ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Ana Sayfa İletişim English
 
Turk Hij Den Biyol Derg: 76 (3)
Cilt: 76  Sayı: 3 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
1.
THDBD 2019-3 Cilt 76 Tüm Dergi
TBHEB 2019-3 Vol 76 Full Printed Journal
Utku Ercömart
Sayfalar 230 - 377
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
2.
Kan kültürlerinde izole edilen mikroorganizmalar ve antimikrobiyal duyarlılık paternlerinin son beş yıldaki değişimi
Microorganisms isolated from blood cultures and the change of their antimicrobial susceptibility patterns in the last five years
Tuba Müderris, Süreyya Gül Yurtsever, Nurten Baran, Rahim Özdemir, Hakan Er, Serdar Güngör, Ayşegül Aksoy Gökmen, Selçuk Kaya
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.65902  Sayfalar 231 - 242
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan kültürlerinde üreyen bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlar, yüksek morbidite ve mortaliteye neden olan önemli tıbbi problemlerdir. Bu çalışmanın amacı, beş yıllık süreçte çeşitli kliniklerden gelen kan örneklerinden izole edilen bakteriler ve antibiyotik duyarlılıklarının yıllar içerisindeki değişiminin irdelenmesi ve hastanemizde dolaşım sistemi enfeksiyonlarında ampirik tedavide seçilebilecek antimikrobiyallerin belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013-2017 yıllarında laboratuvarımıza gelen kan örnekleri retrospektif olarak taranmıştır. Örnekler BACTEC-FX (BD,USA) otomatize sisteminde inkübe edilmiştir. Bakterilerin tanımlanmasında konvansiyonel yöntemler ve otomatize sistem kullanılmıştır (Phoenix,BD,USA). İzole edilen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılıkları otomatize sistem (Phoenix,BD,USA) kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya kan örneklerinden izole edilen, 1972’si (%42,9) gram pozitif, 2625’i (%57,1) gram negatif olmak üzere toplam 4597 bakteriyel üreme dahil edilmiştir. En sık izole edilen gram pozitif bakteri Staphylococcus aureus (%15,3), gram negatif bakteri ise Escherichia coli (%18,6) olarak saptanmıştır. Staphylococcus aureus ve koagülaz negatif stafilokoklarda (KNS) glikopeptid ve linezolid direncine rastlanmamıştır. Enterokoklarda vankomisin ve teikoplanin direnci %9,7 olarak saptanırken, linezolid direnci %2 olarak belirlenmiştir. Genişlemiş spektrumlu beta laktamaz üretimi E. coli izolatlarında %46,7, Klebsiella pneumoniae izolat¬larında %63,4 olup, E. coli izolatlarında son üç yılda artmıştır.
Yıllar içerisinde S. aureus ve KNS izolatlarında trimetoprim-sulfametaksazol direncinin azaldığı saptanmasına rağmen, E. coli ve K. pneumoniae izolatlarında netilmisin ve Pseudomonas aeruginosa izolatlarında ise aztreonam, imipenem ve meropenem direnç oranlarının arttığı belirlenmiştir.
Çalışmamızda en etkili antimikrobiyallerin; stafilokok ve enterokoklarda linezolid ve glikopeptidler, E. coli izolatlarında karbapenemler ve amikasin, K. pneumoniae, Acinetobacter baumannii ve P. aeruginosa izolatlarında ise kolistin olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kan kültürlerinden izole edilen bakterilerin çeşitliliği ve antibiyotiklere olan duyarlılıkları, coğrafik bölgelere, hastane florasına ve hastanede kullanılan antimikrobiyallere göre değişiklik göstermektedir. Bu nedenle her hastanenin belli aralıklarla kendi bakteriyel dağılımını ve antibiyotik duyarlılıklarını saptayarak akılcı ilaç kullanım politikalarını belirlemesinin dirençli mikroorganizmalarla mücadelede fayda sağlayacağı kanaatine varılmıştır.
INTRODUCTION: Infections caused by bacteria growing in blood cultures are important medical problems that cause high morbidity and mortality. The aim of this study is to examine the changes in antibiotic susceptibility and the bacteria isolated from blood samples from various clinics in the five-year period and to determine the antimicrobials that can be chosen in empirical treatment in blood stream infection in our hospital.
METHODS: Blood samples from our laboratories were evaluated retrospectively during 2013-2017. Samples were incubated in an automated system of BACTEC-FX(BD,USA). Conventional methods and automated systems (Phoenix,BD,USA) have been used to identify bacteria. Antibiotic susceptibilities of isolated bacteria were evaluated using the automated systems (Phoenix,BD,USA).
RESULTS: A total of 4597 bacterial reproductions that isolated from the blood samples including 1972 (42,9%) gram positive and 2625 (57,1%) gram negative were included in the study. The most frequently isolated gram positive bacteria were Staphylococcus aureus (15,3%) and the gram negative bacteria were Escherichia coli (18,6%).
Staphylococcus aureus and coagulase negative staphylococci (CNS) isolates no resistance to glycopeptide or linezolid was found. Resistance of vancomycin and teicoplanin in enterococci was determined as 9,7% while linezolid resistance was 2%.
Extended spectrum beta lactamase production was detected in E. coli isolates 46,7%, Klebsiella pneumoniae isolates 63,4%, an increase has been observed in E. coli isolates over the last three years.
Over the years it has been determined that resistance of trimethoprim-sulfamethoxazole in S. aureus and CNS isolates were decreases. However, it has been determined that increased resistance rates of netilmisin in E. coli and K. pneumoniae isolates, aztreonam, imipenem and meropenem resistance in Pseudomonas aeruginosa isolates.
The most effective antimicrobials were linezolid and glycopeptides in staphylococci and enterococci, carbapenems and amikacin in E. coli, and colistin in K. pneumoniae, Acinetobacter. baumannii and P. aeruginosa isolates in our study.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The diversity of bacteria isolated from blood cultures and susceptibility to antibiotics varies according to geographical regions, hospital flora and antibiotics used in the hospital. For this reason, we think that each hospital should determine its own bacterial distribution and antibiotic susceptibility at certain intervals and rational drug use policies have to be designated according to these results to provide benefits in fighting with resistant microorganisms.

3.
Alevli Atomik Absorpsiyon Spektrometresi ile Yumuşak Plastik Oyuncaklarda Kurşun Düzeylerinin Ön Değerlendirilmesi
Preliminary Assessment of Lead Levels in Soft Plastic Toys by Flame Atomic Absorption Spectroscopy
Murat Bozalan, Vugar Ali Türksoy, Bayram Yüksel, Gülin Güvendik, Tülin Söylemezoğlu
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.58234  Sayfalar 243 - 254
GİRİŞ ve AMAÇ: Kurşun, vücudun neredeyse bütün organ sistemini, özellikle de sinir, hematolojik ve gastrointestinal sistemlerini etkileyebilecek bir ağır metaldir. Çocuklar, erişkinlere kıyasla kurşun maruziyetinin bir sonucu olarak meydana gelen sağlık sorunlarına karşı daha hassastırlar. Yapılan araştırmalar, birçoğu Çin'den ithal edilen ucuz oyuncaklar üzerinde kurşun kontaminasyonunun yaygın olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, alevli atomik absorpsiyon spektroskopisi ile plastik oyuncaklarda toplam kurşun seviyesini belirlemek ve bu ucuz oyuncakların çocuklar için olası toksik kurşun kaynağı olup olmadığını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma 50 plastik oyuncak içermektedir. Ucuz plastik oyuncakların Türkiye (n = 19) ve Çin markaları (n = 31), Ankara'nın farklı yerlerinden satın alınmıştır. Oyuncaklar renklerine ve imal edildikleri ülkeye göre sınıflandırılmıştır. Numuneler, mikrodalga asit yıkılama yöntemi kullanılarak hazırlanmıştır. İncelenen örneklerde kurşun düzeyinin ölçülmesi için alevli atomik absorpsiyon spektroskopisi kullanılmıştır.
BULGULAR: Yöntem sırasıyla 0.01 mg/ kg ve 0.03 mg/ kg 'a eşit gözlenebilme sınırı (LOD) ve tayin sınırı (LOQ) ile 0-4.0 Pb mg/ kg konsantrasyonu aralığında doğrusallık göstermiştir. Oyuncaklarda kurşun düzeyleri 0.10 mg/kg ile 384.40 mg/kg aralığında değişmiş, ortanca ve ortalama(±ss) kurşun değerleri ise sırasıyla 50.01 mg/kg ve 68.66±59.72 mg/kg olarak hesaplanmıştır. Türk marka oyuncakların ve Çin markalı oyuncakların ortalama kurşun seviyeleri sırasıyla 41.44 ± 46.33 mg/kg ve 85.35 ± 91.30 mg/kg olarak bulunmuştur. Örnekler imal edildiği ülke ve renklerine göre sınıflandırılmıştır. Bu nedenle, Çin markalı oyuncakların Türk markalı oyuncaklara göre kurşun seviyeleri istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Siyah renkli oyuncaklar (144.01±121.61 mg/kg), diğer renkli olanlar ile (54.31±61.26 mg/kg) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha yüksek kurşun seviyelerine sahip bulunmuşlardır
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ucuz plastik oyuncakların, çocuklar için kurşun toksisitesi açısından potansiyel sağlık riski taşıdığı düşünülmektedir. Bu çalışma plastik oyuncaklar yoluyla çocuklarda meydana gelen potansiyel kurşun maruziyeti tehlikesini incelemek için bir ön çalışma olarak değerlendirilebilir. Oyuncaklarda bulunan yüksek kurşun konsantrasyonunun çocuk sağlığı için ciddi bir risk oluşturduğunu belirlemek için daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır. Diğer taraftan, tavsiye edilen yöntem, yumuşak plastik oyuncaklarda kurşun düzeyinin belirlenmesi için adli ya da gümrük güvenliği amaçlı olarak uygulanabilir.
INTRODUCTION: Lead is a heavy metal that can affect virtually every organ system in the body, particularly the nervous, hematologic and gastrointestinal systems. Children are more sensitive to the health problems as a consequence of lead exposure than adults. Studies have shown that lead contamination on the ground of inexpensive toys, much of them imported from China, is widespread. The goal of this study was to develop a method for determination of the lead levels in plastic toys using flame atomic absorption spectroscopy, and to evaluate whether or not these inexpensive toys are possible sources of toxic lead for children.

