ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Ana Sayfa İletişim English
 
Turk Hij Den Biyol Derg: 77 (1)
Cilt: 77  Sayı: 1 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
THDBD 2020-1 Cilt 77 Tüm Dergi
TBHEB 2020-1 Vol 77 Full Printed Journal
Utku Ercömart
Sayfalar 1 - 137
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTıRMA
2.
Kan kültürlerinden izole edilen bakterilerin antimikrobiyal duyarlılıklarının araştırılmasında CLSI ve EUCAST standartlarının karşılaştırılması
Antimicrobial susceptibility of bacteria ısolated from blood cultures comparison of CLSI and EUCAST standards in the ınvestigation
Yasemin Genç Bahçe, Irmak Baran, Altan Aksoy
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.32549  Sayfalar 3 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Antimikrobiyal duyarlılık testleri (ADT) için dünyada yaygın olarak kullanılan iki standart mevcuttur. Bu standartlardan biri, yıllardır ülkemizde kullanılan “Clinical Laboratory Standards Institute” (CLSI), diğeri ise Avrupa Birliği’ne üye birçok ülkede kullanılan ve 2015 yılında ülkemizde kullanıma giren “European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing” (EUCAST) standartıdır. EUCAST standartlarının ülkemizde kullanıma girmesi ile muhtemel direnç profillerinde bazı değişiklikler olabilecektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuvarına 01.03.2014 – 22.06.2015 tarihleri arasında gönderilen kan kültürleri geriye yönelik incelenmiştir. Kan kültürü şişeleri BACTEC FX (Becton Dickinson, ABD) otomatize sisteminde takip edilmiştir. Pozitif sinyal alınan tüm örnekler kanlı agar, çikolata agar ve eozin metilen mavisi agar besiyerlerine ekimleri yapılmıştır. Üreme gözlenen tüm besiyerleri MALDI Biotyper (Bruker, Almanya) ile bakteri tanımlanması yapıldıktan sonra etken olduğu düşünülen bakterilerin BD Phoenix™ (Becton Dickinson, ABD) ile antibiyotik duyarlılıkları çalışılmıştır. Antibiyotiklerin minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri CLSI 2015 ve EUCAST 2015’e göre ayrı ayrı yorumlanıp karşılaştırılmıştır.
Antimikrobiyal direnç ilişkisinin araştırılması amacıyla veriler SPSS 15 tabanında değerlendirilerek istatistiksel analiz Pearson ki-kare testi ile yapılmıştır.

BULGULAR: Çalışmamızdaki bütün bakterilerin antibiyotik duyarlılık testleri CLSI ve EUCAST standartalarına göre değerlendirildiğinde 254 Esherichiae coli suşunda amikasin, seftazidim ve tikarsilin-klavulonik asit direnç oranlarının EUCAST’da anlamlı olarak daha dirençli olduğu izlenmiştir (p<0.05). Çalışmamızda 107 Pseudomons spp’de aztreonam direnç oranı CLSI’a göre %56.1, EUCAST’a göre %98.1 olarak bulunmuştur (p<0.05). Çalışmamızda 92 Enterococcus faecium, suşu için ampisilin CLSI’a göre %97.8, EUCAST’a göre %89.1 oranında dirençli saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda 160 Staphylococcus aureus, suşunun klindamisin direnci CLSI’a göre %4.4, EUCAST’a göre %88.8 olarak belirlenmiştir (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kan kültürlerinde üreyen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılıklarını CLSI ve EUCAST standartlarına göre karşılaştırdığımız bu çalışmada hem gram-negatif hem de gram-pozitif bakterilerde genel olarak birçok antibiyotik için direnç oranları arasında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir.
INTRODUCTION: There are two widely used standards for antimicrobial susceptibility testing (AST) in the world. One of these standards is the "Clinical Laboratory Standards Institute" (CLSI) which has been used for many years in our country and the other one is the "European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing" (EUCAST) standard which has been used in many countries of the European Union and since 2015 being used in our country. There may be some possible changes in resistance profiles after the EUCAST standards will be begun to use in our country.
METHODS: Blood cultures sent to Ankara Numune Training and Research Hospital Medical Microbiology Laboratory between 01.03.2014 - 22.06.2015 were examined retrospectively. The blood culture bottles were monitored on the BACTEC FX automated system (Becton Dickinson, USA). All samples with positive signal were cultured simultaneously on bloody agar, chocolate agar and eosin methylene blue agar media. Identification of the microorganisms on the plates where growth was observed was performed with Maldi Biotyper (Bruker, Germany). Antibiotic susceptibility tests of bacteria that are thought to be causative were made by BD Phoenix ™ (Becton Dickinson, USA). The minimum inhibitor concentration (MIC) values of antibiotics were interpreted separately according to CLSI 2015 and EUCAST 2015 and results were compared.
In order to investigate the relation of antimicrobial resistance, the data were analyzed by SPSS 15 and the statistical analysis was done by Pearson Chi-square test.

RESULTS: When all antibiotic susceptibility tests of our study were evaluated according to the CLSI and EUCAST guidelines, amikacin, ceftazidime and ticarcillin-clavulanic acid resistance rates of 254 Esherichiae coli, strains were found to be significantly more resistant according to EUCAST (p<0.05). In our study, the resistance rate of aztreonam in 107 Pseudomonas spp. was 56.1% according to CLSI and 98.1% according to EUCAST (p<0.05). In our study 97.8% of 92 Enterococcus faecium, strains were resistant to ampicillin according to CLSI and 89.1% resistant according to EUCAST (p<0.05). In our study, the clindamycin resistance of 160 Staphylococcus aureus, strains was determined as 4.4% according to CLSI and 88.8% according to EUCAST (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, comparing antibiotic susceptibilities of microorganisms from blood cultures according to the guidelines of CLSI and EUCAST, no significant difference was found in general between the resistance rates for many antibiotics in both gram-negative and gram-positive bacteria.

