. Bu virüsler ensefalit etiyolojisinde önemli rol oynamakla birlikte multipl skleroz, Guillain Barre Sendromu gibi nörolojik hastalıklardaki rolleri tam olarak bilinmemektedir. Yapılan çalışmalarda bu hastaların çok az bir kısmında virüs tespit edilebilmiştir. Fakat özellikle multipl skleroz patogenezinde olmak üzere diğer bir çok nörolojik hastalıkta virüslerin, hastalığın tetikleyicisi olabileceği ve hastalığın ilerlemesinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı, nörolojik şikayetleri nedeniyle hastanemizin çeşitli kliniklerine başvuran hastalarda HSV-1 DNA varlığının real time PCR yöntemiyle saptanması ve pozitif bulunan hastalarda klinik tablonun gözden geçirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza, Hastanemiz Moleküler Mikrobiyoloji Laboratuvarı’na 1 Nisan 2014-31 Ocak 2016 tarihleri arasında örnekleri gönderilen 150 hasta dahil edilmiştir. Spin-kolon yöntemiyle (High Pure Viral Nucleic Acid Kit,Roche,Almanya) DNA izolasyonu yapılmıştır. İzole edilen DNA’lar Light Cycler 2.0 (Roche,Almanya) cihazında Real Time polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemiyle (LightCycler® HSV1/2 Qual Kit,Roche,Almanya) çalışılmış ve sonuçlar kalitatif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların HSV-1 IgM ve HSV-1 IgG antikorları ELISA yöntemiyle (DIA. PRO,Milano,İtalya) çalışılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilen 164 örneğin %82.9’u (136/164) beyin omurilik sıvısından (BOS), %17.1’i (28/164) kandan oluşmaktadır. Bu örneklerin real time PCR ile %4.8’i (8/164) HSV-1 DNA pozitif bulunurken, aynı anda çalışılan HSV-2 DNA ise tüm örneklerde negatif bulunmuştur. Seroloji bakılan hastaların %6.2’sinde (2/32) HSV-1 IgM pozitif bulunurken, HSV-1 IgG ise hastaların %57.9’unda (11/19) pozitif bulunmuştur. BOS ve kan örnekleri çalışılan hastalarda, HSV-1 DNA pozitifliği ile yaşları ve cinsiyetleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Pozitif bulunan hastaların 3’ü (%50) Herpes simpleks ensefaliti ile ilişkilendirilmiştir. Diğer hastaların ise multiple skleroz, Guillain Barre Sendromu, Wilson hastalığı gibi tanıları mevcuttur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Güvenilir, duyarlı bir yöntem olan real time PCR sayesinde nörolojik semptomlu hastalara kısa sürede sonuç verilebilmekte, düşük pozitiflikler yakalanmaktadır. Bu sayede tedaviye erken başlanarak sekellerin gelişmesi engellenebilmektedir. Özellikle multiple skleroz ve Guillain Barre Sendromu gibi nörolojik rahatsızlıkların da HSV-1 ile ilişkili olabileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Bu nedenle, diğer nörolojik rahatsızlığı olan hastalarda da HSV-1 çalışılmasının anlamlı olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Herpesviruses are etiology of various neurological disorders causing morbidity and also mortality in both immunocompetent and immunocompromized children and adults. Viruses play an important role in etiology of encephalitis but their role is still unclear in neurologic diseases such as multiple sclerosis or Guillain-Barre syndrome. Studies revealed that only in few cases, viruses were isolated. But viruses are thought to have a role in triggering the diseases process or progression of the diseases in pathogenesis of neurological disorders, especially in multiple sclerosis. The aim of this study was detection of HSV-1 DNA by Real Time PCR in patients applying to our hospital with neurological symptoms and review of clinical picture in positive patients.
METHODS: Totally 150 patients whose samples sent to Molecular Microbiology Laboratory between 1 April 2014- 31 January 2016 were included in this study. DNAs were extracted by spin-column method (High Pure Viral Nucleic Acid Kit,Roche,Germany). Amplification was done by Real time PCR method (LightCycler®HSV1/2 QualKit,Roche,Germany) in LightCycler 2.0 (Roche,Germany) device and the results were evaluated qualitatively. HSV-1 IgM and HSV-1 IgG antibody titres of the patients were studied by ELISA (DIA. PRO,Milan,Italy).
RESULTS: Totally 164 samples were composed of 82.9% (136/164) CSF and 17.1% (28/164) blood. HSV-1 DNA was found positive for 4.8% (8/164) of samples while all samples were negative for HSV-2 DNA. HSV-1 IgM was positive for 6.2% (2/32) and HSV-1 IgG was positive for 57.9% (11/19) of patients. There was no statistically significant difference between HSV-1 DNA positivity in blood and CSF samples of patients and their ages and gender. Three (50%) of positive patients were associated with Herpes simplex encephalitis, the other positive patients had multiple sclerosis, Wilson disease and Guillain Barre syndrome.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Real time PCR is a reliable and sensitive method for giving results in short time to patients with neurological symptoms and detecting low positive results. Thus early treatment prevents sequels. There are studies demonstrating the relation of HSV-1 with neurological disorders especially multiple sclerosis and Guillain Barre syndrome. Therefore, we consider that testing HSV-1 can be sensible for the patients with variable neurological disorders.