METHODS: This study involved 50 plastic toys. Turkish (n=19) and Chinese brands (n=31) of inexpensive plastic toys were purchased from the different places of Ankara in Turkey. Toys were classified as their color and origin of country. Samples were prepared by use of microwave acid digestion procedure. Flame atomic absorption spectroscopy was utilized for quantification of lead in the samples which were examined.
RESULTS: The method showed linearity in the range of 0-4 mg/kg with a detection and quantification limit equal to 0.01 mg/kg and 0.03 mg/kg, respectively. Lead levels in toys ranged between 0.10 mg/kg and 384.40 mg/kg while median and mean (±SD) lead levels were calculated as 50.01 mg/kg and 68.66±59.72 mg/kg, respectively. Mean lead levels of Turkish brands toys and Chinese brand toys were found 41.44±46.33 mg/kg and 85.35±91.30 mg/kg, respectively. Samples were classified as their origin of country and colors. Hence, Chinese toys had statistically higher lead levels than Turkish brands toys (p=0.01; p< 0.05). In addition, black toys (144.01 ± 121.61 mg/kg) had statistically higher lead levels than other colored ones (54.31± 61.26 mg/kg) (p< 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Thus, it is suggested that inexpensive plastic toys are the potential health risk in terms of lead toxicity for the children. This study can be considered as a preliminary step to examine the potential lead exposure hazard occurring in children through plastic toys. Nevertheless, further research is needed to determine if the high lead concentration in toys poses a serious risk to child health. In addition, the proposed method is applicable for forensic or custom analysis of lead contents in plastic toys.

4.
Türkiye’de içme-kullanma suyu kalitesini izleyen sağlık çalışanlarına göre uygunsuzluk nedenleri ve çözüm önerileri
Drinking water non-compliance reasons and solutions according to the health professionals who monitor the drinking water in Turkey
Derya Çamur, Huseyin İlter, Murat Topbaş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.05925  Sayfalar 255 - 266
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ülkemizde içme-kullanma suyunun kalite standartlarına uygunluğunu izleyen/denetleyen sağlık personelinin uygunsuzluk nedenleri ve çözüm önerileri hakkındaki görüşlerini öğrenmek amacıyla yapılmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma tanımlayıcı tiptedir. Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu kullanılmıştır. Anket formu 81 İl Sağlık Müdürlüğü’ne elektronik ortamda gönderilmiş, Çevre Sağlığı İşlerinden Sorumlu Müdür Yardımcısı, Çevre Sağlığı Şube Müdürü ve Çevre Sağlığı Şubesinde içme-kullanma suyu kalitesini izleyen personel tarafından doldurulmuştur. Toplam 79 ilde 496 kişiye ulaşılmıştır.

BULGULAR: Katılımcılara göre içme-kullanma suyu mikrobiyolojik uygunsuzluğunun ilk sıradaki nedeni su sağlama ve dağıtım sistemine ait sorunlar (%41,9), ilk sıradaki çözüm önerisi de su sağlama ve dağıtım sistemine ait uygulamalar (%36,8). Kimyasal uygunsuzluk nedeni olarak en fazla su kaynağının özelliği (%27,0), çözüm önerisi olarak en fazla arıtım sistemi kurulması ve sürekliliğinin sağlanması (%20,2) söylenmiştir. Klor yetersizliği nedeni olarak en fazla etkin klorlamanın sağlanamaması (%43,4), çözüm önerisi olarak etkin klorlama yapılması (%49,2) söylenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Toplum sağlığının korunması için musluklardan temiz ve güvenli su akmalıdır. İl Sağlık Müdürlüklerinde içme-kullanma suyu kalitesini izleyen sağlık personelinin uygunsuzluk nedenleri ve çözüm önerileri konusundaki görüşleri, konu hakkında bilgi ve deneyime sahip olduklarını göstermektedir. Görüşler değerlendirildiğinde yerel yönetimlerin su kalitesi yönetimindeki rolü bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Topluma güvenli su temin edilebilmesi için konuya ilişkin farkındalığın artırılması, su kalitesi yönetimi çalışmalarında kullanılmak üzere belediyelere koşullu kaynak aktarımının sağlanması, uygunsuzlukları gidermek konusunda gerekli çalışmaları yapmayan yerel yöneticilere yasal yaptırım uygulanabilmesi için gerekli düzenlemeler yapılması yararlı olacaktır. Tüketicinin bu hizmeti talep etmesini sağlayacak çalışmalar yürütülebilir. İçme-kullanma sularında saptanan uygunsuzlukların giderilebilmesi için; tüm su yapılarının suyun niteliğini bozmayacak, suyu kirleticilerden koruyacak biçimde yapılması, bakım onarımlarının düzenli ve hızla yürütülmesi, özellikle su depolarının temizliklerinin aksatılmaması, tüm depolarda otomatik klorlama cihazıyla uygun dozda ve kesintisiz klorlama yapılması, binaiçi su depolarının yerel yönetimlerin gündemine girmesi, kurumlararası koordinasyon ve iletişimin kesintisiz sağlanması gerekmektedir.

INTRODUCTION: This study was carried out to learn the reasons of non-compliance of water and its solution suggestions to get opinions of the health professional who contol/monitor the compliance of drinking water with the quality standards in our country.
METHODS: This is a descriptive study. The questionnaire form which was prepared by the researchers was used as data collection tool. The questionnaire was sent electronically to 81 Provincial Health Directorates and it was filled out by Deputy Manager of Environmental Health, Environmental Health Branch Manager and Environmental Health Branch personnel who monitor the drinking water quality. A total of 496 people were reached in 79 provinces.
RESULTS: According to the participants the first reason for microbiological non-compliance on drinking water is the problems related to water supply and distribution system (41.0%) and the most common solution is interventions in water supply and distrubition system (36.8%). Water source is the most important reason of chemical non-complıance (27.0%). As a solution, treatment system should be established and continuity should be ensured (20.2%). When the cause of low level of chlorine is considered, it is seen that effective chlorination isn’t achieved (43.4%), effective chlorination is required as a solution (49.2%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Clean and safe water should flow from the taps to protect public health. The opinions of the health professionals who follow the quality of drinking water in the Provincial Health Directorates on the reasons of non-compliance and their suggestions for solutions show that they have knowledge and experience on the subject. Considering the opinions, the important role of local governments in water quality management is once again revealed. In order to provide safe water to the community, increasing the awareness of the subject, to provide conditional resource transfer to municipalities for use in water quality management studies and to making necessary arrangements for the implementation of legal sanctions to local administrators who don’t carry out the necessary studies to eliminate nonconformities will be useful. Work can be carried out to provide the service demand of the consumer. In order to eliminate the non-conformities detected in drinking water all water structures must be made in such a way that they won’t disrupt the quality of water, protect the water from pollutants, and maintenance repairs should be carried out regularly and rapidly. Especially, water reservoir must be cleaned regularly, automatic chlorination equipment should be used for appropriate dosage and continuous chlorination. Coordination and communication should be ensured continuously.