3.
Yoğun bakım ünitelerinde kan dolaşımı enfeksiyonu etkeni karbapenem dirençli Acinetobacter baumannii izolatlarının moleküler yöntemlerle karakterizasyonu
Molecular characterisation of Carbapenem-resistant Acinetobacter baumannii bloodstream infections in intensive care units
Aysegul Gozalan, Özlem Ünaldı, Fisun Kıırca, Nilay Çöplü, Tuba Muderris, Ziya Cibali Acikgoz, Rıza Durmaz
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.53323  Sayfalar 15 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada; yoğun bakım ünitelerinde takip edilen hastaların kan örneklerinden izole edilen karbapenem dirençli Acinetobacter baumannii izolatları arasındaki klonal ilişki ve karbapenem direnç genlerinin moleküler yöntemler ile araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kan kültürü şişelerinden bakteri izolasyonu için Bactec 9240 sistemi (Becton Dickinson, ABD) kullanıldı. Çalışmaya; konvansiyonel testler, API 20NE (bioMèrieux, Fransa) ve Phoenix TM 100 sistemi (Becton Dickinson, ABD) ile tanımlanan ve blaOXA-51 gen varlığı gösterilerek doğrulanan 112 A. baumannii suşu dahil edildi. Antimikrobiyal duyarlılık testleri Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemi ve Phoenix TM 100 sistemi ile gerçekleştirildi. Karbapenem direnç genleri; blaOXA-23, blaOXA-48, blaOXA-58, blaIMP, blaVIM ve blaNDM-1 Multipleks Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) yöntemi ile araştırıldı. Acinetobacter baumannii suşları arasındaki klonal ilişkinin belirlenmesi için Pulse Field Gel Electrophoresis (PFGE) yöntemi kullanıldı.
BULGULAR: Suşların antibiyotik direnç yüzdeleri gentamisin, amikasin, tobramisin, netilmisin, seftazidim, trimetoprim/sulfametoksazol, piperasilin, siprofloksasin, ampisilin/sulbaktam, piperasilin/tazobaktam ve sefoperazon/sulbaktam için sırasıyla %88; %81; %78; %36; %98,5; %96; %89; %100; %100; %93; %91 olarak bulundu. İmipenem ve meropenem MİK değerleri tüm grupta ≥8 µg/mL’nin üzerinde saptandı.
Çalışmaya alınan izolatların tümünde blaOXA-51 ve blaOXA-23 gen varlığı tespit edildi. PFGE yöntemi ile 62 farklı pulsotip saptandı. Pulsotiplerden 19 tanesi birbiriyle ayırt edilemez profil gösteren (eşittir üzeri) ³2 suş içermekteydi. Toplam 108 (%96,4) suşun (benzerlik oranı pulsotipler için %85 ve üzeri kabul edildiği durumda) klonal yönden ilişkili 11 grup içerisinde toplandıkları gözlendi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada karbapenem dirençli A.baumanii suşlarının netilmisin dışında çalışılan tüm antibiyotiklere çok yüksek yüzdelerle dirence sahip olduğu ve hastane içinde çapraz bulaş yoluyla yayıldığı gösterilmiştir. Bu suşlar hastane enfeksiyonları açısından risk oluşturmaktadır, bunula birlikte klonal yönden ilişkili suşlar spesifik bir ünite ve zaman periyodu ile sınırlı değildir.
INTRODUCTION: In this study, the aim was to investigate the clonal relationship between carbapenem resistant Acinetobacter baumannii isolates and carbapenem resistance genes isolated from blood samples of patients followed in intensive care units by molecular methods.
METHODS: Bactec 9240 system (Becton Dickinson, USA) was used for the isolation of bacteria from blood culture flasks. Identification of 112 strains included in the study were performed by conventional tests, API 20NE (bioMèrieux, France) and Phoenix TM 100 system (Becton Dickinson, USA) and confirmed by the presence of blaOXA-51 gene. Antimicrobial susceptibility tests were performed by Kirby-Bauer disk diffusion method and Phoenix TM 100 system. Carbapenem resistance genes; blaOXA-23, blaOXA-48, blaOXA-58, blaIMP, blaVIM and blaNDM-1 were investigated by Multiplex Polymerase Chain Reaction (PCR) method. Pulsed Field Gel Electrophoresis (PFGE) was used to determine the clonal relationship between Acinetobacter baumannii strains.
RESULTS: The antibiotic resistance percentages of strains for gentamicin, amikacin, tobramycin, netilmicin, ceftazidime, trimethoprim/sulfamethoxazole, piperacillin, ciprofloxacin, ampicillin/sulbactam, piperacillin/tazobactam and cefoperazone/sulbactam, were 88%; 81%; 78%; 36%; 98.5%; 96%; 89%; 100%; 100%; 93%; 91% respectively. MIC values of imipenem and meropenem were determined above ≥8 µg/ml in the whole group. blaOXA-51 and blaOXA-23 genes were detected in all isolates included in the study. By PFGE method, 62 different pulsotypes were detected. Among the pulsotypes, 19 of them contained ³2 strains. It was observed that 108 (96.4%) strains were clustered in 11 clonally related groups when the similarity between pulsotypes for grouping was limited to 85% or more.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was observed that carbapenem-resistant A.baumanii strains were resistant for all tested antibiotics at high levels except netilmicin and spread in the hospital via cross contamination. These strains posed a risk for hospital infections, however, clonal-related strains were not limited to a specific unit and time period.

4.
İdrar yolu enfeksiyonlarında kültürden izole edilen bakteriler ve antibiyotik duyarlılıkları
The isolated bacteria from culture and antibiotic susceptibilities in urinary tract infections
Duygu Mert, Sabahat Çeken, Mustafa Ertek
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.57984  Sayfalar 25 - 32
GİRİŞ ve AMAÇ: İdrar yolu enfeksiyonu tüm enfeksiyon hastalıkları içinde ikinci sıklıkta görülmektedir. Kostovertebral açı hassasiyeti, ateş, suprapubik hassasiyet, dizüri, pollaküri ve idrar kaçırma gibi klinik bulgularla birlikte bakteriüri ve/veya piyüri bulunması idrar yolu enfeksiyonu olarak tanımlanır. Akut enfeksiyonlarda en sık izole edilen bakteri Escherichia coli’dir. Bu çalışmanın amacı idrar yolu enfeksiyonu olan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen bakterileri saptamak ve bu bakterilerin antibiyogram sonuçlarını inceleyerek tedavide yaygın olarak kullanılan antibiyotiklere karşı duyarlılıklarını ve direnç durumlarını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada idrar yolu enfeksiyonu tanısı ile 1 Aralık 2014-1 Ekim 2016 tarihleri arasında üçüncü basamak bir hastanenin klinik mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilen idrar kültürleri retrospektif olarak incelenmiştir. Tam otomatik idrar tetkikinde piyürisi ve kültürde 10⁵ koloni/mL üremesi olan idrar yolu enfeksiyonu tanısı konmuş hastalar çalışmaya alınmıştır. Üreyen etkenlerin tanımlanması ve antibiyotik duyarlılık testleri disk difüzyon yöntemiyle The European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) önerilerine göre yapılmıştır. Veriler sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir.
BULGULAR: Yetmiş altı hastanın idrar kültür sonucu değerlendirilmiştir. İdrar kültürlerinden izole edilen 48 suş ve bu suşların antibiyogram sonuçları incelenmiştir. En sık izole edilen mikroorganizma E. coli (%69) olup 33 suş saptanmıştır. İzole edilen 48 (%100) suş içinde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL)-pozitif E.coli 20 (%42), GSBL-negatif E. coli 13 (%27), GSBL-pozitif Klebsiella pneumoniae 5 (%10) ve GSBL-negatif K. pneumoniae 2 (%4), diğer gram negatif ve pozitif bakteriler 8 (%17) suş olarak saptanmıştır. Proteus mirabilis, Enterococcus faecalis, Enterococcus faecium, Pseudomonas aeruginosa, Streptococcus agalactiae, Stenotrophomonas maltophilia ve Acinetobacter lwoffii üreyen diğer etkenler olarak saptanmıştır. GSBL-negatif E. coli’lerde imipenem, meropenem, sefoperazon-sulbaktam, piperasilin-tazobaktam, sefepim, siprofloksasin, amikasin ve nitrofurantoin duyarlılığı %100 ve tobramisin duyarlılığı %92,31 olarak bulunmuştur.