5.
Gıda çalışanlarından saptanan bağırsak parazitleri, izole edilen potansiyel patojenler ve patojenlerin antibiyotiklere duyarlılıkları
Detection of intestinal parasites and isolation of potential pathogens and their susceptibility to antibiotics from food handlers
Nebiye Yentur Doni, Gülcan Gürses, Mehmet Bayraktar, Fadile Yıldız Zeyrek, Zeynep Şimşek
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.25349  Sayfalar 31 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Gıda ve su kaynaklı enfeksiyon hastalıklar, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde morbidite ve mortaliteye neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Gıda sektörlerinde görev yapan gıda çalışanları, kişisel hijyen eksikliği durumunda, Staphylococcus aureus, Streptocoocus pyogenes, enteropatojen bakterilerin ve bağırsak parazitlerinin sağlıklı insanlara bulaştırılmasında potansiyel enfeksiyon kaynağı olabilirler. Bu çalışmada, gıda çalışanlarında, bağırsak parazitlerinin saptanması; boğaz, burun, dışkıda bulunan patojen mikroorganizmaların ve bu mikroorganizmaların antibiyotiklere duyarlılıklarının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya, 2011 Ekim-Kasım aylarında, Harran Üniversitesi yemekhanesinde tam ve kısmi zamanlı çalışan toplam 62 kişi dahil edilmiştir. Potansiyel S. aureus ve S. pyogenes taşıyıcılığını araştırmak amacıyla burun, boğaz sürüntü örnekleri alınmış, incelenmiştir. Bakteri suşları, geleneksel biyokimyasal tekniklerle tanımlanmıştır. S. aureus olarak tanımlanan bakteri, Mueller-Hinton Agar besiyerine ekilmiş ve 370C’de 24 saat inkübe edilmiştir. Staphylococcus aureus antimikrobiyal duyarlılık testi, Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsü’nün belirtitiği disk difüzyon yöntemiyle tespit edilmiştir. Bağırsak parazitlerini saptamak amacıyla dışkı örnekleri alınmıştır. Salmonella Shigella pozitifliğini saptamak amacıyla gaita kültürü yapılmış ve incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 62 bireyin yaşları 19-51 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 28,0±1.3; %25,8’i kadın, %74,2’si erkektir. Çalışmamızda, 62 boğaz sürüntüsünün %35,5’inde A grubu beta hemolitik streptokok (Streptococcus pyogenes) izole edilmiştir. Altmış iki burun sürüntüsünün %32,3’ünde (20) Staphylococcus spp. izole edilmiştir. İzole edilen 20 Staphylococcus izolatının %8,1’i metisilin dirençli S. aureus (MRSA), %4,8’i metisilin duyarlı S. aureus (MSSA), %19,4’ü Metisilin duyarlı koagülaz negatif stafilokok (MSKNS) olarak tanımlanmıştır. İzole edilen 15 metisilin duyarlı Staphylococcus spp. izolatının %40’nda penisilin, eritromisin direnci, %13.3’ünde trimethoprim+sulfamethoksazol, sadece %6.7’sinde klindamisin direnci gelişmiştir. On beş izolatın hepsi vankomisine, ampisilin/sulbaktam, sefazolin, sefoksitin, sefotaksim duyarlı bulunmuştur Alınan 62 dışkı örneğinin %95.1’inde direk mikroskobik bakıyla herhangi bir parazit saptanmazken, %3.2’sinde G. intestinalis saptanmıştır. Bir örnekte (%1.6’sında) Entamoeba kisti görülmüş, E. histolytica olabilir mi şüphesini gidermek amacıyla antijen testi kullanılmış ve E. histolytica olduğu doğrulanmıştır. Örneklerin hiçbirinde Salmonella-Shigella ürememiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nazal S. aureus taşıyıcılığını ve S. pyogenes boğaz taşıyıcılığını saptamak için gıda çalışanlarının düzenli periyotlarla muayene ve kontrolleri yapılmalıdır. Gıda güvenliğini ve halk sağlığını tehdit eden olası MRSA ve S. pyogenes pozitifliğinde çalışanların zorunlu izine ayrılmaları ve tedavi olmaları derhal sağlanmalıdır. Hastalık semptomları tamamen geçtikten ve laboratuar sonuçları negatif çıktıktan sonra işe dönmelerine izin verilmelidir. Gıda çalışanları, kişisel hijyen, gıda hijyeni ve güvenliği gibi konularda gıda sektörü işletmecisi tarafından bilgilendirilmeli ve eğitilmelidir.
INTRODUCTION: Foodborne and waterborne infection diseases are leading causes of mortality and morbidity is a major health problem in both developed and developing countries. Food handlers with poor personal hygiene, working in food industries could be potential carrier sources of infec¬tions of Staphylococcus aureus, Streptococcus pyogenes, enteropathogenic bacteria and intestinal parasites regarding the transmission to healthy individuals. This study was undertaken to determine the intestinal parasites; pathogen microoorganisms in nose, throat, stool and their susceptibility to antibiotics among foodhandlers.
METHODS: Foodborne and waterborne infection diseases are leading causes of mortality and morbidity is a major health problem in both developed and developing countries. Food handlers with poor personal hygiene, working in food industries could be potential carrier sources of infec¬tions of Staphylococcus aureus, Streptococcus pyogenes, enteropathogenic bacteria and intestinal parasites regarding the transmission to healthy individuals. This study was undertaken to determine the intestinal parasites; pathogen microoorganisms in nose, throat, stool and their susceptibility to antibiotics among foodhandlers.
RESULTS: The mean age of the participants was 28.0±1.3 (range = 19-51 years), and 74.2% were male. Among 62 throat samples, 35.5% yielded Streptococcus pyogenes. A total of 62 nasal swabs, 32.3% were identified as Staphylococcus spp. Of the Staphylococcus spp. were identifified as methicillin-resistant S. aureus (MRSA), methicillin-susceptible S. aureus, methicillin-sensitive coagulase-negative staphylococci, 8.1%, 4.8% and 19.4%, respectively. All methicillin-susceptible staphylococci were susceptible to vancomycin, ampicillin/sulbactam, cefazolin, cefoxitin and cefotaxime; 40.0% of them were resistant to penicillin, 13.3% were resistant to erythromycin, 6.7% were resistant to clindamycin. Out of 62 stool specimens 95.1% were negative in terms of intestinal parasites, 3.2% were determined as G. intestinalis. One specimen was considered as Entamoeba cyst and confirmed as E. histolytica by using antigen test. None of the specimens were determined as Salmonella-Shigella.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Regular periodic health examinations, controls should be done to determine nasal carriage of S. aureus and throat carriage of S. pyogenes. Foodhandlers infected with S. aureus and S. pyogenes which threaten food safety and public health should be compulsorily allocated or excluded from the work. They should be treated immediately. Once the symptoms of the foodborne disease have entirely resolved, food handlers with negative clinical laboratory examination should be allowed to return to work. Foodhandlers should be educated, trained about the personal hygiene, food hygiene, safety by the manager of food establishment.