5.
Kontamine sıvı el sabunlarına bağlı hastane infeksiyonu salgını analizi: Tek merkezli bir çalışma
Analysis of nosocomial outbreak caused by contamined liquid hand soaps: A single-center study
Rezan Harman, Mehmet Dokur
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.69862  Sayfalar 267 - 274
GİRİŞ ve AMAÇ: P.aeruginosa ve Klebsiella spp. hastane enfeksiyonuna neden olan patojenik gram-negatif bakterilerden en sık karşılaşılan iki çeşididir. Yetersiz hijyen ve bakteri ile kontamine olmuş sıvı el sabunları, söz konusu bakterilerin yayilmasinda en çok öne çıkan iki faktördür. Bu çalışmada üçüncü seviye bakım yapan bir hastanede hastane enfeksiyonu salgınının neden ve kaynaklarını belirledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Salgın esnasinda antiseptik icermeyen anyonik sıvı sabun ile doldurulmuş sıvı sabunluklardan ve salgından sonraki 5 yılda antiseptik sıvı sabun ile doldurulmuş sıvı sabunluklardan rastgele kültür örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler eozin metilen mavi ve mavi agar besiyerlerine ekildi ve elde edilen bakteri izolatlarının tanımlaması VITEK® 2 Compact otomatize sistemi (bioMérieux, Marcy l'Etoile, Fransa) kullanılarak gerçekleştirildi.
BULGULAR: Hastanemizde 2011 yılında meydana gelen bir hastane enfeksiyonu salgını sırasında 18 koroner by-pass hastasindan alınan kültür örneklerinde P.aeruginosa (n=17) ve Klebsiella spp. (n=8) izole edilmiştir. A tipi sıvı el sabununun (anyonik, antiseptik icermeyen) kültür örneklerinde salgın boyunca ve dezenfeksiyon sonrası erken dönemlerde P.aeruginosa (n=58) ve Klebsiella spp. (n=15) izole edilmistir. Salgın sonrasındaki 5 yıllık süreçte B (antiseptikli kopük sabun) ve C (antiseptikli sıvı sabun) tipi sabun kullanımlarında herhangi bir hastane salgınına rastlanmadı. Sadece B tipi sabunluklardan alınan örneklerde eser miktarda P.aeruginosa (n=1) ve Klebsiella spp. (n=2) gözlenmiştir. C tipi sabunluklardan alınan örneklerde herhangi bir bakteriye rastlanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Antiseptik içeren tek kullanımlık sıvı el sabunu kullanımı, bulaşmayı engelleyerek hastane enfeksiyonu salgınını önler.
INTRODUCTION: P.aeruginosa and Klebsiella spp. are two of the most commonly appearing pathogenic gram-negative bacteria that cause nosocomial infection outbreaks. Inadequate hygiene and contaminated liquid hand soaps are mostly blamed for spreading these bacteria.In this study, we were identified the source and causes of nosocomial outbreak in a third level care hospital.
METHODS: Culture samples were obtained from soap dispensers filled with anionic liquid hand soap without antiseptic during the outbreak and randomly from dispensers containing disposable liquid hand soap with antiseptic throughout 5 years after the outbreak. These samples were planted in eosin methylene blue agar and blood agar mediums. Identification of obtained bacterial isolates were completed by using VITEK® 2 Compact automated system (bioMérieux, Marcy l'Etoile, France).
RESULTS: In 2011, we isolated P.aeruginosa (n=17) and Klebsiella spp.(n=8) of culture samples obtained from 18 patients with coronary by-pass during nosocomial outbreak in our hospital. P.aeruginosa (n=58) and Klebsiella spp. (n=15) were isolated of culture samples obtained from the liquid hand Soap A (anionic, antiseptic-free) during nosocomial outbreak and after in the early periods after disinfections.We were not seen any nosocomial outbreak during the next 5-year period after use of Soap B (antiseptic foam soap) and Soap C (disposable antiseptic liquid soap). However, very few P.aeruginosa (n=1) and Klebsiella spp. (n=2) were isolated of culture samples were obtained from dispensers containing Soap B. Not any bacterial isolation in soap cultures were obtained from Soap C dispensers.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The use of disposable liquid hand soap with antiseptic prevents nosocomial outbreaks by breaking of contamination.

6.
Atakum Sahili'ndeki deniz suyu kalitesinin değerlendirilmesi, 2016
Evaluation of seawater quality of Atakum Beach, 2016
Özlem Terzi, Ahmet Tevfik Sünter
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.22230  Sayfalar 275 - 284
GİRİŞ ve AMAÇ: Rekreasyonal sularla temastan kaynaklanan gastrointestinal hastalık insidansı ile söz konusu sulardaki fekal indükatör bakteri (FIB) düzeyleri arasında ilişki olduğunu gösterilmiştir. Çalışmanın amacı Samsun ili Atakum sahillerinden 2016 yılı yaz sezonu boyunca alınan deniz suyu numunelerinin mikrobiyolojik analiz sonuçlarının FIB düzeyleri açısından standartlara uygunluğunun değerlendirilmesi ve bu plajların yüzme suyu kalitesinin ortaya konulmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2016 yılı Haziran-Eylül ayına ait Samsun İli Atakum İlçesi sahilinde 17 numune alma noktasından alınan 268 numunenin mikrobiyolojik sonuçları dahil edilmiştir. Atakum İlçesindeki plajlar, alfabetik olarak rastgele harflerle kodlanmıştır. Veriler ortanca (minimum - maksimum) değerleri ile ifade edilmiştir. Tüm veriler “Yüzme Suyu Kalitesi Yönetmeliği” kriterlerine göre değerlendirilmiştir.



BULGULAR: Çalışmada 17 noktadan alınan 268 numuneye ait 804 sonuç değerlendirilmiştir. İlgili yönetmeliğe göre zorunlu değeri aşan veri olmadığı, ancak kılavuz değeri aşan toplam 14(%5) veri bulunduğu belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Atakum sahilinde numune alınan tüm noktalardaki deniz suyu kalite sınıfının “A” olduğu belirlenmiştir.
INTRODUCTION: It has been shown that the incidence of gastrointestinal disease caused by gastrointestinal contamination with recreational waters correlates with the level of fecal indicator bacteria (FIB) in the water. The purpose of the study is to evaluate the results of microbiological analysis of seawater samples taken during the summer season of 2016 from the Atakum coasts of Samsun province and to evaluate the conformity of the results with respect to FIB levels and to propose the bathing water profile of these beaches.
METHODS: The microbiological results of 268 samples taken from 17 sampling points on the coast of Samsun -Atakum District of June-September 2016 were included in the study. Beaches in Atakum District are coded alphabetically with random letters. The data are expressed in median (minimum - maximum) values. All data were evaluated according to the criteria of "Swimming Water Quality Regulation".
RESULTS: In the study, 804 results of 268 samples taken from 17 points were evaluated. According to the related regulation, it is determined that there are no data exceeding the mandatory value but 14 (5%) data exceeding the guide value.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been determined that sea water quality grade at all sampling points on the Atakum coast is "A".

7.
Medyada Gıda Zehirlenmeleri
Food Poisoning In The Media
Merve Çetin, Fügen Durlu Özkaya
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.83604  Sayfalar 285 - 296
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda özellikle toplu gıda zehirlenmeleri yaşanmaktadır. Yapılan bu çalışmada medyaya yansımış olan ve 01.01.2014 ile 11.05.2018 tarihleri arasında gerçekleşen gıda zehirlenmelerinin medyaya yansımalarının irdelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte gıda güvenliği olaylarının ortaya çıkmasını önlemek için etkin gıda güvenliği politikaları ve prosedürlerinin geliştirilmesi, kontrol önlemlerinin alınması amacıyla farkındalık oluşturmak amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yapılan araştırmada içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Türkiye’de günlük olarak yayınlanan ve 02.05.2018 tarihinde ortalama satış rakamlarına göre ilk üç sırada yer alan Sabah, Hürriyet ve Sözcü gazetelerinin 01.01.2014 ve 11.05.2018 tarihleri arasında medyada yer almış olan gıda zehirlenmelerine ilişkin haberlerinin analizine dayanmaktadır. Kodlamalar, gıda güvenilirliği konusunda uzman olan iki araştırmacı tarafından bağımsız olarak gerçekleştirilmiştir.
BULGULAR: Elde edilen bulgulara göre bahsi geçen tarihlerde toplam 9884 kişinin gıda zehirlenmesi olayından etkilendiği belirlenmiştir. Yapılan bu çalışmada gıda zehirlenmelerinin en sık rastlandığı ay Mayıs (%19,17) olarak görülmektedir. Gıda zehirlenmesinin en çok görüldüğü yerler okullar (% 35,23) olarak tespit edilmiştir. Genellikle öğle yemeği hizmeti verilen okullarda öğrencilerin gıda zehirlenmesinden etkilendiği belirlenmiştir. Okullardan sonra gıda zehirlenmesinin en yüksek oranda sırasıyla askeriye, iş yerleri ve etkinliklerde gerçekleştiği tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gıda kaynaklı zehirlenmelerin büyük çoğunluğu toplu yemek hizmeti veren kurumların yemekleri kötü hijyen koşullarında hazırlama ve servis yapması nedeniyle veya bozulma ve gıda zehirlenmesi yapan mikroorganizmalarla kontamine olan hammadde ya da gıdaların kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Gıda güvenliğine ilişkin yasal düzenlemelerin, uygulamaların ve denetimlerin arttırılması; gıda tehlikelerine yönelik patojen mikroorganizma ve kimyasal kalıntı analizleri ve risk değerlendirmelerinin yapılması; kişisel hijyen ile ilgili olarak gıda üreticilerinin ve çalışanlarının eğitilmesi gıda güvenliği olaylarını büyük ölçüde azaltabilir veya önleyebilir.
INTRODUCTION: Especially in the last years, there has been mass food poisoning. This study was carried out in order to examine the reflection of the food poisonings which occurred in the period between 01.01.2014 and 11.05.2018. However, it is aimed to raise awareness about the development of effective food safety policies and procedures and the taking of control measures to prevent the occurrence of food safety incidents.
METHODS: Content analysis method was used in the research. Issued daily in Turkey and located the first three according to the average sales figures on 05.02.2018 In the morning, 01.01.2014 and 05.11.2018 Date of Liberty and spokesperson newspapers in food which have taken place in the media is based on the analysis of news related poisoning. Codings were independently conducted by two researchers who specialize in food safety.
RESULTS: According to the findings, 9884 people were affected by food poisoning at the date of betting. In this study, the most common occurrence of food poisoning is seen as May (19, 17%). The places where food poisoning was most observed were identified as schools (35,23%). Generally, it has been determined that students who are served lunch service are affected by food poisoning. After school, food poisoning was found to be highest in military, business and events, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The vast majority of foodborne poisonings are caused by the use of raw food or foodstuffs by institutions that provide catering services due to the preparation and servicing of food in poor hygiene conditions or by contamination with microorganisms that cause deterioration and food poisoning. Increase of food safety legislation, practices and controls; analysis of pathogenic microorganisms and chemical residues for food hazards and assessment of risk assessments; training of food producers and employees in relation to personal hygiene can greatly reduce or prevent food safety incidents.