TARTIŞMA ve SONUÇ: GSBL-pozitif E. coli %42 oranında saptanmıştır. Bu oran yıllar içinde artan antibiyotik direnci sonuçlarını desteklemektedir. Ampirik antibiyotik tedavisinde sıklıkla tercih edilen siprofloksasin, trimetoprim-sulfametoksazol ve sefuroksime karşı direnç artmaktadır. Bu nedenle idrar yolu enfeksiyonu olan olgularda ampirik antibiyotik tedavi seçiminin gözden geçirilmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: Urinary tract infection is the second most common infection. The presence of bacteriuria and/or pyuria with clinical signs such as costovertebral angle sensitivity, fever, suprapubic tenderness, dysuria, pollakuria and urinary incontinence is defined as urinary tract infection..The most commonly isolated bacterium in acute infections is Escherichia coli. The aim of this study was to determine the bacteria isolated from urine cultures of patients with urinary tract infection and to investigate the sensitivity and resistance of these bacteria to the antibiotics commonly used in treatment by examining the antibiogram results.
METHODS: In this study, urine cultures were analyzed retrospectively between 1 December 2014 and 1 October 2016. The pyuria in full automatic urine test and cultures with 10⁵colony mL growth in patients with urinary tract infections were included in the study. Identification of the causative agents and antibiotic susceptibility tests were performed according to the recommendations of the European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST). The data are expressed as numbers and percentages.
RESULTS: The urine culture results of 76 patients were evaluated. Forty eight strains were isolated from urine cultures and antibiogram results of these strains were examined. The most common microorganism isolated from urine cultures was E. coli (69%). Thirty three E. coli strains were isolated. Twenty (42%) extended spectrum beta-lactamase (ESBL)-positive E. coli, 13 (27%) ESBL-negative E. coli, 5 (10%) ESBL-positive K. pneumoniae and 2 (4%) ESBL-negative K. pneumoniae, 8 (17%) other gram negative and gram positive bacteria strains were determined in 48 (100%) isolated strains.
The other bacteria were Proteus mirabilis, Enterococcus faecalis, Enterococcus faecium, Pseudomonas aeruginosa, Streptococcus agalactiae, Stenotrophomonas maltophilia and Acinetobacter lwoffii. The sensitivity of imipenem, meropenem, cefoperazone-sulbactam, piperacillin-tazobactam, cefepim, ciprofloxacin, amikacin and nitrofurantoin was 100% and sensitivity of tobramycin was 92.31% in ESBL-negative E. coli.

DISCUSSION AND CONCLUSION: ESBL-positive E. coli was found to be 42%. This rate supports the increasing antibiotic resistance results over the years. Resistance to frequently preferred ciprofloxacin, trimethoprim-sulfamethoxazole and cefuroxime has been increasing for empirical antibiotic treatment. Therefore, the choice of empirical antibiotic therapy should be revised in patients with urinary tract infection.

5.
Servikal örneklerde HPV-DNA Pozitiflik Oranı ve Sitopatolojik Sonuçların Değerlendirilmesi
Evaluation of HPV-DNA Positivity Rate and Cytopathologic Results in Cervical Specimens
Özlem Aydemir, Hüseyin Agah Terzi, Mehmet Köroğlu, Gupse Turan, Mustafa Altındiş, Engin Karakeçe
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.68984  Sayfalar 33 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Servikal kanser tüm dünyada kadınlar arasında en yaygın görülen ikinci kanser türüdür. Human papilloma virus (HPV) servikal kanser ile ilişkisi gösterilmiş majör etyolojik ajandır. HPV’nin bugüne kadar 200’den fazla tür belirlenmiş ve bunlardan 40 tanesinin genital sistemde enfeksiyon yaptığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı; HPV DNA araştırılması için laboratuvarımıza gönderilen servikal örneklerde HPV DNA varlığını, HPV genotiplerini belirlemek, aynı zamanda HPV pozitif hastalarda gelişen sitopatolojik değişiklikleri incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015-Ocak 2018tarihleri arasında Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 20-66 yaş arası hastalardan alınan 1068 servikal sürüntü örneği çalışmaya dahil edilmiştir. Alınan örneklerde DNA izolasyonu için QIAamp®DNA Mini Kit (Qiagen, Almanya), PCR ve pyrosequencing yöntemi ile HPV tiplendirme aşamasında HPVsign® Q24 complate (DiatechPharmocogenetics, İtalya) kiti kullanıldı
BULGULAR: 1068 örneğin 226(%21.1) tanesinde HPV DNA pozitif olarak saptandı. HPV DNA pozitif bulunan örneklerin 141’inde (%62.3) yüksek riskli tipler tek başına saptandı. HPV DNA pozitif bulunan örneklerin içinde 73 (%32.3) hastada tek başına HPV tip 16 saptanırken 37 (%16.3) hastada multipl tipler ve 116 hastada da diğer tipler saptandı. HPV DNA pozitifliği 20-30 yaş grubu hastada en yüksek oranda (%26.3) saptandı. HPV DNA pozitifliği saptanan hastaların 20’sinde (%8.8) sitoloji pozitifliği saptandı. Bu hastaların 13’ünde LSIL (%65), 4 (%20)hastada HGSIL, 1(%5) hastada ASCUS, 2(%10) hastada HGSIL /seviks CA saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma bölgemizde yapılan ilk kapsamlı çalışmadır. Servikal sürüntü örneklerinde saptanan HPV DNA pozitifliği oranı ve HPV tip 16 sıklığı ülkemizdeki diğer çalışmalarda bulunan oranlara göre kısmen yüksek bulunmuştur.
Ülkemiz¬de HPV DNA ve HPV tip prevalansının ve HPV aşısında kullanılması gereken tiplerin belirlenmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

INTRODUCTION: Cervical cancer is the second most common cancer type among women all over the world. Human papilloma virus (HPV) is the major etiologic agent associated with cervical cancer. More than 200 species of HPV have been identified so far and 40 of them are known to infect the genital system. The aim of this study was to determine the presence of HPV DNA and HPV genotypes in the cervical samples sent to our laboratory for HPV DNA investigation and to investigate the cytopathological changes in HPV positive patients.
METHODS: A sample of 1068 cervical swabs taken from patients between the ages of 20 and 66 who applied to the Obstetrics and Gynecology Clinic between January 2015 and January 2018 were included in the study. HPVsign® Q24 complate kit (Qiagen, Germany) was used for HPV typing with QIAamp® DNA Mini Kit PCR (Diatech Pharmocogenetics, İtaly) and pyrosequencing for DNA isolation.
RESULTS: HPV DNA was detected as positive in 226 (21.1%) samples of 1068 samples. In 141(62.3%) of the HPV DNA positive specimens, high-risk types were detected alone. Among HPV DNA positive samples, HPV type 16 was found in 73(32.3%) patients alone, multiple types were found in 37 (16.3%) patients and other types were found in 116 patients. HPV DNA positivity was highest in the 20-30 age group (26.3%). Cytology positivity was found in 20 (8.8%) of the patients with HPV DNA positivity. Of these patients, 13 had LSIL (65%), 4 (20%) had HGSIL, 1 (5%) had ASCUS, 2 (10%) had HGSIL / seviks CA.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This is the first comprehensive study conducted in our region. The rate of HPV DNA positivity detected in cervical swab specimens and the frequency of HPV type 16 were found to be somewhat higher than the rates found in other studies in our country.
More extensive work is needed to determine the type of HPV DNA and HPV type prevalence and the types of HPV that should be used in our country.