6.
Armodafinil’in membran lipidleri etkileşiminin DPPC model membran sistemi ile araştırılması
The investigation of the interaction of Armodafinil with membrane lipids by using DPPC model membrane system
Handan Kırkoçoğlu, Sevgi Türker Kaya
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.68094  Sayfalar 41 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Modafinilin rasemik bileşiğinin R-enantiyomeri olan Armodafinil (ARM) tam olarak bilinmeyen hücresel etki mekanizması ile uyku bozukluklarında kullanılan merkezi sinir sistemi (MSS) uyarıcı ve uyanıklığı arttırıcı bir ajandır. Her ne kadar ARM’nin uyku/uyanıklık düzenini etkileyen enzimlere ve reseptörlere bağlanmadığı ve vücutta çok iyi dağıldığı gösterilse de, bildiğimiz kadarıyla onun MSS’deki etkinliğini değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır.
Bir ilacın lipid çözünürlülüğünün onun MSS erişilebilirliliğini direkt olarak etkilediği göz önüne bulundurulduğunda ARM’nin lipidlerin için nasıl nüfuz ettiği ve onlarla ne tarz etkileşmelere girdiğinin araştırılması bu konuya faydalı katkılar sağlayabilir. Bu bağlamda, bu çalışmada dipalmitoilfosfatidilkolin (DPPC) multilamellar veziküler (MLVs) adlı basitleştirilmiş model membran sistemi ile ARM'in konsantrasyona bağlı etkileşmeleri araştırıldı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: ARM’nin DPPC MLV'lerinin ana geçiş sıcaklığı (Tm), entalpi (ΔH), kooperatiflik birimi (CU) ve CH2 asimetrik, C = O simetrik ve PO2- asimetrik frekans değerleri üzerine etkileri konsantrasyona bağlı olarak (1-10-20 mol%) olarak diferansiyel tarama kalorimetresi (DSC) ve fourier dönüşümü infrared (FT-IR) spektroskopisi kullanılarak incelendi.
BULGULAR: Elde edilen tüm verilere göre saf DPPC MLV'lerine ARM eklenmesiyle, lipit düzeninde (açil zincir esnekliği) azalmaya karşılık lipid dinamiği (akışkanlık), gliserol omurgası ve lipid kafa gruplarının hidrojen bağlama kapasitelerinde sıvı ve kristal fazda artma olduğu tespit edildi. Ayrıca, Tm, ΔH ve CU parametrelerininde de daha düşük değerlere kaydığı bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm bulgular, ARM'nin, fosfatidilkolin lipidlerinin açil zincirlerine ve hidrofilik kısımlarına bağlanmak üzere yüksek afinite gösterdiğini ortaya koydu. Bu durum ARM’nin lipidlerin termotrofik parametrelerinde neden olduğu farklılıklarla da desteklendi. ARM’nin lipidlerle yüksek oranda etkileşime grime eğilimi onun membran lipidlerinin paketlenmesini bozmasına da neden olabileceği anlamına gelebilir. Elde edilen tüm sonuçlar ARM’nin biyolojik membranlar ile ne tarz etkileşmelere girdiği ile bilgiler sunmakla birlikte uyku düzensizlikleri ve ilgili hastalıklara karşı yeni ilaç geliştirme çalışmalarına katkı sağlayabilir.
INTRODUCTION: Armodafinil (ARM), the R-enantiomer of the racemic compound of modafinil, is a central nervous system (CNS) stimulant and wakefulness-promoting used in sleep disorders with unknown exact cellular mechanism. Although it was shown that it does not binds to enzymes and receptors that regulate sleep/wake regulation as well as it is very-well distributed in the body, there is no report evaluating its CNS availability to the best of our knowledge. Considering that lipid solubility of a drug directly affects CNS accessibility, the investigation of ARM how to penetrate into and to interact with lipids would be beneficial to contribute to such issue. Related with this, the interaction of ARM with simplified model membrane system named dipalmitoylphosphatidylcholine (DPPC) multilamellar vesicles (MLVs) depending on concentrations was investigated in the present study.
METHODS: The effects of ARM as a function of concentration (1-10-20 mol %) on main transition temperature (Tm), enthalpy (ΔH), cooperativity unit (CU) and frequency values of CH2 asymmetric, C=O symmetric and PO2- asymmetric stretching of DPPC MLVs were studied by utilizing differential scanning calorimetry (DSC) and fourier transform infrared (FT-IR) spectroscopy.
RESULTS: All data showed that with the addition of ARM at all concentrations into pure DPPC MLVs, decreased lipid order (acyl chain flexibility), but increased lipid dynamics (fluidity), glycerol backbone and hydrogen bonding capacity head groups of lipids in the gel and liquid crystalline phases. Moreover, it also caused to shift Tm, ΔH and CU to lower values.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The corresponding findings revealed that ARM has high affinity for binding to acyl chains and hydrophilic parts of phosphatidylcholine lipids. This was also supported by the obtained differences in the thermotropic properties of lipids caused by ARM. The high tendency of ARM to interact with lipids may also mean that it may also lead to perturb the packing of membrane lipids. The results provides incorporation profile of ARM into biological membranes depending on concentration, which may further contribute to new drug development against sleep disorders and related diseases.

7.
Hepatit B'li Hastalarda Artmış Ortalama Trombosit Hacmi, Eritrosit Dağılım Genişliği ve Trombosit / Eritrosit Dağılım Genişliği Oranı
Increased Mean Platelet Volume, Red Blood Cell Distribution Width and Platelet/ Red Blood Cell Distribution Width in Patients With Hepatitis B.
Fazıla Atakan Erkal, Nevgün Sepin Özen, Mestan Emek, Şenay Tuğlu Ataman, Melek Yalçınkaya, Nihal Aksoy, Murat Özdemir
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.39206  Sayfalar 53 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Hepatit B virüsü tüm dünyada önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Son yıllardaki çalışmalarda kronik hepatit B’li hastalarda rutin hematolojik parametrelerden olan ortalama trombosit hacmi (MPV), eritrosit dağılım genişliği (RDW) seviyeleri sağlıklı kişilere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu çalışmada Hepatit B yüzey antijeni (HbsAg) pozitif olgularda MPV, RDW ve RDW/Trombosit (PLT) eritrosit dağılım genişliği/trombosit oranı (RPR) ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2011-2012 yılları arasında Antalya Halk Sağlığı Laboratuvarı’na başvuran hastalar retrospektif olarak incelemeye alındı. HbsAg pozitif olarak saptanan ve yaşları 17-82 arasında değişen, 349 kadın ve 213 erkekten toplam 562 hasta çalışmaya alındı. Aynı dönemde yaklaşık 3: 1 hasta/kontrol oranında sağlıklı kişilerin yaş ve cinsiyet ile eşleşen kontrol grubu oluşturuldu. Kontrol grubu yaşları 18-76 arasında değişen 121 kadın ve 80 erkekten oluşturuldu. Hastaların eş zamanlı olarak alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), PLT, MPV, RDW ve RPR düzeyleri de incelendi.
BULGULAR: HbsAg pozitif grupta yaş ortalaması 42.07±12.71 olarak bulundu. HbsAg negatif olan kontrol grubundaki yaş ortalaması ise 41.21±13.15 olarak saptandı. Yaş gruplarına göre hasta ve kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,367). AST and ALT değerleri HbsAg pozitif hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Hasta ve kontrol grubunda PLT, MPV, RDW ve RPR düzeylerinde tüm parametreler açısından anlamlı farklılık saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: MPV ve RDW düzeyleri, literatürdeki Hepatit B’li hastalarla yapılan çalışmalarla uyumlu şekilde çalışmamızdaki HBsAg pozitif hasta grubunda da kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Ayrıca RPR'nin de HBsAg pozitif hastalarda yüksek olması dikkat çekicidir ve inflamasyonla muhtemel ilişkisi yeni araştırmalara yön verebilir.
INTRODUCTION: Hepatitis B virus is a major cause of morbidity and mortality worldwide. In chronic hepatitis B patients, routine hematological parameters such as Mean Platelet Volume (MPV), Red Cell Distribution Width (RDW) levels were found significantly higher than healthy persons in recent reports. The present study aimed to investigate the relationship of MPV, RDW and RDW / platelet (PLT) (RPR) in Hepatitis B surface antigen (HBsAg) positive cases.
METHODS: Patients were evaluated retrospectively between 2011-2012 years in Public Health Laboratory, Antalya. 562 cases of HBsAg positive patients of which were 349 women and 213 men aged between 17-82 years old enrolled the study. During the same period control group were recruited from healthy persons at patient/control ratio of approximately 3: 1 with matching age and sex. Control group was consisted of 121 women and 80 men aged between 18-76 years old. At the same time alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase (AST), PLT, MPV, RDW and RPR levels of patients were investigated.
RESULTS: Average age in the HBsAg positive group was found to be 42.07 ± 12.71 years. HbsAg negative control group had mean age of 41.21 ± 13.15 years. There was no statistically difference of age among patient and control groups (p=0.367). AST and ALT values in HBsAg positive patients were significantly higher than the control group (p<0.05). PLT, MPV, RDW and RPR levels in patient and control groups were significantly different (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: MPV and RDW levels, were significantly higher in the HBsAg-positive group compared to the control group in our study of which was in accordance with the studies in the literature with Hepatitis B patients.RPR elevation in HBsAg positive patients is also noteworthy and it's possible relationship to inflammation may lead to new research.