8.
26 Glukometrenin ölçüm kesinlik değerlendirmesi
Evaluation of measurement precision of 26 glucometers
Kubranur Unal
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.27132  Sayfalar 297 - 302
GİRİŞ ve AMAÇ: Glukometre cihazları diyabet hastalarının kan glukoz düzeylerini etkin bir şekilde izlemelerine olanak sağlar. Bu çalışmada 26 adet glukometrenin ISO 15197’e göre analitik performans değerlendirmelerinden olan kesinlik (presizyon) ölçüm gereksinimlerini karşılayıp karşılamadığını doğrulamayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 26 glukometre cihazının her iki seviye kalite kontrol materyali ile gerçekleştirilen tekrarlanabilirlik ve ara kesinlik çalışma sonuçlarından %CV hesaplanmıştır. Tekrarlanabilirlik ve ara kesinlik çalışmalarından elde edilen sonuçlarının birbiri arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlılığını kontrol etmek için tek yönlü varyans analizi yapılmıştır.
BULGULAR: 26 glukometre cihazının 16 tanesinin tekrarlanabilirlik ve/veya ara kesinlik çalışmalarından elde edilen %CV değerlerinin >%5 olduğu tespit edilmiştir. Yapılan tek yönlü varyans analizinde tekrarlanabilirlik açısından her iki seviyede glukometreler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,001). Ara kesinlik çalışmasında glukometreler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile glukometrelerin güvenli bir şekilde kullanılabilmesi için cihazların satışına izin verildikten sonra farklı serilerde üretilmiş tüm cihazları denetleyecek bir sistem bulunması gerektiğinin önemi gösterilmiştir. Ayrıca her kurumun kullanılacak glukometre cihazlarının seçimi sırasında kendi analitik performans çalışmalarını yapmasını ve düzenli aralıklarla bu çalışmaları tekrarlamalarını öneriyoruz.
INTRODUCTION: Glucometers enable diabetes patients to effectively monitor of their blood glucose levels. In this study,we aimed to confirm whether 26 glucometers fulfill the measurement precision requirements that are analytical performance evaluations according to ISO 15197.
METHODS: % CV was calculated from the repeatability and intermediate precision study results that were evaluated by two-level quality control material of the 26 glucometer. One way ANOVA analysis was performed to evaluate statistical significance of the difference between the results obtained from the reproducibility and intermediate precision studies.
RESULTS: It was determined that sixteen %CV values of the 26 glucometers obtained from the repeatability and intermediate precision study were > 5%. Statistically significant differences were found between the glucometers in the repeatability study (p<0,001), while statistically significant difference was found between the glucometers in the intermediate precision study.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we demonstrated that a control system is necessary to control all devices Also, we recommend that each institution should conduct their own analytical performance studies at the time of glucometer device selection and should check this studies periodically.

9.
ceftriaxone sodyumun kontrollü salımı için çok katmanlı polimerik filmler
Multilayer polymeric films for controlled release of ceftriaxone sodium
Aysel Kızıltay, Zeynep Gündoğan, İrem Erel Göktepe, Nesrin HASIRCI
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.85579  Sayfalar 303 - 312
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı konakçı bölgede enfeksiyonu tedavi etmek amacıyla medikal alanda kullanılabilecek kontrollü salım sistemi hazırlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mikro katmanlı filmler çözelti döküm metodu ile hazırlanmıştır. Üç katmanlı filmler kitosan (CHI), jelatin (GEL) ve aljinat (ALG) kullanılarak aljinat tabakasına ceftriaxone sodyum (CS) yüklenmiş, ayrıca kontrol grubu için ilaç yüklenmemiş olarak hazırlanmış ve sırasıyla CHI /ALG/CHI ve CHI-GEL/ALG-CS/CHI-GEL olarak kodlandırılmıştır. Bütün filmler glutaraldehit (GA) buharına farklı süre boyunca (2 h, 10 h veya 24 h) tabi tutularak çapraz bağlanmıştır. Filmlerin mekanik özellikleri ve CS’nin filmlerden salım kinetikleri üç farklı pH şartlarında (pH 5.5, 7.4, ve 10.0) incelenmiştir. Salınan CS’nin E.coli’ye karşı antibakteriyel etkinliği agar spot yöntemiyle test edilmiştir.
BULGULAR: Sonuçlar üç-katmanlı film yapılarının üst ve alt katmanında GEL varlığının filmlerin kırılganlığı önlediğini ve mekanik dayanımını arttırdığını, ancak orta katmanda CS varlığının mekanik özellikleri düşürdüğünü göstermiştir. Filmlerin GA ile çapraz bağlanması CS’nin salımında anlamlı bir etki göstermemiştir, ancak kitosanın aljinat ve CS ile etkileşiminden dolayı ilaç salım hızında azalma olmuştur. İlaç yüklü filmlerden salınan ilaç çözeltisinin kullanılmasıyla E.coli ile yapılan antibakteriyel deneyler, agar spor testlerinde inhibisyon zonu oluştuğunu göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çözücü döküm metodu ile hazırlanan çok katmanlı filmlerin medikal uygulamalarda ilaç taşıyıcı sistem olarak kullanım için iyi bir aday olduğu yorumu yapılmıştır.
INTRODUCTION: The objective of this study was to prepare a controlled release system, which could be used in medical applications in order to treat infections at the host region.
METHODS: Microlayer films were prepared via solvent casting method. Films with 3-layers were prepared by using chitosan (CHI), gelatin (GEL) and alginate (ALG) in the form of CHI /ALG/CHI and CHI-GEL /ALG/CHI-GEL with or without ceftriaxone sodium (CS) which is loaded in the middle ALG layer. All films were crosslinked by exposing them to glutaraldehyde (GA) vapor for different (2 h, 10 h or 24 h) durations. Mechanical properties of the films and release kinetics of CS at three different pH conditions (pH 5.5, 7.4, and 10.0) were investigated. The antibacterial efficiency of the released CS against E.coli was examined via agar spot test.
RESULTS: The results indicated that the presence of GEL in the upper and lower layers of the 3-layer construct prevented fragility and increased the mechanical strength of the films, whereas the presence of CS in the middle layer caused decrease in the mechanical properties. Crosslinking with GA did not demonstrate a significant effect on the release profile of CS, but due the interaction of chitosan with alginate and CS, the drug release was delayed. Antibacterial tests which were carried out by using the released media of drug loaded films displayed inhibition zone in agar spot tests against E.coli.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that, multilayered films prepared by solvent casting can be good candidates as drug carrier devices in medical applications.