6.
Mesane gen regülasyonunda etkili süper-enhancer’ların belirlenmesi
Identification of the super-enhancers involved in bladder gene regulation
Serap Erkek
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.81904  Sayfalar 41 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Gen ekspresyonunun düzgün bir şekilde gerçekleşmesinde hızlandırıcı (enhancer) adı verilen genomik bölgeler, transkripsiyon faktörlerini genlerin promotor bölgeleri ile bir araya getirir. Enhancer bölgeleri genomda histon H3 lizin 27 asetilasyon (H3K27ac) sinyaline sahip olmalarıyla tanımlanabilmektedir. Süper-enhancer’lar genomda yüksek H3K27ac sinyaline sahip birkaç enhancer bölgesinin kümelenmesiyle oluşan regülatör bölgelerdir. Süper-enhancer’ların hücre-spesifik gen ekspresyon profillerinin düzenlemesinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı Roadmap Epigenom konsorsiyum kapsamında oluşturulan mesane dokusu H3K27ac kromatin immünopresipitasyon dizileme (ChIP-seq) verisinin analiz edilerek, mesane dokusunu regüle eden süper-enhancer’ların tanımlanması ve bağlantılı oldukları genlerin ortaya çıkarılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mesane H3K27ac ChIP-seq verisine Roadmap Epigenom veritabanından erişilmiştir. Veri Homer ChIP-seq analiz platformunda analiz edilmiştir. Süper-enhancer’lar Homer platformunda ‘zirve bulma’ fonksiyonunu (findPeaks) ‘super’ modunda kullanılarak belirlenmiştir. Belirlenen süper-enhancer’ların genlerle ilişkilendirilmesi Homer ‘zirve bölge anlamlandırma’ fonksiyonu (annotatePeaks) kullanılarak yapılmıştır. H3K27ac sinyalinin ve süper-enhancer bölgelerinin görsel olarak sunumu için UCSC GenomeBrowser altyapısından faydalanılmıştır. Süper-enhancer bağlantılı genlerin etkileşim ağlarını ve rol oynadıkları sinyal yolaklarını bulmak için STRING protein etkileşim veritabanı kullanılmıştır.
BULGULAR: Mesane dokusunda 602 süper-enhancer belirlenmiştir. İlk en yüksek 100 H3K27ac sinyal değerine sahip olan süper-enhancer’lar aralarında TBX3, RARA, RXRA, RASSF1, DAB2IP’nin olduğu genlerle ilişkilendirilmiştir. Süper-enhancer-regüle olan (süper-enhancer’ın gen transkripsiyon başlangıç nokatısına uzaklığı max 10 kilobaz) genlerin (n=386) organ gelişimi, epitel hücre farklılaşması, retinoik asit metabolizmasında görev aldıkları belirlenmiştir. Aynı zamanda mesane süper-enhancer’ları ile ilişkili olan genlerin istatistiksel olarak anlamlı bir biçimde (yanlış bulgu oranı = 1.49e-07) transkripsiyon faktör görevini yapan protein grubunda yer aldığı ve etkileşim ağı oluşturdukları belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmayla mesane dokusunu regüle eden süper-enhancer regülatör bölgeler ortaya çıkarılmıştır. İlişkili genlerin normal mesane yapısının korunmasındaki rolleri ve söz konusu genlerin mesane kanser mekanizmalarıyla bağlantıları göz önünde bulundurularak, elde edilen sonuçların mesane biyolojisinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağladığı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Enhancer elements in the genome take a role in establishment of proper gene expression patterns via bringing transcription factors together with the promoter regions of the genes. Acetylation of lysine K27 on histone H3 (H3K27ac) marks the enhancer regions in the genome. Super-enhancers are regulatory regions which have unusual high signal of H3K27ac and consist of several enhancer elements. Super-enhancers play a critical role in setting of correct cell-type specific gene expression programs. The aim of this study is to identify the super-enhancers characterizing normal bladder and associate these super-enhancers with the genes via analyzing bladder H3K27ac chromatin immunoprecipitation sequencing (ChIP-seq) data generated within Roadmap Epigenomics Project.
METHODS: Bladder H3K27ac ChIP-seq data was downloaded from Roadmap Epigenomics server. The data was analyzed on Homer ChIP-seq analysis platform. Super-enhancers were called using ‘findPeaks’ function of the platform in ‘super’ mode. The identified super-enhancers were associated with the genes using ‘annotatePeaks’ function of Homer platform. The visualization of H3K27ac ChIP-seq signal and identified super-enhancers was performed using UCSC GenomeBrowser. The protein-protein interaction networks of super-enhancer regulated genes and the pathways involved were determined using STRING protein interaction database.
RESULTS: 602 super-enhancers were called. Among the genes which were associated with super-enhancers having the top 100 highest H3K27ac signal were TBX3, RARA, RXRA, RASSF1, DAB2IP. Super-enhancer regulated (max distance of the super-enhancer to transcriptional start site of gene is 10 kb) genes (n=386) were identified to be involved in organ development, epithelial cell differentiation, and retinoic acid metabolism. In addition, it was determined that transcription factors were significantly (False Discovery Rate (FDR) =1.49e-07) enriched among the genes regulated by super-enhancers and those genes had a significant protein-protein interaction.
DISCUSSION AND CONCLUSION: With this study, the super-enhancers regulating normal bladder were determined. Given the fact that associated genes are involved in the maintenance of normal bladder homeostasis and the misregulation same set of genes take a role in bladder cancer, it is estimated that the results obtained with this study will largely contribute to a better understanding of bladder biology.

7.
Kafeinin embriyonel böbrek gelişimine olan etkisine karşı melatoninin koruyucu rolü
The protective role of melatonin against the effect of caffeine on embryonic kidney
Seher Yılmaz, Ayşe Yeşim Göçmen, Arda Kaan Üner, Enes Akyüz, Adem Tokpınar
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.77675  Sayfalar 51 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Oksidatif stres embriyonel gelişim bozukluklarının en büyük sebeplerinden biridir. Ayrıca, melatonin vücutta oksidatif stresi azaltması nedeniyle kafeinin fetal gelişime olan olumsuz etkilerine karşı potansiyel bir tedavi yöntemi olarak görülmektedir. Bu çalışmada kafeinin fetal böbrek gelişimine olan teratojenik etkisi ve melatonin maddesinin bu teratojeniteye karşı koruyuculuğunu biyokimyasal parametreler üzerinden incelemeyi hedefledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 180-220 gr ağırlığında 24 adet 5-7 aylık Wistar-Albino ırkı ratlar kontrol, kafein, melatonin ve hem kafein hem de melatonin enjekte edilmek üzere 7 gruba ayrıldı. Kontrol grubu: Serum fizyolojik (SF), (1ml/kg) ıntraperitoneal (ı.p) Sham grubu: 0.1 ml hanks i.p, Düşük doz kafein grubu: 30mg/kg kafein gavaj olarak Düşük doz kafein+Melatonin grubu: 30mg/kg dozda gavaj ile 10 mg/kg melatonin i.p,Yüksek doz kafein grubu: 60mg/kg kafein gavaj, Yüksek doz kafein+Melatonin grubu: 60mg/kg dozda gavaj ile 10 mg/kg melatonin i.p, Melatonin grubu: 10mg/kg melatonin i.p olarak verildi.
BULGULAR: Alınan böbrek dokularında biyokimyasal değerler incelendiğinde total antioksidan status (TAS) dağeri kontrol grubunda 0.49±0.02, yüksek doz kafein grubunda 0.14±0.00 olduğu görüldü. Ayrıca total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), glutatyon (GSH), glutatyon disülfit (GSSG), süperoksit dismutaz (SOD), tiyobarbitürik asit reaktif maddeler (TBARS), Kalsiyum (Ca), D vitamini ve GSH/GSSG seviyeleri incelendi (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Melatoninin kafeinin teratojenik etkilerini ve oksidatif stresi azaltmada önemli bir role sahip olduğunu gösterdi. Bu nedenle melatonin, embriyonel gelişimde oksidatif stres ve kafein teratojenitesi için potansiyel tedavi niteliği taşımaktadır.
INTRODUCTION: Oxidative stress is one of the major causes of embryonal developmental disorders. In addition, melatonin reduces oxidative stress in the body and is known as a potential treatment for adverse effects of caffeine on fetal development. In this study, we aimed to investigate the teratogenic effect of caffeine on fetal kidney development and the protection of melatonin against the teratogenicity in terms of biochemical parameters.
METHODS: 5-7 months old Wistar-Albino rats (n=24) weighing 180-220 gr were divided into 7 groups for control, caffeine, melatonin, and caffeine+melatonin (co-injection). Control group: Serum physiological (SF) as 1 ml/kg intraperitoneal (i.p.), Sham group: 0.1 ml hanks as i.p., Low dose caffeine group: 30 mg/kg caffeine as gavage, Low dose caffeine+melatonin group: 30 mg/kg dose gavage with 10 mg/kg melatonin as i.p., High dose caffeine group: 60 mg/kg caffeine as gavage, High dose caffeine+melatonin group: 60 mg/kg dose gavage with 10 mg/kg melatonin as i.p., and Melatonin group: 10 mg/kg melatonin as i.p.
RESULTS: Total antioxidant status (TAS) values were 0.49±0.02 in the control group and 0.14±0.00 in the high dose caffeine group. In addition, total oxidant status (TOS), oxidative stress index (OSI), glutathione (GSH), glutathione disulfide (GSSG), superoxide dismutase (SOD), thiobarbituric acid reactive substances (TBARS), calcium (Ca), vitamin D and GSH/GSSG levels were examined (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Melatonin has shown that caffeine has an essential role in reducing teratogenic effects and also reducing oxidative stress. Therefore, melatonin is a potential treatment for oxidative stress and caffeine teratogenicity in embryonic development.