8.
Yetişkin kadınların diyet posası alım miktarı ve bilgi düzeyi: kesitsel bir çalışma
Dietary fiber intake and knowledge level of adult women: a cross-sectional study
Ceren Gezer, Zeynep Demir
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.58671  Sayfalar 59 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada Afyonkarahisar şehir merkezinde yaşayan kadın bireylerin diyet posası alım miktarları ile diyet posası bilgi düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma örneklemini Afyonkarahisar şehir merkezinde yaşayan 385 yetişkin kadın oluşturmuştur. Vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi, kalça çevresi ölçümleri tekniklerine uygun olarak ölçülmüştür. Günlük diyet posası alım miktarını saptamak için 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıt tekniği, diyet posası bilgi düzeyinin belirlenmesi için Diyet Posası Bilgi Ölçeği kullanılmıştır. Gerekli istatistik uygulamalar Statistical Package for the Social Sciences 18.0 istatistik programı ile gerçekleştirilmiştir.
BULGULAR: Bireylerin günlük diyet posası alım miktarı ortalaması 17.2±4.17 g, diyet posası bilgi ölçeği toplam puan ortalaması 5.2±1.65 olarak saptanmıştır. Bireylerin günlük diyet posası alım miktarı ve diyet posası bilgi ölçeği puanlarında yaş, eğitim durumu ve mesleğe göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık belirlenmemiştir. Ancak yaş grubu yükseldikçe diyet posası bilgi ölçeği puanları artış göstermiştir (p>0.05). Ayrıca serbest meslekle uğraşanların diyet posası alım miktarı ve diyet posası bilgi ölçeği toplam puanı en düşük, memurların ise en yüksektir (p>0.05). Bireylerin günlük diyet posası alım miktarı ve diyet posası bilgi ölçeği puanlarında beden kütle indeksi, bel çevresi, bel/kalça oranı ve bel/boy oranı sınıflamalarına göre istatistiksel olarak bir farklılık belirlenmemiştir. Bireylerin günlük diyet posası alım miktarları ve diyet posası bilgi düzeyi ölçeği puanları arasında ilişki bulunmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak Afyokarahisar merkezinde yaşayan yetişkin kadınların diyet posası alım miktarı önerilerin altında ve diyet posası bilgi düzeyi düşüktür. Kadınların diyet posası ile ilgili bilgi düzeyinin yükseltilmesi için halk eğitim merkezlerinde uygulamalı ve etkileşimli eğitim programları oluşturulması yararlı olabilir. Daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip, çok merkezli, diyet posası alımı ile diyet posası bilgi düzeyini etkileyen faktörlerin daha detaylı irdeleneceği tanımlayıcı ve deneysel çalışmalar planlanabilir.
INTRODUCTION: The aim of this study is evaluating the relation between dietary fiber intake amount and dietary fiber knowledge level of adult women who live in Afyonkarahisar city center.
METHODS: The sample of the research was composed of 385 adult women live in the Afyonkarahisar city center. Body weight, height, waist circumference, hip circumference measurements were measured according to the techniques. The 24-hour retrospective food consumption record technique was used to determine the amount of daily fiber intake, and Dietary Fiber Knowledge Scale was used to determine fiber knowledge level. Statistical applications were carried out with Statistical Package for the Social Sciences 18.0 statistical program.
RESULTS: The mean value of daily dietary fiber intake was 17.2±4.17 g and mean value of total dietary fiber knowledge score of the individuals was 5.2±1.65. There was no statistically significant difference between individuals' daily intake of dietary fiber and dietary fiber knowledge scale score according to age, education level and occupation. However, as the age group increased, dietary fiber knowledge scores increased (p>0.05). In addition, it was determined that the self-employed occupations had the lowest daily fiber intake and total score of the dietary fiber knowledge scale, and the highest of the civil servants. No statistically significant difference was found between daily dietary fiber intake and dietary fiber knowledge scale score of individuals according to body mass index, waist circumference, waist/hip ratio and waist/height ratios. There was no correlation between daily fiber intake and dietary fiber knowledge scale score (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, adult women living in the Afyonkarahisar city center have low dietary fiber knowledge level and the amount of fiber intake is below the recommendations. In order to raise the knowledge level of women about fiber, it may be useful to create practical, interactive training programs in public education centers. Multicentre descriptive and experimental studies with wider sample size may be planned to investigate in more detail the factors that affect the fiber intake and fiber knowledge level of individuals.