10.
Leishmaniasis şüpheli örneklerin kültür ve PCR sonuçlarının değerlendirilmesi
Evaluation of culture and PCR results of leishmaniasis suspected samples
Selma Usluca
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.76258  Sayfalar 313 - 320
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada leishmaniasis şüphesi ile laboratuvarımıza gönderilen kan, kemik iliği ve/veya doku biyopsisi ve yara aspiratı örneklerinin Novy-MacNeal-Nicolle (NNN) besiyerine ekimi ve moleküler yöntemlerle inceleme sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Ülkemizde yerli olguların görülme sıklığı düşük olmasına rağmen, son yıllarda artan göçmen sayısı nedeniyle leishmaniasis tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yeniden önem kazanmıştır. Visseral leishmaniasis tanısında özellikle kemik iliği ve buffy coat örnekleri; kütanöz leishmaniasis tanısında ise yara aspiratı veya doku biyopsi örneklerinden yararlanılmaktadır. Kemik iliği ve doku biyopsi örneklerinin alınması hasta açısından oldukça zahmetli olmakta, ayrıca doğru şekilde alınmadığında yanlış tanıya yol açabilmektedir. Bu nedenle mümkün olduğunca birden fazla yöntemin bir arada kullanılması ile tanı koyma şansının artırılması önerilmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015 ve Temmuz 2018 tarihleri arasında leishmaniasis şüphesiyle Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Ulusal Parazitoloji Referans Laboratuvarı’na gönderilen 271 adet kan, kemik iliği, doku ve/veya yara aspiratı örneğinin NNN besiyerine ekimi yapılmış ve ticari kit kullanılarak (Genesig, Primer Design, UK) real-time PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışılan örneklerin 45’i (%16,60) herhangi bir yöntemle pozitif olarak değerlendirilirken, 226’sı (%83,40) negatif olarak değerlendirilmiştir. Örneklerin 174’ü (%64,20) sadece PCR ile değerlendirilmiş, bunların 22’si (%12,64) pozitif, 152’si (%87,36) negatif olarak belirlenmiştir. Örneklerin 52’si (%19,20) sadece kültür yöntemi ile değerlendirilmiş, bunların 7’si (%13,46) pozitif, 45’i (%86,54) negatif olarak belirlenmiştir. Her iki yöntemle değerlendirilen 45 (%16,60) örneğin 29’u (%64,45) hem PCR, hem kültür ile negatif, 10’u (%22,22) hem PCR, hem kültür ile pozitif, 6’sı (%13,33) PCR ile pozitif, kültür ile negatif olarak belirlenmiştir. PCR ile negatif, kültür ile pozitif saptanan örnek yoktur. Çalışılan iki yöntem arasında orta derecede uyum belirlenmiştir (κ= 0.545).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tanı yöntemlerinin duyarlılık ve özgüllüklerinin farklı olması nedeniyle, özellikle düşük parazitemi durumunda parazitin üretilmesini sağlayan kültür ve DNA’sının çoğalmasını sağlayan PCR yöntemlerinin bir arada kullanılmasının hastalığın tanı şansını artıracağı kanaatine varılmıştır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to evaluate the results of blood, bone marrow and / or tissue biopsy and wound aspirate samples sent to our laboratory with suspicion of leishmaniasis on Novy-MacNeal-Nicolle (NNN) medium and the results of molecular examination. Although incidence of indigenous cases in our country is low, due to increasing number of migrants in recent years, leishmaniasis has regained importance in our country as in the whole world. Especially bone marrow and buffy coat samples for the diagnosis of visceral leishmaniasis and wound aspirate or tissue biopsy specimens for the diagnosis of cutaneous leishmaniasis are used. Obtaining bone marrow and tissue biopsy specimens is very painful for the patient and may lead to misdiagnosis if not obtained correctly. Therefore, it is recommended to increase the chance of diagnosis by using more than one method together.
METHODS: Two hundred seventy one blood, bone marrow, tissue and / or wound aspirate specimens between January 2015 and July 2018 were sent to the National Parasitology Reference Laboratory of the General Directorate of Public Health on suspicion of leishmaniasis and cultured in NNN medium were then processed by using a commercial kit (Genesig, Primer Design, UK) for real-time PCR method.
RESULTS: While 45 (16.60%) of the samples were evaluated as positive by any method, 226 (83.40%) were evaluated as negative. Of the 174 (64.20%) samples evaluated by PCR alone, 22 (12.64%) were positive and 152 (87.36%) were negative. Of the 52 (19.20%) samples evaluated by culture method only, 7 (13.46%) were positive and 45 (86.54%) were negative. And finally, of the 45 (16.60%) samples evaluated by both methods, 29 (64.45%) were negative by both PCR and culture, 10 (22.22%) were positive by PCR and culture, 6 ( 13.33%) were positive by PCR and negative by culture. There were no samples detected negative by PCR and positive by culture. There were no samples detected negative by PCR and positive by culture. A moderate concordance was found between the two methods studied (κ= 0.545).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Since the sensitivity and specificity of the two diagnostic methods are different, it is concluded that the use of a combination of culture and PCR methods that allow the growth of the parasite by culture, especially in the case of low parasitemia and amplification of DNA by PCR, will increase the chance of diagnosis of the disease.

11.
Yüksek riskli human papilloma virüs saptanan hastaların histopatolojik sonuçları
Histopathological results of high risk hpv dna detected patients
Güven Güney
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.73555  Sayfalar 321 - 328
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda Çorum ili sağlık müdürlüğü tarafından 2016-17 yılları arasında Ulusal hpv tarama programı kapsamında Çorum ili genelinde HPV DNA taraması yapılan ve pozitiflik saptanması nedeni ile hastanemizde kolposkopik biyopsi işlemi yapılan hastaların histopatolojik sonuçları ile HPV subtiplerinin karşılaştırılmasını amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya HPV DNA pozitifliği nedeni ile kolposkopik biyopsi işlemi yapılan 30-65 yaş arasındaki kadınların tamamı dahil edildi. HPV tipleri tip 16, 18 ve diğerleri olarak üç kategoriye ayrıldı. Kolposkopik biyopsi materyallerine ait patoloji sonuçları Normal / Düşük dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (LSIL) ve yüksek dereceli skuamöz intraepitel lezyon ( HSIL ) olarak kategorize edildi.
BULGULAR: 212 hastaya HPV DNA pozitifliği saptanması nedeni ile kolposkopi eşliğinde servikal biyopsi yapıldı. HPV tiplerine göre bu sayı dağıtıldığında HPV tip 16,18 ve diğerlerinde sırası ile 126, 13 ve 73 olarak dağılmaktaydı.
Kolposkopi sonucunda 63 hastada ( %30 ) LSIL, 56 hastada (% 26 ) ( HSIL ) saptanırken 93 hastada ( %44 ) displazi saptanmadı. HPV tiplerine göre bu sayı dağıtıldığında ise HPV tip 16, 18 ve diğerlerinde LSIL sırası ile 32 ( %28 ), 3 ( %24 ), 20 ( %28 ) saptanırken, HSIL sırası ile 39 ( %31 ), 6 ( %46 ), 11 ( %15 ) saptandı. LSIL ve HSIL ayrımı yapmaksızın displazi saptanma yüzdeleri HPV tip 16,18 ve diğerlerinde sırası ile 79 ( %62.6 ),9 ( %69.2 ),31 ( %42 ) olarak saptandı.Hastalar yaş aralığına göre dağıtıldığında displazi saptanma yüzdesinin yaş ile beraber arttığı ve 60-65 yaş aralığında % 68 e ulaştığı görüldü.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Hpv 16 ve 18 pozitif saptanan hastaların kolposkopik biyopsilerinde displazi saptanma riski diğer subtiplere oranla daha yüksek olduğundan bu hastaların mutlaka kolposkopik biyopsi ile değerlendirilmesi gereklidir.HPV DNA insidansı toplumda yaş ilerledikçe azalmaktadır ancak özellikle 5. ve 6 dekatta HPV pozitifliği saptanması durumunda bu hastalara ivedilikle kolposkopi işlemi yapılmalıdır çünkü yaş ilerledikçe displazi saptanma yüzdesi artmaktadır.
INTRODUCTION: In our study, we aimed to compare histopathologic results and HPV subtypes of the patients who were performed colposcopy because of detected HPV DNA positivity in National HPV Screening Program between 2016-17 years in Çorum province.
METHODS: All women aged 30-65 years who performed colposcopic biopsy cause of HPV DNA positivity were included in the study. HPV types were divided into three categories as types 16, 18 and others. Pathology results of colposcopic biopsy materials were categorized as Normal, Low grade squamous intraepithelial lesion (CIN I) and high grade squamous intraepithelial lesion ( CIN II/III).
RESULTS: A total of 212 patients detected HPV DNA positivity, were performed cervical biopsy accompanied by colposcopy. When distributed according to HPV types; HPV types 16, 18 and others were found to be positive in 126, 13 and 73 individuals, respectively. As a result of colposcopy, HSIL were detected in 63 patients (29%), LSIL were detected in 56 patients (26%) and no dysplasia was detected in 93 patients (44%). LSIL were detected in 32 (28%) patients with HPV 16, in 3 (24%) patients with HPV 18 and in 20 (28%) patients with other types. HSIL were detected in 39 (31%) patients with HPV 16, in 6 (46%) patients with HPV 18 and in 11 (15%) patients with other subtypes. The percentages of dysplasia (HSIL + LSIL ) were found 79 (62,6%) in HPV 16, 9 (69.2%) in HPV 18 and 31 (42%) in other subtypes. Patients were evaluated according to age range. A positive correlation between the detection rate of dysplasia and age was observed and it was observed that this ratio reached to 68% in the age range of 60-65 years.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The probability of detecting dysplasia in colposcopic biopsies of patients with positive HPV 16 and 18 are higher than other subtypes. Therefore, these patients have to be absolutely evaluated with colposcopic biopsy. The incidence of HPV DNA decreases with age. However, colposcopy have to be performed immediately when HPV positivity is detected especially in the 5th and 6th decades because the percentage of dysplasia detection increases with age.