8.
Enterobacter cloacae kompleks sp. V1 suşu tarafından üretilen L-asparaginaz enziminin aktivitesi üzerine ortam bileşiminin etkisi
Effect of media composition on the activity of L-asparaginase enzyme produced by Enterobacter cloacae complex sp. V1 strain
Erdal Öğün
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.03206  Sayfalar 59 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmada, Van Gölü Havzasından toplanan, toprak örneklerinden, izole edilen bakteri izolatlarının, L-asparaginaz enzimini üretme kabiliyetleri ve L-asparaginaz enziminin aktivitesi üzerine, ortam bileşiminin etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. İlave olarak, L-asparaginaz enzimi yönünden pozitif izolatların, fenotipik ve 16S rDNA diziliş analizine dayalı olarak, bakteriyel taksonomideki yerlerinin, belirlenmesi hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toprak örneklerinden, bakterilerin izolasyonunda ve kültüre alınmasında, Luria-Bertani (LB) Agar kullanılmıştır. L-asparaginaz üreten izolatların taranmasında %0.5 oranında L-asparagin ve %0.001 oranında fenol kırmızısı bulunan M9 minimal tuz ortamı kullanılmıştır. Pozitif izolatlar tarafından üretilen, enzimin aktivitesi 436 nm’de spekrofotometrik yöntemle belirlenmiştir. L-asparaginaz üreten izolatın teşhisi, standart mikrobiyolojik yöntemler ve 16S rDNA diziliş analizine göre yapılmıştır.
BULGULAR: Toplam 10 izolat arasında, sadece birinin, L-asparagin ve fenol kırmızısı içeren M9 minimal tuz ortamında, aşikar bir şekilde L-asparaginaz yönünden pozitif olduğu gözlenmiştir. Bu izolatın ürettiği, L-asparaginaz enziminin, 48 saatlik inkübasyon aralığında (16.02 IU/ml), 35 ºC sıcaklıkta (16.02 IU/ml), pH 8.0 değerinde (15.25 IU/ml), karbon kaynağı olarak mannitol varlığında (15.69 IU/ml), organik azot kaynağı olarak yeast ekstrat varlığında (14.55 IU/ml) ve arginin amino asitinin varlığında (17.63 IU/ml) aktivite oluşturduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bu izolatın morfolojik, fizyolojik ve biyokimyasal özellikleri belirlenmiştir. İlave olarak L-asparaginaz pozitif izolatın, 16S rDNA diziliş analizine göre Enterobacter cloacae kompleks suşuna mensup olduğu tespit edilerek, bakteriyel taksonomideki durumu belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırma; ülkemizde doğadan izole edilen ve L-asparaginaz üreten bakterilerin taranması ile ilgili, ilk araştırmalar arasındır. ALL tedavisinde kullanılan, L-asparaginaz enziminin Enterobacter cloacae kompleks sp. V1 suşunun, antineoplastik L-asparaginaz enziminin yönünden pozitif bulunması, milli gen kaynaklarımız açısından son derece önemlidir. Bu suşun, L-asparaginaz enziminin endüstriyel üretiminde potansiyel olarak kullanılabilecek bir aktiviteye sahip olduğu tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to investigate the effect of medium composition on the ability of producing L-asparaginase enzyme and the activity of L-asparaginase enzyme isolated from soil samples collected from Van Lake Basin. In addition, it was aimed to determine the location of L-asparaginase positive isolates in bacterial taxonomy based on phenotypic and 16S rDNA sequencing analysis.
METHODS: Luria-Bertani (LB) Agar was used to isolate and cultivate bacteria from soil samples. L-asparaginase-producing isolates were screened for M9 minimal salt medium with 0.5% L-asparagine and 0.001% phenol red. The activity of the enzyme produced by positive isolates was determined by spectrophotometric method at 436 nm. The identification of the L-asparaginase producing isolate was performed according to standard microbiological methods and 16S rDNA sequencing analysis.
RESULTS: Of the 10 isolates, only one was clearly positive for L-asparaginase in the M9 minimal salt medium containing L-asparagine and phenol red. The L-asparaginase enzyme produced by this isolate was incubated at a temperature of 35 ºC (16.02 IU/ml) at a pH of 8.0 (15.25 IU/ml) for a 48 hour incubation period (16.02 IU / ml), in the presence of mannitol as a carbon source (15.69 IU/ml), in the presence of yeast extract (14.55 IU/ml) and arginine amino acid (17.63 IU/ml) as a source of organic nitrogen. Morphological, physiological and biochemical properties of this isolate were determined. In addition, L-asparaginase positive isolate was found to belong to Enterobacter cloacae complex strain according to 16S rDNA sequencing analysis and its status in bacterial taxonomy was determined.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This research; In our country, it is one of the first studies about screening of L-asparaginase producing bacteria isolated from nature. In the treatment of ALL, L-asparaginase Enterobacter cloacae complex sp. V1 strain, positive for the antineoplastic L-asparaginase enzyme is extremely important for our national gene sources. This strain has been found to have an activity that could potentially be used in the industrial production of the enzyme L-asparaginase.