9.
Kadın sağlığı hastanesinde sigara bırakma poliklinik hizmetleri ve gebelikte sigara içen kadınların gebelik sonuçları
Smoking cessation unit services and pregnancy outcomes of smoking women during pregnancy in a maternal health hospital
Şule Özel, Nesrin Ünal-karagözoğlu, Sabriye Korkut, Ayşegül Öksüzoğlu, Yaprak Engin-üstün
Sayfalar 67 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelikte tütün ürünleri kullanımı hem anneyi hem bebeği olumsuz olarak etkilemektedir. Sigara kullanan gebelerde saptanan medikal komplikasyonları, gebelerin doğum özelliklerini ve yenidoğan bulgularını tanımlamayı ve ikincil olarak, hastanemize başvuran gebelerdeki sigara kullanma oranını saptamayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif kesitsel çalışmada, 1 Ocak-30 Mayıs 2018 arasında Sigara Bıraktırma Birimine (SBB) gönüllü olarak başvuran postpartum hastalar sigaranın etkilerini değerlendirmek için, hastanemiz antenatal kliniklerine başvuran tüm gebe kadınlar ise sigara içme oranını saptamak için çalışmaya dahil edildi. Verilerin analizi SPSS 17 istatistik programı ile yapıldı. Günde içilen sigara miktarının doğum haftası, bebeğin Apgar skoru, doğum ağırlığı, boyu üzerine etkisi parametrik veriler için Pearson, nonparametrik değerler için Spearman korrelasyon analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Antenatal polikliniğine başvuran 50.140 gebenin 3181'i (%6,34) sigara kullandığını beyan etti. Bu kadınların 41 (%1,29) tanesi sigarayı bırakmak için gönüllü olarak SBB' ne başvurdu. Doğum sonrası SBB' den gönüllü olarak tedavi almayı kabul eden toplam 103 kadın vardı. Hastaların son gebeliklerinde intrauterin fetal ölüm 9 (%8,70), düşük tehdidi 11 (%9,67), anemi 7 (%6,79), preeklampsi 2 (%1,94), gestasyonel diabet 2 (%1,94), plasenta previa 2 (%1,94), hiperemesis gravidarum 2 (%1,94), oligohidramnios 1 (%0,97) oranında izlendi. Çalışmamızdaki birden çok gebeliği olan kadınların % 95'inin (76/80) daha önceki gebeliklerinde de sigara içtiği öğrenildi. Hastanemize başvurduğunda fetal viabilitesi olan kadınların 28/94 (%29,8) normal doğum, 66/94'i (%70,2) sezaryen doğum yaptı. SBB tarafından konsulte edilen hastalarımızdaki primer sezaryen oranı 26/54 (%48) olarak bulundu. Sigara içen annelerden canlı doğan bebeklerin 11'inin (%11,8) ağırlığı 2500 gr altında idi. 9 kadın (%9,96) 37 haftadan önce doğum yaptı. Günde içilen sigara miktarı ile doğum haftası (p = 0,39, rho = 0,09), bebeğin 5.dakika Apgar skoru (p =0,49, rho = 0,07), doğum ağırlığı (p = 0,96, r = 0,04) ve doğum boyu (p = 0,97, rho = 0,01) arasında anlamlı ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda intrauterine ölü doğum oranını literatürde belirtilen oranlardan yüksek bulduk. Bunun dışında çalışmamızda saptadığımız gebelik komplikasyonu oranları literatür ile uyumludur. Hastanemize başvuran kadınlarda gebelikte sigara içme oranı dünya ortalamasından yüksektir.
INTRODUCTION: Smoking during pregnancy has negative effects both on the mother and the baby. We aimed to determine the ratios of medical complications, birth charaterictics and newborn findings in smoking pregnant women. Our second purpose was to detect the ratio of smoking in pregnant women who apply to our hospital.
METHODS: Between January 2018 and May 2018, smoking postpartum women who applied to Smoking Cessation Unit (SCU) of our hospital volunteraly were included into this retrospective cross sectional study to examine advers effects of smoking on both mother and newborn. All pregnant women who applied to antenatal clinics of our hospital were included into study for determination of smoking ratio. In postpartum cases we searched for daily smoked cigarette number, pregnancy complications, birth characteristics and newborn charaterictics. We searched for any possible correlation between daily cigarette number and birth week, birth weight and newborn length and Apgar score of the baby. Data analysis was performed by SPSS 17. For parametric values Pearson correlation analysis and for parametric values Srearman correlation analysis was used.
RESULTS: In total 50.140 pregnant women applied to our antenatal clinics. 3181 (6,3%) of them were cigarette smoker. 41 (1,9%) of smoker women applied to SCU volunteraly. Among postpartum cases, 103 women accepted smoking cessation theraphy and volunteraly applied to SCU. In these 103 cases we observed 9 (8,70%) intrauterine-ex, 11 (9,67%) abortus imminens, 7 (6,79%) anemia, 2 (1,94%) preeclampsia, 2 (1,94%) gestational diabetes, 2 (1,94%) placenta previa, 2 (1,94%) hyperemesis gravidarum, 1 (0,97%) oligohydramniosis. In multigravid cases, 95% (76/80) of cases declared that they smoked during previous pregnancies. In 94 livebirths, birth method was vaginal delivery in 28 (29,8%) cases and cesarean section in 66 (70,%) of which 48% was primary. Preterm birth ratio was 9,96% (n: 9), low birth weight ratio was 11,8% (n: 11). We didn't find any statistically significant correlation between number of cigarette smoked per day and birth week (p = 0,39, rho = 0,09), birth weight (p = 0,96, r = 0,04), 5th minute Apgar score (p =0,49, rho = 0,07) and length of baby (p = 0,97, rho = 0,01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intrauterine-ex ratio in our study was higher than the reported ratios in literature. Other pregnancy complication ratios detected in our study is compatible with the results of the reported studies in the literature. Smoking during pregnancy ratio in our hospital is higher than world avarage.

10.
2017 yılı içerisinde meydana gelen kadın cinayetlerinin haber kaynakları üzerinden kişi, yer ve zaman özelliklerine göre tanımlanması
The definition of the person, place and time characteristics of women homicides from news sources in 2017
Mehmet Uyar, Elif Nur Yıldırım, Tahir Kemal Şahin
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.62593  Sayfalar 75 - 84
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmamızda 2017 yılı içinde meydana gelmiş olan kadın cinayetlerinin kişi, yer ve zaman özelliklerinin tanımlanması ve kadına yönelik şiddete dikkat çekmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma tanımlayıcı türdedir. Araştırma verileri 1 Ocak-31 Mart 2018 tarihleri arasında toplanmıştır. Kadın cinayetlerinin kaydını tutan ve http: //kadincinayetleri.org/ ve http: //anitsayac.com/?year=2017 adreslerinde yer alan iki internet sitesinden toplam 402 kadın ölümü listelenmiştir. Şüpheli ölümler, intiharlar ve kaza kurşunuyla hayatını kaybedenler kapsam dışı bırakılmıştır. Toplam 284 olayda hayatını kaybeden 317 kadın, kadın cinayeti olarak değerlendirilmiştir. Bu olaylar haber arşivlerine internet üzerinden ulaşılabilen yedi gazete ve üç haber sitesinden taranmıştır. Tarama esnasında; 30 soruluk bir veri kayıt formu kullanılmıştır. Veri girişi ve analizi için bilgisayar ortamında SPSS paket programı kullanılmıştır. Analizler sırasında; kategorik verilerin özetlenmesinde sayı ve yüzdelikler, sayısal verilerin özetlenmesinde ortanca (Min-Max) kullanılmıştır. Araştırma; tüm kamunun açık erişiminin bulunduğu internet siteleri üzerinden yapıldığından ve insanla doğrudan temas olmadığından, etik ya da resmi herhangi bir izin alınmamıştır.
BULGULAR: Kadınların yaş ortancası 35 (Min: 1 Max: 88), erkeklerin yaş ortancası 36 (Min: 7 Mx: 90) idi. Kadınların %8,2’si, erkeklerin %3’ü yabancı uyrukluydu. Kadınların %59,9’u (n=154) ve erkeklerin %67’si (n=120) evliydi. Cinayet sırasında 7 kadın hamileydi. 284 cinayet olayında öldürülen 317 kadın 284 erkek tarafından öldürmüştü. Kadınların %59,3’ü partner/eski parterden, %26,9’u baba, erkek kardeş gibi bir aile üyesi tarafından öldürülmüştü. 79 cinayet olayında sebep öncesi olmayan anlık bir tartışmaydı. Olayların %52,2’sinde ateşli silah ölüm aracı olarak kullanılmıştı. Cinayete kurban giden kadınların %2,5’i (n=8) tecavüze uğramıştı. %65,1 olay evde gerçekleşmişti. %27,8’i ilkbaharda ve %27,1’i kışın meydana gelmişti. Marmara Bölgesi %27,1 (n=86) ile cinayetlerde birinci sıradaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Önemli bir halk sağlığı sorunu olan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri hem ülkemizde hem de Dünya’da varlığını sürdüren önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Kadın cinayetleri konusunda toplumsal farkındalık yaratmak için çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: In our research, it was aimed to make a definition of the person, place and time characteristics of women homicides in 2017 and to draw attention to the violence against women.
METHODS: This research is a descriptive study. The data are collected between 1 January and 31 March 2018. A total of 402 women deaths were listed on the two internet sites, which record the murders of women and are available at http: //kadincinayetleri.org/ and http: //anitsayac.com/?year=2017. Suspicious deaths, suicides and accidental deaths with bullet have been excluded. 317 women who lost their lives in 284 homicides were considered femicide. These events are scanned from seven newspapers and three news sites accessible via the internet to news archives. During the research, a 30-item data record form is used. SPSS package program is used in the computer environment for data entry and analysis. During the analysis, the numbers and percentages are used for summarizing categorical data and the median (Min-Max) is used for summarizing numeric data. Since the research was done through internet sites where the whole open access of the public is available and not in direct contact with human, no ethical or official permission has been obtained.
RESULTS: The median age of the women was 35 (Min: 1 Max: 88) and that of the males was 36 (Min: 7 Max: 90). 8,2% of the women and 3% of the men were from foreign nationals. 59,9% of the women (n=154) and 67% of the men (n=120) were married. At the time of the murder, 7 women were pregnant. 317 women killed by 284 men. 59,3% of the women were killed by a partner/former parter and 26,9% were killed by a family member such as father or brother. Cause of 79 homicides was a sudden discussion. In 52,2% of cases were used a firearm as a death tool. 2,5% of women who murder (n=8) had been raped. 65,1% of homicides occurred at home. 27,8% of the murders were in the spring and 27,1% were in the winter. The Marmara Region was the first in the murders with 27.1% (n=86).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Violence against women and women homicides that are a major public health problem is continued to be an important problem both in our country and all around the world. Similar research should be done to raise awareness about women homicides.