12.
Çocuk hastalarda grup A streptokok tonsillofarenjitinde hızlı antijen testinin değerlendirilmesi
Evaluation of rapid antijen test in child patients with group A streptococcal tonsillopharyngitis
Fikriye Milletli Sezgin, Erdal Ünlü
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.54036  Sayfalar 329 - 334
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağında en sık görülen hastalıklar üst solunum yolu enfeksiyonlarıdır. Ülkemizde tonsillofarenjitin en sık etkeni viral olmasına rağmen gereksiz antibiyotik kullanım oranları üst sıradadır. Grup A streptokok olarak bilinen Streptococcus pyogenes; akut tonsillofarenjitin en sık bakteriyel etkenidir. Çocuklarda tonsillofarenjit vakalarına neden olan Grup A streptokok oranı %20 ile %40 arasında değişmektedir. Grup A streptokok için tanıda altın standart test boğaz kültürüdür. Ancak sonuçlanmasının 24-48 saat sürmesinden dolayı hızlı yöntemler geliştirilmiştir. Bu çalışmada hızlı antijen tarama testi sonuçları ile kültür sonuçları karşılaştırılarak hızlı antijen testinin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada Şubat 2017- Ocak 2018 tarihleri arasında çocuk hastalıkları polikliniğine başvuran hastalardan tonsillofarenjit tanısıyla laboratuvarımıza gönderilen 297 boğaz sürüntü örneğinin sonucu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Alınan örneklerden biri ile boğaz kültürü için koyun kanlı agara ekimi yapılmış, eş zamanlı diğer örnek ile hızlı antijen testi (TOYO, Türklab) çalışılmıştır. Kültürde üreyen beta hemolitik şüpheli kolonilerden basitrasin duyarlılığı ve PYR testi çalışılmıştır.
BULGULAR: Toplam 297 hastada kültür ile birlikte hızlı antijen test birlikte çalışılmıştır. Örneklerin 55’ inde (%18.5) kültür testi pozitif, 51’ inde (%17.1) hızlı antijen testi pozitif bulunmuştur. Hızlı antijen testinin duyarlılığı %83.6, özgüllüğü %97.9, pozitif kestirim değeri %90, negatif kestirim değeri %96.3, testin doğruluğu ise %95 olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Grup A streptokok tonsillofarenjit tanısında hızlı antijen testinin kullanımı gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçilmesine katkı sağlayacaktır. Doğru antibiyotik kullanımı ile birlikte direnç gelişiminin önlenmesi de önemlidir. Çalışmamızın sonucuna göre hızlı testin özgüllüğü yüksek, duyarlılığı daha düşüktür. Bu nedenle hızlı antijen testinde negatif bulunan sonuçların kültür ile doğrulanması eksik tedavi ve yan etki açısından gereklidir.
INTRODUCTION: The most frequently encountered diseases in childhood are the upper respiratory tract infections. Although in our country the most common agent of tonsillopharyngitis is viral, it ranks high in rates of unnecessary use of antibiotics. Streptococcus pyogenes, which is known as Group A streptococcus, is the most common bacterial agent of acute tonsillopharyngitis. The rate of Group A streptococcus causing cases of tonsillopharyngitis in children varies between 20%-40%. The gold standard for diagnosis of Group A streptococcus is the throat culture test. However, faster methods have been developed as it takes 24-48 hours to produce results. This study aims to evaluate the effectiveness of the rapid antigen test by comparing the results obtained from the rapid antigen detection test and throat culture test.
METHODS: In this study, the results from 297 throat swab samples that had been sent to our laboratory with a diagnosis of tonsillopharyngitis, which belonged to patients who had presented to the pediatric diseases clinic between the dates of February 2017-January 2018, were retrospectively evaluated. With one of the samples, inoculation to sheep blood agar was performed for the throat culture test, and simultaneously, the rapid antigen test (TOYO, Turklab) was done on the other sample. For suspected growth of beta hemolytic colonies in the culture, bacitracin susceptibility and PYR tests were also carried out.
RESULTS: A total of 297 patients were inspected with both culture test and rapid antigen test. The culture test was positive in 55 (18.5%) of the samples, and the rapid antigen test in 51 (17.1%). The rapid antigen test was determined to have a sensitivity of 83.6%, specificity of 97.9%, positive predictive value of 90%, negative predictive value of 96.3%, and accuracy of 95%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The utilization of the rapid antigen test for the diagnosis of Group A streptococcus tonsillopharyngitis will help restrain unnecessary use of antibiotics. The prevention of resistance development with proper use of antibiotics is of importance. Based on the results of our study, the specificity of the rapid test is high but its sensitivity is lower. For this reason, confirming negative results from the rapid antigen test with the culture test is necessary with regard to undertreatment and complications.

13.
Subakut Sklerozan Panensefalit tanısında kızamık spesifik intratekal antikor sentez indeksi sonuçlarının önemi
Importance of measles-specific intrathecal antibody synthesis index results in the diagnosis of subacute sclerosing panencephalitis
Yasemin Cosgun, Pervin Ozelci, Omur Altinsoy, Gulay Korukluoglu
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.93764  Sayfalar 335 - 340
GİRİŞ ve AMAÇ: Subakut Sklerozan Panensefalit (SSPE); kızamık virüsünün merkezi sinir sisteminde latent olarak kalması sonucu ortaya çıkan, yavaş ilerleyen ve 1-3 yıl içinde ölümle sonuçlanan ciddi bir hastalıktır. Çocukluk çağında yapılan rutin kızamık aşılaması ile hastalığın görülme sıklığını azaltmak mümkündür. Hastalığın laboratuvar tanısında eş zamanlı alınan BOS ve serum örneklerinde yapılan analizler kullanılmaktadır. Bu çalışmada, SSPE ön tanısıyla laboratuvarımıza gönderilen beyin omurilik sıvısı (BOS) ve serum örneklerinin kızamık spesifik intratekal antikor indeksi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2015 yıllarında SSPE ön tanılı 80 hastaya ait 160 örnek (80 BOS ve 80 serum) eş zamanlı olarak alınarak laboratuvarımıza gönderilmiştir. Hastaların serum ve BOS örneklerinde kızamık immunglobulin G (IgG) düzeyi, kantitatif olarak BOS’ta özgül antikor saptayan indirekt Enzim-linked immunosorbent assay (ELISA) kiti (Measles Virus IgG ELISA for BOS Diagnostics, Euroimmun, Almanya) ile üretici firmanın önerileri doğrultusunda araştırılmıştır. Ayrıca nefelometre cihazında (BN Prospec, Siemens, Germany) albümin ve total IgG kitleri (Albumin, IgG, Siemens, Germany) ile serum ve BOS örneklerinin total IgG ve total albümin düzeyleri mg/L olarak saptanmıştır. Bu testlerden elde edilen sonuçlara göre kızamık spesifik antikor indeksi hesaplanmıştır. Elde edilen CSQrel (relative BOS/serum quotient) değerinin ≥ 1.5 olması, olgularda intratekal kızamık antikor üretiminin göstergesi olarak kabul edilmiş, 1.30-1.50 arası aradeğer, ≤1.30 ise negatif olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Örnekleri analiz edilen toplam 80 hastanın 50’si (%62) erkek, 30’u (%38) kadındı. Kızamık ASI değeri; 80 hastanın 15 (%18,75)’inde pozitif, 2 (%2,5)’sinde aradeğer, 63 (%78,75)’ünde ise negatif olarak saptandı. ASI değeri; ≥ 1.5 saptanan 15 hastanın 9 (%60)’u erkek, 6 (%40)’sı kadındı. Yaşları 8 ile 21 arasındaydı ve yaş ortalaması 16.6 hesaplandı. Bu 15 hastanın indeks değerleri 1.94 ile 107.75 arasında hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ensefalitli hastaların ayırıcı tanısında, SSPE düşünülmeli ve gerekli testler yapılmalıdır. Tanıda hastaya ait klinik ve EEG bulguları önemli olmakla birlikte intratekal antikor sentezi varlığının gösterilmesi önemli bir kriterdir. Teşhisin erken konulması, hastanın uzun süreli, gereksiz ve invaziv tedavilerden korunmasını ve uygun tedavi almasını sağlamaktadır.
INTRODUCTION: Subacute sclerosing panencephalitis (SSPE) is a serious disease that occurs after the measles virus is latent in the central nervous system (CNS), resulting in slow progression and death within 1-3 years. It is possible to reduce the incidence of the disease with routine measles vaccination during childhood. Analysis of cerebrospinal fluid (CSF) and serum samples taken simultaneously are used in the diagnosis of the disease as laboratory. In this study, it was aimed to evaluate the results of measles-specific intrathecal antibody index of CSF and serum samples sent to our laboratory with SSPE pre-diagnosis.
METHODS: In 2014-2015, 160 samples (80 CSF and 80 sera) of 80 patients with SSPE were collected simultaneously and sent to our laboratory. Measles immunoglobulin (IgG) levels in serum and CSF samples of patients were investigated in accordance with the manufacturer’s recommendation with an indirect enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) kit (Measles Virus IgG ELISA for BOS Diagnostics, Euroimmun, Germany) which quantitatively detects specific antibodies in CSF. Total IgG and total albumin levels of serum and CSF samples with total IgG and albumin kits (BN Prospec, Siemens, Germany) with nephelometric method were determined as mg/L. The measles-specific antibody index was calculated according to the results obtained from these tests. The obtained CSQrel (relative BOS / serum quotient) value of ≥ 1.5 was considered to be indicative of intrathecal measles antibody production in the cases, equivocal range between 1.30 - 1.50 and ≤ 1.30 as normal range.
RESULTS: Fifty (62%) male and 30 (38%) female patients were analyzed in a total of 80 patients. Measles antibody synthesis index (ASI) value; 15 (18.75%) of the 80 patients were found to be positive, 2 (2.5%) intermediate value and 63 (78.75%) negative. Nine (60%) male and 6 (40%) female patients with measles ASI values ≥ were detected in 15 patients. Their age was between 8 and 21 and the median age was 16.6. The index values of these 15 patients were calculated between 1.94 and 107.75.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SSPE should be considered and necessary tests should be performed in the differential diagnosis of encephalitis patients. Although clinical findings and EEG findings of the patient are important, identification of the presence of intrathecal antibody synthesis is an important criterion in the diagnosis of the disease. Early identification of the disease ensures protection from long-term, unnecessary and invasive treatments and enables receiving appropriate treatment.