9.
Çukurova Üniversitesi sağlık hizmetleri meslek yüksekokulu öğrencilerinde nozokomiyal enfeksiyon bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Assessment of knowledge about nosocomial infection among Cukurova University vocational school of health services students
Pınar Etiz, Sedefgül Yüzbaşıoğlu Arıyürek
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.69335  Sayfalar 69 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: Nozokomiyal enfeksiyonlar, genellikle hasta hastaneye yattıktan 48 saat veya sonrasında gelişen ayrıca taburcu olduktan sonra 30 gün içinde orataya çıkabilen enfeksiyonlardır. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda, sağlık kurumlarında nozokomiyal enfeksiyon önemli bir halk sağlığı sorunudur. Sağlık hizmetlerinde öğrenim gören öğrencilerin enfeksiyon kontrol önlemlerini bilmeleri sağlık hizmetleri ile ilişkili enfeksiyon oranlarını önemli ölçüde düşürebilir. Bu nedenle, öğrencilerin bilgi seviyesini belirleyerek eksikleri tamamlamak oldukça önemlidir. Bu çalışmada sağlık hizmetlerinde öğrenim gören öğrencilerin nozokomiyal enfeksiyonlara ilişkin bilgi düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 565 sağlık hizmetleri öğrencisi üzerinde tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Veriler öğrencilerin gözlem altında doldurdukları anket aracılığı ile toplanmıştır. Anket öğrencilerin demografik özelliklerini ve bilgi düzeylerini belirlemeye yönelik olarak iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanılmıştır. Niceliksel verilerin ikiden fazla grup arası değerlendirmelerinde Kruskal Wallis testi, farklılığa neden olan grubun tespitinde ise Mann Whitney U post hoc testi kullanılmıştır. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 565 öğrenci dahil edildi. Öğrencilerin yaşları 17 ile 37 yıl arasında değişmekte olup, ortalaması 20,99±2,64’dür. Öğrencilerin büyük çoğunluğu (%58.1) 20 yaşın altındaydı, %69.7’si kadın, % 57.7’si daha önce mesleki eğitim programına katılmıştı, %11.1’inin çalışma deneyimi vardı. Öğrencilerin hastane enfeksiyonları bilgi yüzdeleri 10 ile 100 arasında değişmekte olup, ortalaması 73,0±17,23 ve medyanı 80’dir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Enfeksiyon kontrolü için öğrencilerin genel bilgi seviyesi öğretimin etkili olduğunu göstersede, bilgi düzeyi arasında farklılıklar belirlenmiştir. Öğrencilerin bilgi seviyeleri arasındaki boşluğu doldurmak, eğitimi geliştirmek, nozokomiyal enfeksiyonları azaltmak ve enfeksiyonları önlemeye yönelik uyumu arttırmak için periyodik olarak bilgi seviyeleri belirlenmelidir. Bu amaçla düzenli olarak sürekli eğitim programları ve seminerler düzenlenmelidir.
INTRODUCTION: Nosocomial infection is an infection if it becomes positive 48 hours or more after admission to the hospital or within 30 days of discharge. Nosocomial infection in healthcare facilities is a major public health problem in most developing countries. Basic infection control measures in any healthcare students setup can reduce the rates of healthcare-associated infections. Thus, it is important to identify the level of their knowledge, by correcting their deficiencies. The current study aimed to evaluate the level of knowledge regarding nosocomial infection among healthcare students.
METHODS: A descriptive study was conducted among 565 healthcare students. A structured self-administered questionnaire was used to collect data. The questionnaire included two parts: demographic characteristic, level of knowledge among the healthcare students. Data was analyzed using IBM SPSS Statistics version 22 and the associations were tested with Kruskal Wallis and Mann Whitney U test with a p-value of <0.05.
RESULTS: Five hundred and sixty-five students were included in the study. Students mean age was 20,99±2,64 (range, 17–37 years). The majority of the students (58.1%) were ≤20 year-old, (69.7%) were female, (57.7%) were attended occupational training program, 11.1% of them have working experience. The percentage of students' knowledge of hospital infections is between 10 and 100, with a mean knowledge level of 73.0 ± 17.23 and a median of 80.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The overall knowledge level for infection control indicated that instruction was effective; however, knowledge levels were different. A periodically check of heatlhcare students’ knowledge would be advisable in order to fill any gaps, improve training, reduce nosocomial infections and increase prevention measures compliance. For this purpose continuing education programs and seminars should be arranged on regular basis.

10.
Yemek Fabrikası Çalışanlarının Portör Muayenelerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Porter Examination of Food Factory Workers
İzzettin Toktaş, Ali Ceylan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.95815  Sayfalar 79 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Diyarbakır il merkezindeki yemek fabrikası çalışanlarında; gaitada salmonella, shigella ve parazit, burunda ise stafilokok yönünden taşıyıcılık sıklığını belirlemek ve saptanan taşıyıcıların sağaltımını yaparak hastalıkların yayılmasını engellemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipteki bu araştırma, 15 Kasım – 30 Aralık 2009 tarihleri arasında yürütülmüştür. Diyarbakır il merkezinde, İl Tarım Müdürlüğü kayıtlarına göre 15 yemek fabrikası bulunmakta ve bu yemek fabrikalarında toplam 568 personel çalışmaktadır. İldeki yemek fabrikalarında çalışanların %50’sinin örnekleme alınması hedeflenmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 252 kişiye anket uygulanmıştır. Anket uygulanan tüm gıda çalışanlarından burun ve gaita örnekleri alınması planlanmış ve katılımcılardan yazılı onamları alınmıştır. Ancak numune yetersizliği veya numune alınamaması nedeniyle 9 kişinin laboratuvar sonuçları olmadığı için 243 kişi (örneklemin %85.6’sı) araştırmaya dahil edilmiştir. 237 kişiden burun örnekleri ve 217 kişiden ise gaita örnekleri alınmıştır. Çalışanların gaita numuneleri yarım saat içinde mikrobiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS programı kullanılarak frekans, yüzde ve ortalama değerleri hesaplanmıştır. İstatistiksel analizde Ki-kare, Fisher’s Exact testleri kullanılmıştır. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Araştırma grubunun yaş ortalaması 30.9±8.9 yıl olup, %93.4’ünü erkek çalışanlardan oluşmaktadır. Tuvaleti kanalizasyona bağlı olmayan veya tuvaleti evin dışında olan çalışanlarda gaitada parazit görülme sıklığı daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Staphylococcus aureus taşıyıcılığı aşçılarda, diğer çalışanlarına göre 5.49 kat daha yüksek bulunmuştur. Burunda s. aureus taşıyıcılığı %7.6 ve bağırsakta parazit taşıyıcılığı ise %7.4 olarak tespit edilmiştir. Gaita kültüründe ise salmonella ve shigella bakılmış ancak hiç birinde üreme olmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yemek fabrikası çalışanlarında bağırsakta parazit taşıyıcılığının ve s.aureus taşıyıcılığının yüksek olması, çalışanlarda kişisel hijyenin eksik olduğunu göstermektedir. Aşçılarda burunda s.aureus taşıyıcılığı diğer çalışanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Portör muayenesinde taşıyıcı veya hasta olduğu tespit edilenlerin tedavileri sağlanmış ve çalışanlara hijyen eğitimleri verilmiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the prevalence of salmonella, shigella and parasites in the gaita and the prevalence of staphylococcus in the nose and to prevent the spread of diseases by treating the identified carriers the food factory workers in Diyarbakır.
METHODS: This descriptive study was carried out between 15 November and 30 December 2009. According to the records of the Provincial Directorate of Agriculture in Diyarbakir province, there are 15 food factories and 568 personnel work in these food factories. 50% of the employees working in the food factories in the province were aimed to be sampled. A questionnaire was applied to 252 individuals who agreed to participate in the study. Nasal and stool samples were taken from all the food workers who were surveyed and written consent was obtained from the participants. However, since 9 people did not have laboratory results due to lack of samples or sampling, 243 people (85.6% of thesample) were included in the study. Nasal specimens were collected from 237 subjects and stool specimens were taken from 217 subjects. Stool samples of the employees were evaluated by a microbiologist within half an hour. The data obtained were calculated frequency, percentage and mean values by using SPSS program. Chi-square, Fisher’s Exact tests were used for statistical analysis. P<0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: The mean age of the study group was 30.9 ± 8.9 years and 93.4% of them were male. The incidence of parasites in stool was found to be higher in the workers whose toilet was not connected to the sewer system or whose toilet was outside the house (p <0.05). Staphylococcus aureus carriage was found to be 5.49 times higher in the cooks than in the other employees. On the nose s. aureus carriage rate was 7.6% and parasite carriage in the intestine was 7.4%. In the Gaita culture, salmonella and shigella were observed but no growth was observed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The high level of parasitic carriage and s.aureus carriage in the food factory workers indicate the lack of personal hygiene in employees.The s. aureus carriage was found to be higher in the nose of the cooks than the other workers. In the porter examination, the patients who were found to be carriers or patients were treated and hygiene training was provided to the employees.