11.
Türkiyede yetişen Equisetum arvense, Plantago lanceolota ve Olea europaea yaprağından elde edilen ticari ekstraktların in-vitro antibakteriyel aktivitelerinin araştırılması
Investigation of in-vitro antibacterial activities of commercial extracts prapered from Equisetum arvense, Plantago lanceolota and Olea europaea leaf grown in Turkey
Şinasi Aşkar, Şeyma Nur Deveboynu
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.53367  Sayfalar 85 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Bitkiler yüzyıllardır enfeksiyon hastalıklarının tedavisi dahil olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Son yıllarda patojen mikroorganizmalara karşı kullanılan antibakteriyel maddelere direncin artmasıyla yeni bitki kaynaklı antibakteriyel madde arayışı artmıştır. Bu çalışmada, Türkiye’de yetişen Olea europaea yaprağı, Plantago lanceolota, Equisetum arvense ticari bitki ekstraktlarının, nozokomiyal enfeksiyonların etiyolojisinde de yer alan bazı gram pozitif ve gram negatif bakterilere karşı antibakteriyel aktivitelerinin ve minimum inhibitör konsantrasyon değerlerinin araştırılması amaçlandı.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Etanol ekstraksiyonu ile elde edilmiş ticari bitki ekstraktlarının, Genişlemiş Spektrumlu Beta Laktamaz (GSBL) üreten Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa, Enterococcus faecalis ve Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) türlerine karşı antibakteriyel aktivitesi disk diffüzyon ve minimum inhibitör konsantrasyon değeri sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile araştırıldı.

BULGULAR: Disk difüzyon sonuçlarına göre, tüm bitki ekstraktlarının (6.24 mg/disk) yalnızca Metisilin dirençli S.aureus’a karşı farklı düzeylerde zon çapı oluşturduğu belirlendi. Sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle ise, tüm bitki ekstraktlarının bakteriler üzerinde farklı düzeyde minimum inhibitör konsantrasyona sahip olduğu belirlendi. Her iki yöntemde de uygulanan eşit konsantrasyonlarda sonuçlar uyumlu çıkarken, bitki türleri içerisinde en yüksek antibakteriyel aktivite Olea europaea yaprak ekstraktında belirlenirken en duyarlı bakterinin Metisilin dirençli S.aureus olduğu tespit edildi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Başta Olea europaea yaprağı ekstraktı olmak üzere, araştırılan bitki ekstraktlarının sağlık, farmasötik, kozmetik ve gıda endüstrisi gibi birçok alanda başta Metisilin dirençli S.aureus olmak üzere, genişlemiş spektrumlu beta laktamaz üreten E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa, E. faecalis türlerine karşı etkili olabileceği ve bu konuda yeni in vivo çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: Because of increased resistance to antimicrobial agents and side effects of food additives, researches about new plant derived antibacterial agents increase in recent years. Therefore, in this study we aimed to investigate the in-vitro antibacterial activities and minimal inhibitory concentrations of some commercial plant extracts (Equisetum arvense, Plantago lanceolota and Olea europaea leaf ) on some gram negative and positive bacteria which are the cause of nosocomial infections.
METHODS: Antibacterial activity and minimum inhibitory concentration value of commercial plant ethanol extracts against Extended Spectrum Beta Lactamase (ESBL) Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa, Enterococcus faecalis, Methicillin Resistant Staphylococcus aureus (MRSA) were determined by disk diffusion and broth microdilution methods.


RESULTS: Due to the diameter of the inhibition zone in the disc-diffusion method showed that all the plant extracts (6.24µg/disc) have antibacterial activity only on MRSA in different levels. But all the plant extracts had minimal inhibitor concentration on all bacteria in different levels in broth microdilution method. And Olea europaea extract showed the highest antibacterial activity in the two methods.


DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results of this study, particularly Olea europaea leaf extract, besides other plant extracts are thought to be effective against to MRSA, E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa, E. faecalis. And this extracts may use in many areas like medicine and food industries. But there is need for further in-vivo studies.