14.
Çiğ balık örneklerinden izole edilen Enterococcus faecium ve Enterococcus faecalis suşlarının gıda güvenliği yönünden bazı özelliklerinin değerlendirilmesi
Evaluation of some food safety-related characteristics of Enterococcus faecium and Enterococcus faecalis strains isolated from raw fish samples
Onur Karaalioğlu, Sine Özmen Toğay, Mustafa Ay, Gözde Soysal, Mine Çardak, Ufuk Bağcı, Özlem Erol Tınaztepe
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.97268  Sayfalar 341 - 352
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada çiğ balık örneklerinden izole edilen Enterococcus faecium ve E. faecalis suşlarının antibiyotik direnç ve virülens genleri taşıma yönüyle değerlendirilmesi ve antibakteriyel aktivite potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sardalye, istavrit, barbun ve hamsi örneklerinden Kanamisin Azid Eskülin agar besiyeri kullanılarak izole edilip Gram boyama, katalaz testi, eskulin hidrolizi, pH 9,6 ve % 40’lık safra tuzu ortamında üreme, 10ºC ve 45ºC’de üreme testleri ile cins düzeyinde, API 20 Strep biyokimyasal test kiti ile de tür düzeyinde tanımlanan 33 adet izolatın antibiyotik (streptomisin, kloramfenikol, eritromisin, tetrasiklin, gentamisin ve vankomisin) direnç özellikleri disk difüzyon yöntemiyle ve virülens gen (agg2, gelE, cylA, cylB, cylM) taşıma durumları ise polimeraz zincir reaksiyonu ile araştırılmıştır. İzolatların referans test bakterilerine (Staphylococcus aureus ATCC 6538, E. coli ATCC 25922, Listeria monocytogenes ATCC 7644, L. innocua ATCC 33090, E. faecalis NCIMB 700584, E. faecium M74) karşı antibakteriyel aktivite potansiyelleri agar damlatma yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Tüm E. faecalis ve E. faecium izolatlarının streptomisine dirençli olduğu, bunun yanında 30 (%90,9) adet izolatta gentamisin, 14 (%42,4) adet izolatta ise yüksek seviye vankomisin direnci belirlenmiştir. Eritromisin antibiyotiğine karşı 32 (%96,7) adet izolatta ara seviyede direnç, tetrasiklin ve kloramfenikol antibiyotiklerine karşı ise sırasıyla 26 (%78,8) ve 30 (%90,9) adet izolatta duyarlılık tespit edilmiştir. İzolatlarda çoklu antibiyotik direnci de gözlemlenmiştir. Ayrıca bazı izolatlarda patojenlikte fonksiyonu bulunan gelE ve agg2 genlerine rastlanmış, 4 adet izolatta ise ß-hemolitik aktivite tespit edilmiştir. Bunun yanında izolatların bazılarında S. aureus ve L. monocytogenes’i de kapsayan test bakterilerine karşı belirgin bir antibakteriyel aktivite potansiyeli tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: E. faecium ve E. faecalis izolatlarının antibiyotik direnç ve virülens gen taşıma yönünden gıda güvenliği ve halk sağlığı için risk taşıyabileceği ancak izolatlarda aynı zamanda antibakteriyel aktivite potansiyeli de bulunabildiği ve tüm bu özelliklerin suş bazında değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate carrying the antibiotic resistance and virulence genes of Enterococcus faecium and E. faecalis strains isolated from raw fish samples and to investigate antibacterial activity potentials.
METHODS: Sardine, horse mackerel, red mullet and anchovy samples were analyzed by using Kanamycin Azide Aesculine agar for isolation of enterococci and identified at genus level by Gram staining, catalase test, esculine hydrolysis, growth at pH 9.6, bile salt concentration (40%), 10ºC and 45ºC and species level by using API 20 Strep biochemical test kits. Antibiotic (streptomycin, chloramphenicol, erythromycin, tetracycline, gentamycin and vancomycin) resistance of 33 enterococcal strains were evaluated by using disk diffusion method. PCR were performed for evaluate the virulence genes (agg2, gelE, cylA, cylB, cylM). Antibacterial activity potentials against reference test bacterias (Staphylococcus aureus ATCC 6538, E. coli ATCC 25922, Listeria monocytogenes ATCC 7644, L. innocua ATCC 33090, E. faecalis NCIMB 700584, E. faecium M74) of the isolates were evaluated by using the agar drop method.
RESULTS: All E. faecalis and E. faecium isolates were resistant to streptomycin, whereas 30 (90.9%) isolates to gentamycin and 14 (42.4%) isolates to vancomycin were found high level resistant. For erythromycin 32 (96.7%) of isolates showed intermediate level of resistancy. Other tested antibiotics, chloramphenicol and tetracycline, were found mostly susceptible, 26 (78.8%) and 30 (90.9%) isolates respectively. Multiple antibiotic resistance was also observed in isolates. In addition, gelE and agg2 genes related to pathogenic function were found in some isolates and ß-hemolytic activity was detected in 4 of isolates. However, there is a potential for significant antibacterial activity against test bacteria including S. aureus and L. monocytogenes in some of the isolates.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is thought that E. faecium and E. faecalis isolates may carry a risk for food safety and public health due to antibiotic resistance and virulence gene transmission, but they also have potential for antimicrobial activity in isolates and all these properties should be evaluated on strain specific.