11.
Türkiye'deki bazı üniversite öğrencilerinin kişisel hijyen alışkanlıkları
Personal hygiene habits of some university students in Turkey
Demet Hançer Aydemir
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.04880  Sayfalar 87 - 96
GİRİŞ ve AMAÇ: Tanımlayıcı nitelikte bir araştırma olan bu çalışmada; Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Isparta Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ile Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğrenim görmekte olan üniversite öğrencilerinin kişisel hijyen alışkanlıklarının bölüm, ekonomik durum (gelir) ve cinsiyet değişkenlerine göre incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Değerlendirme yapılırken öğrencilerin hijyenle ilgili davranışlarının tanımlayıcı özellikleri ile nasıl değiştiğini analiz edebilmek amacıyla hijyenle ilgili bazı davranışları için ayrı ayrı puan verilip bu puanlar toplanarak “toplam hijyen puanı” hesaplanmıştır. Araştırmanın verileri SPSS paket programı kullanılarak değerlendirilmiş, istatistiksel analizlerde frekans (f), yüzde (%) ve farklılıkları test etmek için ise ki-kare (X2) işlemleri uygulanmış ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir.

BULGULAR: Araştırmaya katılan öğrencilerin kişisel hijyen alışkanlıklarının bölüm değişkenine ve ekonomik gelir düzeylerine göre farklılık göstermediği tespit edilmiştir (p>0.05). Araştırmaya katılan öğrencilerin kişisel hijyen alışkanlıklarının cinsiyete göre anlamlı farklılık gösterdiği belirlenmiş, erkek öğrenciler ile kıyaslandığı zaman kız öğrencilerin kişisel hijyen puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, kız öğrencilerin kişisel hijyen uygulamaları konusunda daha duyarlı oldukları ve kişisel temizliğine daha fazla önem verdikleri tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuçlara dayalı olarak; erkek öğrencilerin kişisel hijyen davranışlarının geliştirilmesi gerektiği ve bunun için aile ve öğretmenlere görevler düştüğü, öğrencilerde kişisel hijyen ile ilgili olumlu davranış değişikliklerinin geliştirilebilmesi amacıyla bu konuda uzman kişiler tarafından seminer ve konferanslar verilmesi, ilgili kurumlarca öğrencilere, okul personeline ve ailelere kişisel hijyen uygulamaları ile ilgili pratik bilgiler veren eğitici kaynaklar (afiş, broşür, el kitabı vb.) hazırlanarak sunulması, okullardaki rehberlik servislerinin kişisel hijyen konusunda okul personeli ve öğrencilere yönelik çalışmalar yapması, özellikle televizyon olmak üzere uygun kitle iletişim araçlarında kişisel hijyen ile ilgili eğitici filmlerin kamu spotu olarak verilmesi önerilebilir.
INTRODUCTION: In this descriptive study, it was aimed to examine the personal hygiene habits of university students from Isparta Vocational School of Health Services, Suleyman Demirel University in Isparta and from School of Physical Education and Sports, Mehmet Akif Ersoy University in Burdur according to their departments, economic status (income) and sex variables.
METHODS: While evaluating, respective scores were assigned to some hygiene behaviors and then “the total hygiene score” was calculated by adding up these scores in order to analyze how the students’ hygiene behaviors changed with their descriptive qualities. The data obtained from research were analyzed using SPSS package program. In the statistical analysis of the data frequency (f), percentage (%) and chi-square (X2) analysis were applied in order to test the differences and p<0,05 was accepted significant.
RESULTS: It was determined that the personal hygiene habits of the students who participated in the study did not differ according to the department variable and economic status (income) (p>0.05). It was found that the personal hygiene habits of the students significantly differed according to sex; compared to the male students, the female students had significantly higher personal hygiene scores (p<0.05). Consequently, it was found that the female students were more sensitive with regard to the personal hygienic practices and attached more importance to personal hygiene.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In the light of these results, it can be said that the personal hygiene behaviors of the male students should be improved and both families and teachers be responsible as regards this issue. In order to develop positive behavioral changes among students with regard to personal hygiene, seminars and conferences may be held by experts, various educative sources (posters, brochures, booklets etc.) involving practical hints may be provided for students, school staff and families; school counselling services may hold educative activities for students with regard to personal hygiene. Educative public service ads on personal hygiene may be broadcast on mass media especially on television.


12.
Enfeksiyon Kontrol Hemşireliği Sertifika Sınavı Amacına Ulaştı Mı?
Has the Infection Control Nursing Certificate Exam Reached Its Purpose?
Can Hüseyin Hekimoğlu, Selahattin Gelbal
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.37039  Sayfalar 97 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Uzaktan eğitim tekniği ile yürütülmeye başlanan teorik eğitimleri ve ardından eğitim merkezlerinde gerçekleştirilen uygulamalı eğitimleri başarı ile tamamlayan enfeksiyon kontrol hemşireliği sertifikalı eğitim programına katılan kursiyerlerin uzaktan ‘online’ sınav tekniği ile girdikleri bitirme sınavının geçerlik ve güvenirliği ve amacına ulaşıp ulaşmadığı bilinmemektedir. Bu kesitsel tipteki tarama araştırmasının amacı enfeksiyon kontrol hemşireliği sertifika sınavının amacına ulaşıp ulaşmadığının belirlenmesidir. Bu araştırma enfeksiyon kontrol hemşireliği sınavının genel bir değerlendirmesini sağlayarak hem sınavın geliştirilmesine hem de eğitim programının değerlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Bundan sonraki eğitim ve sınavlar için geri bildirim sağlaması açısından araştırmanın sonuçları önemlidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaçla 12 Nisan 2019 tarihinde ‘online’ olarak gerçekleştirilen testin güvenirliği, test istatistikleri ve madde analizleri incelenmiştir. Eğitim programına kabul edilen toplam 318 kursiyer arasından teorik ve pratik eğitimi başarı ile tamamlayarak sınava girme hakkı kazanan 266 kursiyerin tamamı sınava girmiş ve sınavı tamamlamıştır. Araştırmaya sınava katılan 266 kursiyerin tamamı alınmıştır.
BULGULAR: Testten alınan ortalama ham puan 56,85 ±9,45’dir. Testte 120 (%45) kursiyer başarılı, 146 (%55) kursiyer başarısız olmuştur. Önceki sınavlara göre başarı yüzdesi düşüktür. Ham puanların standart hatası 3,35 ve güvenilirliği 0,874 bulunmuştur. Ham puanlara standart hata 4.0 alınarak eklendikten sonra kursiyerlerin %62 (n=165)’si başarılı ve %38 (n=101)’i başarısız bulunmuştur. Maddelerin ortalama gücü 0,71 ± 0,23 bulunmuştur. Test çoğunlukla kolay ve çok kolay maddelerden oluşmaktadır (n = 55, %69). Maddelerin ayırıcılık güçleri ortalama 0,31 ± 0,10’dur. Olgu sorularının (n=13) diğer maddelere göre daha az doğru yanıtlandığı saptanmıştır (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Güvenirliğin yüksek, madde ayırıcılık gücü ortalamasının > 0,30 ve madde güçlüğünün ortalama 0,71 olması nedeniyle sınavın amacına uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Testin güvenirliğini > 0,90 düzeyine çıkarmak ve ayırıcılık gücünü artırmak için testteki çok kolay ve çok zor maddeler yerine orta güçlükte maddeler seçilmelidir. Sınavın online olması nedeniyle beklenen tesadüfi hataların azaltılması için testin standart hatası ham puanlara eklenerek değerlendirme yapılmalıdır. Düşük test başarısı nedeniyle konunun uzmanlarınca eğitim ve başarı ölçütü yeniden değerlendirilmelidir. Eğitim kursiyerlerin olguları saptayabilme becerisini artırmaya yönelik olarak geliştirilmelidir.
INTRODUCTION: It is not known whether the infection control nursing trainees who completed both the theoretical trainings with distance education technique and the practical trainings in training centers successfully have reached the validity and reliability and the purpose of the final exam that they have taken with the ‘online’ test technique. The aim of this cross-sectional screening study is to determine whether the infection control nursing certification ‘online’ exam which held on 12 April 2019 has reached its goal.
METHODS: For this purpose, the reliability of the test, test statistics and item analysis were evaluated. Out of a total of 318 trainees admitted to the training program, 266 trainees who successfully passed the theoretical and practical training successfully took the exam and participated in the study.
RESULTS: The mean raw score from the test was 56.85 ± 9.45 and 120(45%) of trainees were successful and 146(55%) were unsuccessful. The percentage of success is lower than the previous exams. The standard error of the test raw scores was 3.35 and the reliability of the test was found 0.874. After adding the standard error as 4.0 to the raw scores, 62%(n=165) of the trainees were successful and 38% (n = 101) of them were found to be unsuccessful. The mean power of the items is 0.71± 0.23. The test consists mainly of easy and very easy items (n = 55, 69%). The mean of the item discriminative index of the test was found to be 0.31(± 0.10). It was found that case items (n = 13) were answered correctly less than other items (p <0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Since the high reliability of the test, the mean of the item discrimination index is > 0.30 and the mean power of the items is 0.71, it is concluded that the exam is appropriate for its purpose. In order to increase the reliability of the test to > 0.90 and increase the discriminative index, medium difficulty items should be selected rather than very easy and very difficult items. The evaluation of the test should be done by adding the standard error of the test to the raw scores to reduce the effect of the random errors that are expected to occur due to the fact that the exam is online. The low test success requires the re-evaluation of the training and achievement criterion by the experts. The training should be developed to increase the ability of trainees to identify cases.