12.
HIV enfekte ergen bir hastada sekonder sifiliz
A HIV infected adolescent with secondary syphilis
Manolya Kara, Selda Hançerli Törün, Muammer Osman Köksal, Özge Kaba, Elif Köseoğlu Yıldırım, Ali Ağaçfidan, Ayper Somer
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.34735  Sayfalar 93 - 98
Giriş: Son yıllarda dünya genelinde ve ülkemizde, adolesan dönemde İnsan İmmünyetmezlik Virusu (Human Immunedeficiency Vırus, HIV) enfeksiyonlarında artış gözlenmektedir. Ülkemizde toplam 13.158 HIV enfekte hastanın 429’u (%3.2) 19 yaşın altındaki çocuklardan oluşmaktadır. Çocuk verileri kendi içinde değerlendirildiğinde çoğunluğu (%69) erkek olmak üzere bu olguların %62.7’ sinin 15-19 yaş aralığındaki ergenler olduğu dikkati çekmektedir. Bu hasta grubunda sifiliz başta olmak üzere cinsel yolla bulaşan diğer hastalıklar da saptanabilmektedir. Burada HIV-sifiliz koenfeksiyonu olan 16 yaşında erkek hasta sunulmuştur.
Olgu Sunumu: Tekrarlayan oral aft ve halsizlik nedeniyle tetkik edilirken HIV enfeksiyonu tanısı alan, kliniğimizce takipli adolesan hasta iki gündür devam eden düşük dereceli ateş ve makülopapüler döküntü ile prezente oldu. Başvurusunda genel durumu iyi, bilinci açık koopere olan hastanın, boy-kilo persantilleri yaşına uygundu. Ağız içinde aftöz lezyon saptanmadı. Bilateral servikal en büyüğü 1.5 cm çapında hareketli birkaç adet lenfadenopati, ve sağ aksillada saptanan 1 cm hareketli lenfadenopati dışında fizik muayenede özellik yoktu. Hepatosplenomegali palpe edilmedi. Ekstremitelerde belirgin olmak üzere tüm vücudunda yoğun makülopapüler döküntü mevcuttu. Haricen pubertal erkek görünümünde olan hastanın genital sistem muayenesinde lezyon yoktu, inguinal lenfadenopati saptanmadı. Laboratuvar incelemesinde lökosit sayısı: 1800/mm3 (nötrofil: 800/mm3, lenfosit: 900/mm3) C-reaktif protein: 25 mg/L (<5 mg/L), hafif artmış; tam idrar tahlili normaldi. Karaciğer transaminazları ve renal fonsiyon testleri normal aralıkta idi. Ebstein Barr Virus ve Cytomegalovirus polimeraz zincir reaksiyonu kopya sayısı ile kızamık IgM, rubella IgM ve parvovirus IgM negatif saptandı. Viral solunum paneli (ResPlex II Panel v2.0 (Qiagen, Hilden, Germany) negatif sonuçlandı. Sifiliz açısından RPR (The Rapid Plasma Reagin RPR; Spinreact, Girona, Spain) 1/128 titrede pozitif saptanan hasta IM benzatin penisilin G tedavisi ile başarılı bir şekilde tedavi edildi.
Sonuç: Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Bulaşıcı Hastalıklar Daire Başkanlığı (BHDB) İstatistikleri raporuna göre 2012 yılından sonra bildirilen sifiliz olgularında artış olduğunu göstermektedir. Adolesan yaş grubundaki HIV hastalarının sifiliz gibi cinsel yolla bulaşan diğer hastalıklar açısından da risk altında olduğu göz önünde bulundurularak, izlem sırasında serolojik inceleme yapılmalıdır.
Introduction: Human Immunedeficiency Vırus (HIV) infection incidence among adolescents has been rising, both globally and in our country. Approximately 3.2% (429) of 13.158 patients with HIV infection is under age of 19 in our country. When children data are seperately considered, it is appearent that 62.7% of those children, mainly %69 males, are between the ages of 15-19. Other sexually transmitted diseases like syphilis can also be encountered in these patients. Here in we present a 16 year old male with Human Immunedeficiency Vırus-syphilis coinfection.
Case report: On admission; he was conciouss, well in appeareance, with height and weight percentiles appropriate for age. There was no aphtous lesions in his mouth. He had bilateral cervical multiple lymphadenopathies with maximum diameter of 1.5 cm plus right axillary 1 cm mobile lymphadenopathy. No hepatosplenomegaly was palpated. He had widespread maculopapular rash, which was more intense on extremities. Genital examination was compatible with pubertal male development, it revealed neither lesion nor inguinal lymphadenopathy. Laboratory examination revealed white blood cell count as 1800/mm3 (absolute neutrophile count: 800/mm3, absolute lymphocyte count: 900/mm3). Liver transaminases and renal function tests were within normal range. C-reactive protein was slightly elevated, 25 mg/L (<5 mg/L). Renal function tests was normal. Ebstein Barr Virus and Cytomegalovirus polimerase chain reaction tests, rubeola IgM, rubella IgM and parvovirus IgM were negative. Viral respiratory panel [ResPlex II Panel v2.0 (Qiagen, Hilden, Germany)] was negative. The Rapid Plasma Reagin (RPR, Spinreact, Girona, Spain) titer for syphilis was reported as positive with a titre of 1/128. He was successfully treated with intramuscular benzatin penicillin G.
Conclusion: The incidence of syphilis has been rising since 2012, according to Turkish Public Health Department of Commınicable Dİseases statistical report. Considering that HIV patients in the adolescent age group are also at risk for other sexually transmitted diseases such as syphilis, serological examination should be performed during their follow-up.

13.
Antibiyotik Kullanımı ve Obezite Arasındaki Köprü: Mikrobiyota mı?
The Bridge Between Antibiotic Use and Obesity: Is It a Microbiota?
Serap Süzük Yıldız, Dilek Öztaş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.67689  Sayfalar 99 - 108
Hemostazın sağlanması ve hastalıkların gelişmesinde belirgin etkisi olan bağırsak mikrobiyotası insan gastrointestinal sisteminde yaşayan kompleks ve dinamik bir mikroorganizma topluluğundan oluşmaktadır. Bağırsak bakterileri, immünite ile metabolik hemostazın devamlılığının sağlanmasında ve patojen mikroorganizmalara karşı korunmada kritik rol oynar. Bebeklik döneminde insan bağırsak mikrobiyotası gelişimine çok sayıda faktör etki etmektedir. İnsan mikrobiyom projesi ile başlayan hastalıklara yaklaşım, yeni patogenezleri ortaya koymaktadır. Bağırsak mikrobiyotasının değişimi (disbiyozis) birçok inflamatuvar hastalığın patogenizi ile ilişkilidir. Antibiyotikler mikrobiyota gelişiminde ve değişimindeki en önemli faktörlerden biridir. Çocukluk çağı obezitesinin prevalansındaki artış sağlık çalışanlarının karşılaştığı en büyük sorunlardan biridir. Obezite riskini azaltmada etkili stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu stratejilerin geliştirilmesi ise obezite gelişiminde rol oynayan faktörlerin daha iyi anlaşılmasına bağımlıdır. Son yıllardaki veriler, obeziteye neden olan risklerin bebeklik döneminde başlayabileceğini ve çocukluktaki fazla kilolu olmanın, ileri yaşlardaki obezitenin güçlü bir tahmini faktör olabileceğini göstermektedir. Özellikle iki yaşına kadar kullanılan antibiyotiklerin çocukluk çağında fazla kilo veya obezite ile arasındaki ilişki epidemiyolojik çalışmalar ile ortaya konmaktadır. Antibiyotik kullanımına bağlı gelişen disbiyozisin obezite zeminini nasıl ortaya çıkardığı ancak iyi dizayn edilmiş hayvan deneyleri ile ortaya konulabilir. Obez bireyler zayıf olanlara kıyasla bağırsak mikrobiyota içeriğinde belirgin farklılıklar gösterirler. Obezite, Firmicutes filumundaki artış ve Bacteroidetes filumundaki azalış ile ilişkilidir. Obezite ile ilişkili bağırsak mikrobiyotası, bağırsakta besinlerden alınan enerjiyi de arttırmaktadır. Bugün için elde edilen verilere göre antibiyotikler, mikrobiyota bileşiminde değişikliğe neden olabileceği gibi farklı fizyolojik mekanizmalar ve gen düzeyindeki değişikliklerle de obezite zeminini hazırlayabilir. Bu derlemede antibiyotik kullanımına bağlı oluşan disbiyozisin etkisine bağlı olarak gelişen obezitenin nedenleri tartışılmıştır.
The human gastrointestinal tract harbors a complex and dynamic population of microorganisms, the gut microbiota, which exert a marked influence on the host during homeostasis and disease. Intestinal bacteria play a crucial role in maintaining immune and metabolic homeostasis and protecting against pathogens. Many factors contribute to the establishment of the human gut microbiota during infancy. The approach to diseases that begin with the human microbiom project reveals new pathogenesis. Altered gut bacterial composition (dysbiosis) has been associated with the pathogenesis of many inflammatory diseases. Antibiotics are one of the most important factors in the development and change of microbiota. The increasing prevalence of childhood obesity is one of the greatest challenges facing medical professionals. Effective strategies for reducing the risk of obesity are desperately needed. The development of these strategies is dependent on a better understanding of the factors that play a role in the development of obesity. The data in recent years show that the risks of obesity can start in infancy and that being overweight in childhood is a strong predictor of obesity in old age. Particularly, the relationship between the antibiotics used up to the age of two and their childhood overweight or obesity is revealed by epidemiological studies. How dysbiyosis caused by the use of antibiotics can reveal the ground of obesity can be demonstrated with well-diazed animal experiments. Obese individuals exhibit marked differences in the composition of the intestinal microbial community as compared to lean subjects. Obesity is associated with an increased abundance of the phylum Firmucutes and a decrease in Bacteroidetes. The intestinal microbiota associated with obesity increase intestinal energy uptake from the food too. According to the data obtained today, antibiotics may cause changes in the microbiota composition, as well as different physiological mechanisms and changes in gene level to prepare the ground for obesity. The causes of obesity due to the effect of antibiotics caused by dysbiosis are discussed in this review.