DERLEME
15.
Bağırsak Mikrobiyotası ve Obezite İlişkisi
Relationship Between Obesity and Gut Microbiota
Bengül Durmaz
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.50375  Sayfalar 353 - 360
Bu derlemede, obezite etiyolojisinde bağırsak mikrobiyotasının rolüne dikkat çekmek amacı ile bağırsak mikrobiyotası ile obezite ilişkisi güncel bilgiler doğrultusunda irdelenmiştir. Obezitede bağırsak mikrobiyotası profilinin değiştiği, Firmicutes filumu bakterilerin miktarında Bacteoides’lere göre rölatif artış olduğu kabul edilmektedir. Sindirilemeyen polisakkaritleri hidroliz edebilen Firmicutes’ler daha fazla enerji kazanımını sağlayarak, yağ birikimine neden olmaktadır. Firmicutes filumu içinde farklı cins ve türdeki bakteri profilleri ile obezite ilişkisini gösteren çalışmalar olmasına rağmen, obezitede henüz hangi profil kilit rolü oynamaktadır sorusunun cevabı tam olarak alınamamıştır. Önceki çalışmalarda obezlerin bağırsağında mikrobiyal çeşitliliğin zayıflarınkine göre daha az olduğu bildirmişken, son yıllarda tam tersi sonuçlar da rapor edilmektedir. Günümüzde, mikrobiyotadaki bakterilerin çeşitliliği veya miktarındaki değişimden ziyade bağırsaktaki fonksiyonel disbiyoz daha önemli görülmektedir. Farklı mikrobiyota metabolitleri lipid ve glukoz homeostazının bozulmasına sebep olmakta ve tokluk duygusunun regülasyonunu değiştirmektedir. Bağırsak mikrobiyotası, ince bağırsak villuslarında kapiller damarların yoğunluğunu arttırarak ve oluşturdukları kısa zincirli yağ asitlerinin ( KZYA), G protein reseptörlerini aktive etmesi ile besin absorpsiyonunu kolaylaştırmaktadır. Böylece kalori alınımı artmaktadır. Ayrıca bu reseptörlerle etkileşim yağ doku ve periferal organlarda insülin duyarlılığını etkileyerek, açlık glisemisini düzenleyerek enerji metabolizmasında rol almaktadır. Diğer taraftan KZYA’leri glukagon benzeri peptid-1 salgılanmasını uyararak iştahı azaltır ve glukagon benzeri peptid-2’ nin salgılanmasını uyararak bağırsak epitel hücrelerinin çoğalmasını ve bariyer bütünlüğünün korunmasını sağlar. Böylece metabolik endotoksemiyi düşürür. KZYA leri, lipoprotein lipaz aktivitesinin antagonisti olan açlıkla indüklenen adipoz faktör oluşumunu inhibe ederek, yağ hücrelerinde trigliserid birikimine neden olur. Bağırsak bakterileri safra asidi sentezinde rol oynar. Böylece safra asitlerinin Fornesoid X reseptörlerine bağlanmasına bağlı reseptör artışına sebep olarak ve kolin biyoyararlanımını etkileyerek, iki ayrı yoldan karaciğerde trigliserid depolanmasına sebep olurlar. Bifidobacterium ve Lactobacillus’ların bazı türleri tarafından üretilen konjuge linoleik asidin anti-obezite etkisi olduğu, özellikle yaşlanmaya bağlı obezitenin, bu bakterileri içeren probiyotik besinlerin tüketilmesi ile azaldığı belirtilmektedir.
Sonuc olarak; bağırsakta mikrobiyal dengenin bozulması bağırsak geçirgenliği, kalori alınımı ve proinflamatuvar sitokinlerin seviyelerinde artışa ve endotoksemiye sebep olur. Disbiyoz insülin direnci gelişimi, aşırı yağ birikimi, obezite ve metabolik sendrom oluşma riskini artırır. Proteomik ve metabolomik çalışmalar, mikrobiyotanın obezitedeki rolünü netleştirmek için faydalı olacaktır.
In this review, the relationship between obesity and gut microbiota was discussed in the terms of current literatures in order to draw attention to the role of gut microbiota in the etiology of obesity. In obesity, it is accepted that the intestinal microbota profile has changed, and the amount of bacteria in the Firmicutes phylum increased compared to Bacteroides. Firmicutes hydrolyze dietary polysaccharides that cannot be digested by the host and they cause more energy harvest and fat accumulation. Although there are many studies showing the relationship between obesity and bacterial profiles of different genus and species in Firmicutes phylum, the answer to the question of which profile is playing a key role in obesity has not been fully obtained. Previous studies indicated the less microbial diversity in gut microbiota of obese than that of lean individuals, however the current knowledge indicates contrast results. Functional dysbiosis is now more important than the diversity or abundance of gut microbiota. Different microbial metabolites cause disrupting lipid and glucose homeostasis and affecting the regulation of satiety. Gut microbiota facilitates nutrient absorption by increasing the density of capillary vessels in small intestinal villi and by activating G protein receptors of short-chain fatty acids (SCFAs). Thus, caloric intake increases. In addition, interaction with these receptors is involved in energy metabolism by regulating fasting glycemia by affecting insulin sensitivity in adipose tissue and peripheral organs. On the other hand SCFAs reduce the appetite by stimulating the secretion of glucagon-like peptide-1. SCFAs also stimulate the secretion of glucagon-like peptide-2 to proliferate intestinal epithelial cells and maintain barrier integrity, thereby reducing metabolic endotoxemia. Gut bacteria play a role in the synthesis of bile acids. By this way they cause triglyceride deposition in the liver. It has been reported that conjugated linoleic acid produced by some species of Bifidobacterium spp. and Lactobacillus spp. has anti-obesity effect, in particular, obesity due to aging decreases with the consumption of probiotic foods containing these bacteria.
As a result; disruption of the microbial balance in the gut leads to an increase in intestinal permeability, caloric intake and levels of proinflammatory cytokines, and causes endotoxemia. Dysbiosis increases the risk for development of insulin resistance, excessive fat accumulation, obesity and metabolic syndrome. Proteomics and metabolomics studies will be useful to clarify role of microbiota in obesity.

16.
Halk sağlığı bakış açısıyla gıda kaynaklı krizler ve önleme yaklaşımları
Foodborne crisis and preventive approach in public health perspective
Zehra Gürel, DILEK ASLAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.34711  Sayfalar 361 - 376
Dünyada gıdaya ilişkin yaşanan sorunların üç temel nedeni bireylerin ve toplumların kötü beslenme alışkanlıkları, gıda güvencesinin sağlanamaması ve gıda güvenliğinden kaynaklanan aksaklıklardır. Bu aksaklıklar “acil eylem gerektiren, kamu sağlığına yönelik ciddi ve kontrolsüz gıda kaynaklı risk teşkil ettiği tespit edilen tesadüfi veya kasıtlı bir durum” olarak tanımlanan gıda krizlerine de neden olabilmektedir. Bu makalede dünyada yaşanan gıda sorunları ve gıda krizlerine neden olabilecek gıda kaynaklı hastalıklar, dünyada ve ülkemizde yaşanan gıda krizi örnekleri, gıda kaynaklı hastalıkların koşul ve belirleyicileri ile konuya ilişkin yasal düzenlemeler hakkında bilgi verilmiştir. Makale ayrıca hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek için neler yapılabileceğine dair kanıta dayalı bilgiler kullanarak bir halk sağlığı perspektifi de sunmaktadır.
Krizlere yol açabilen gıda kaynaklı hastalıklar günümüzde artık ülkelerin ne kadar gelişmiş olduklarına bakmaksızın hızlı bir şekilde uluslararası sınırları aşabilen küresel sorunlardır. Bununla birlikte gıda kaynaklı krizlerin/hastalıkların küresel yükünün öngörülebilmesi de olanaklı olmayabilir. Bu nedenlerle rapor edilen gıda kaynaklı hastalıkların boyutunun buzdağının görünen kısmı olduğu da belirtilmektedir. Saptanamamış kimi durumlar sorunların derinliğini artırmaktadır.
Gıda krizi ve ilgili sorunların yerel ve/veya küresel boyuttaki çözümleri için halk sağlığı bakış açısıyla gıda kaynaklı hastalıkların yaşanmasını önleyici tedbirler alınması ve yaşanan gıda kaynaklı hastalıkların krize dönüşmesini engellemek adına sistematik ve kısa/orta/uzun erimli müdahalelere gereksinim vardır.
The three main causes of food related problems in the world are the poor eating habits of individuals and societies, lack of food security and food safety. These failures can also lead to food crises, which is defined as “a coincidental or deliberate situation that requires urgent action and poses a serious and uncontrolled food-related risk to public health”. In this article, food problems in the world and food-related diseases that may cause food crises, food crises examples in the world and in our country, conditions and determinants of foodborne diseases and legal regulations related to the subject are given. The article also presents a public health perspective using evidence-based information on what can be done to prevent the emergence of diseases.
Foodborne diseases that can lead to crises are now global problems that can quickly transcend international borders, regardless of how much countries are “developed”. Nonetheless, it may not be possible to predict the global burden of food-borne crises/diseases.. For these reasons, it is also stated that the “reported” size of the foodborne diseases is only the visible part of the iceberg. Undetected cases deepen the problems.
For the local and/or global solutions of food crisis and related problems, systematic and short/medium/long run interventions are needed to prevent the occurrence of foodborne diseases and to prevent foodborne diseases before becoming a crisis.


Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turkish Bulletin of Hygiene and Experimental Biology) bağımsız, uluslararası, Türkçe ve İngilizce dilinde, hakemler tarafından gözden geçirilen, online yayınlanan ve serbest erişimli bir dergidir.


Dergimiz; bireysel kullanıcıların ve kurumların ücretsiz kullanımını mümkün kılan açık erişimli bir dergidir. Kullanıcıların makalelerin tam metinlerine, yayıncı veya yazardan izin almadan erişim sağlayarak, okuma amaçlı yükleme yapma, kopyalama, dağıtma, çıktı alma, arama yapma işlemlerini gerçekleştirmelerine olanak verir. Bu sistem açık erişimli BOAI[1] tanımlaması ile uyumludur.

 

Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turk Hij Den Biyol Derg); CAB Abstracts (Abstracts on Hygiene and Communicable Diseases, Diagnosis of Human Diseases, Tropical Diseases Bulletin, Global Health, AgBiotech, Veterinary Abstracts, Food Contamination, Residues and Toxicology, Human Toxicology and Poisoning), DOAJ (Directory of Open Access Journals), Index Copernicus, CAS (Chemical Abstracts Service), Google Scholar, Google, Open J-Gate, Ulrichsweb and Serials Solutions, NewJour, Genamics JournalSeek, Academic Journals Database, Scirus Scientific Database, Ovid Link Solver, BASE (Bielefeld Academic Search Engine), EBSCOhost Electronic Journals Service (EJS), Libsearch, Medoanet, SCOPUS, Türkiye Atıf Dizini, Türk-Medline ve TUBITAK-ULAKBIM Türk Tip Dizini'nde dizinlenmektedir.

 
LookUs & OnlineMakale