14.
SPLENEKTOMİ, OPSI ve KORUNMA STRATEJİLERİ
SPLENECTOMY, OPSI and PREVENTIVE STRATEGIES
Umut Gazi, Djursun Karasartova, Ayşe Semra Güreser
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.89990  Sayfalar 109 - 122
Vücudun en büyük ikincil bağışıklık organı olan dalağın en önemli görevlerinden bir tanesi kan yoluyla taşınan antijenlere karşı immün cevabı başlatarak kanı yabancı maddelerden temizlemektir. Dalakta kapsüllü mikroorganizmalara saldıran makrofajlar ve erken IgM üretiminden sorumlu B-hücreleri ile birlikte bol miktarda lenfoid doku ve hücre bulunmaktadır.
Dalağın yokluğunda, yeni karşılaşılan bir antijene karşı hızlı antikor üretimi bozulur ve bakteri hızla çoğalır. Post-splenektomik enfeksiyon (Overwhelming Post Splenectomy infection, OPSI) mortalitesi yüksek bir hastalıktır. OPSI'nin başlangıç semptomları grip benzeri hastalıklardaki gibi hafif bir seyir izlemesine rağmen, klinik seyir iki gün içinde hızla koma ve ölümle sonuçlanabilir. Dalağı alınmış hastalarda OPSI görülme olasılığı yüksektir ve hastalar bir ömür boyu risk altındadır.
OPSI vakaları çoğunlukla Streptococcus pneumoniae (S. pneumoniae), Neisseria meningitis (N. meningitis) ve Haemophilus influenza (H. influenza) kaynaklıdır. Bu yüzden splenektomi tedavisinden en az iki hafta önce, ya da acil splenektomi tedavisinin uygulanacağı durumlarda cerrahi operasyondan en fazla iki hafta sonra pnömokok, meningokok ve Hib aşılaması önerilmektedir. Zaman içerisinde aşılanan bireylerde antikor düzeyinin azalmasından ötürü, splenektomi hastalarının her 5 yılda bir yeniden aşılanmaları tavsiye edilir.
Öte yandan, OPSI'nin önlenmesinde antibiyotik kullanımının ve hasta eğitiminin de önemli bir yeri vardır. Hastaların OPSI riski ile ilgili bilgilendirilmeleri, özellikle yurt dışı ziyaretleri öncesinde doktorlarına danışmaları gerekmektedir. Bu kadar önemli olmasına rağmen, OPSI riskini azaltmaya yönelik hasta ve hekim eğitimi günümüzde yeterli düzeyde değildir. Bu yüzden, hekimlerin konuya daha duyarlı olmaları ve hastalarının takibini sağlamaları tavsiye edilmektedir.
Bu derlememizde, OPSI’nin dalağı alınmış hastalarda önlenmesi için kullanılan stratejilerin etkinliği, günümüz literatür kapsamında, yaptığımız laboratuvar ve klinik çalışmalarını içerecek şekilde tartışılacaktır.
One of the most important tasks of the spleen, which is the largest secondary immune system of the body, is to clear blood from foreign substances by initiating an immune response against antigens carried by blood. There are abundant amounts of lymphoid tissue and cells in spleen including macrophages attacking encapsulated microorganisms and B-cells responsible for early IgM production.
In the absence of the spleen, rapid antibody production against a newly encountered antigen is impaired and the bacteria can multiply rapidly. Post-splenectomy infection (OPSI) is a highly mortal disease. Although the initial symptoms of OPSI follow a mild course as in flu-like illnesses, the clinical course can quickly lead to coma and death within two days. Splenectomized patients are susceptible to develop OPSI and possess the risk for lifetime
OPSI cases are mostly caused by Streptococcus pneumoniae (S. pneumoniae), Neisseria meningitis (N. meningitis) and Haemophilus influenza (H. influenza). Therefore, pneumococcal, meningococcal and Hib vaccination is recommended at least two weeks prior to splenectomy treatment, or at most two weeks after surgery if emergency splenectomy is required. Since the antibody levels decrease over time, splenectomy patients should be re-vaccinated for every 5 years.
On the other hand, antibiotic use and patient education have also an important role in the prevention of OPSI. Patients need to be informed about the OPSI risk, and need to consult their doctor before going abroad. Even though it is so important, patient and physician education to reduce OPSI risk is not at required levels today. Therefore, physicians are recommended to be more active in informating their patients abbout OPSI and carefully follow up their patients.
In this review, the efficacy of the strategies used to prevent OPSI will be discussed in the context of current literature, including our own laboratory and clinical study results.


Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turkish Bulletin of Hygiene and Experimental Biology) bağımsız, uluslararası, Türkçe ve İngilizce dilinde, hakemler tarafından gözden geçirilen, online yayınlanan ve serbest erişimli bir dergidir.


Dergimiz; bireysel kullanıcıların ve kurumların ücretsiz kullanımını mümkün kılan açık erişimli bir dergidir. Kullanıcıların makalelerin tam metinlerine, yayıncı veya yazardan izin almadan erişim sağlayarak, okuma amaçlı yükleme yapma, kopyalama, dağıtma, çıktı alma, arama yapma işlemlerini gerçekleştirmelerine olanak verir. Bu sistem açık erişimli BOAI[1] tanımlaması ile uyumludur.

 

Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turk Hij Den Biyol Derg); CAB Abstracts (Abstracts on Hygiene and Communicable Diseases, Diagnosis of Human Diseases, Tropical Diseases Bulletin, Global Health, AgBiotech, Veterinary Abstracts, Food Contamination, Residues and Toxicology, Human Toxicology and Poisoning), DOAJ (Directory of Open Access Journals), Index Copernicus, CAS (Chemical Abstracts Service), Google Scholar, Google, Open J-Gate, Ulrichsweb and Serials Solutions, NewJour, Genamics JournalSeek, Academic Journals Database, Scirus Scientific Database, Ovid Link Solver, BASE (Bielefeld Academic Search Engine), EBSCOhost Electronic Journals Service (EJS), Libsearch, Medoanet, SCOPUS, Türkiye Atıf Dizini, Türk-Medline ve TUBITAK-ULAKBIM Türk Tip Dizini'nde dizinlenmektedir.

 
LookUs & OnlineMakale