13.
PAK4, MCF-7 hücrelerinde E-kaderini baskılayarak PKC-bağımlı invaziv potansiyeli destekler
PAK4 promotes invasive potential of MCF-7 cells in PKC-dependent manner through downregulation of E-Cadherin
Suray Pehlivanoğlu, Çiğdem Aydın Acar
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.33340  Sayfalar 107 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Normal meme epitel hücrelerinde p21 ile aktive edilen kinaz 4 (PAK4) overekspresyonu sağlandığında tek başına tümörigenezis sürecini başlatabilmektedir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, PAK4'ün meme kanserinde önemli bir onkojenik faktör olabileceğini ileri sürmektedir. Bu çalışmada, PAK4 overeksprese eden ve etmeyen MCF-7 meme kanseri hücrelerinde Protein Kinaz C aktivasyonu ve inhibisyonuna bağlı hücrelerin migrasyon kabiliyeti ve hücre-hücre kontaktını sağlayan E-Kaderin ekspresyon düzeylerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada meme kanseri modeli olarak MCF7 hücre hattı kullanıldı. MCF7 hücrelerinde PAK4 plasmid kullanılarak yabanıl-tip insan PAK4 geninin ektopik ekspresyonu sağlandı. Kontrol vektör olarak ise p3XFLAG-CMV-10 plazmiti kullanıldı. PKC inhibitörü olarak RO318220 ve PKC aktivatörü olarak ise Phorbol 12-myristate-13-acetate (PMA / TPA) kullanıldı. PAK4 plazmid ve kontrol vektör ile transfekte edilen her iki gruptaki hücreler %0,2 FBS, %10 FBS, RO318220(5μM) ve TPA(200 nM) olacak şekilde 48 saat süre ile kültüre edildi. Meme kanseri hücrelerinde hücre migrasyonu, Oris Hücre migrasyon deneyi ile değerlendirildi. E-kaderin ekspresyonunun değerlendirilmesi için Western blot yöntemi kullanıldı.
BULGULAR: Yüksek PAK4 ekspresyonu sağlanan MCF7 hücrelerinde mezenkimal-benzer fenotipin meydana geldiği ve podozomal yapıların sayılarının ve uzunluklarının arttığı belirlendi. Ayrıca TPA ile PKC aktivasyonu sağlanan hücrelerde PAK4 overekspresyonuna bağlı hücre migrasyonunda artış görüldü. Fakat PKC ile indüklenen invaziv etkiler PKC inhibitörü olan RO318220 ile muamele edilen hücrelerde bloke edildi. Bunun yanısıra, PAK4 overeksprese eden hücrelerde kontrole göre E-kaderin ekspresyonunda baskılanma meydana geldiği belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: E-kaderin, hücre-hücre kontaktını sağlayan ve hücre göçünü engelleyen temel yapılardan biridir. Birlikte değerlendirildiğinde, bu bulgular PKC ile aktive edilen PAK4 sinyalinin meme kanseri progresyonuna katkıda bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle, sonuçlarımız PKC-PAK4 sinyal yolağının inhibe edilmesi meme kanseri tedavisi için potansiyel bir terapötik yaklaşım olabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: The p21-activated kinase 4 (PAK4) overexpression is sufficient to initiate the tumorigenesis process in normal breast epithelial cells. Recent studies suggested that PAK4 could be an important oncogenic factor in breast cancer.
The aim of this study was to investigate the migration ability of cells due to protein kinase C activation and inhibition and the expression levels of E-cadherin which provides cell-cell contact in MCF-7 breast cancer cells that PAK4 overexpressing and non-overexpressing cells.
METHODS: MCF7 cell line was used as a breast cancer model. Ectopic expression of the wild-type human PAK4 gene was achieved using PAK4 plasmid in MCF7 cells. Plasmid p3XFLAG-CMV-10 was used as control vector. RO318220 was used as PKC inhibitor and Phorbol 12-myristate-13-acetate (PMA / TPA) was used as PKC activator. Cells in both groups transfected with PAK4 plasmid and control vector were cultured for 0.2 h FBS, 10% FBS, RO318220 (5μM) and TPA (200 nM) for 48 hours. Cell migration in breast cancer cells was evaluated by Oris cell migration assay. Western blot method was used to evaluate the expression of E-cadherin.
RESULTS: It was determined that mesenchymal-like phenotype was formed and the number and length of podosomal structures were increased in these PAK4 overexpressed cells. In addition, PKC activation via TPA treatment increased cell migration due to PAK4 overexpression. However, PKC-induced invasive effects were blocked by the PKC kinase inhibitor RO318220. In addition, PAK4 overexpression leads to downregulation of E-cadherin compared to control.
DISCUSSION AND CONCLUSION: E-cadherin is one of the basic structures that provide cell-cell contacts and prevent cell migration. Taken together, these findings suggest that PKC-activated PAK4 signalling contributes to breast cancer progression. Therefore, our results show that inhibition of the PKC-PAK4 signaling pathway may be a potential therapeutic approach for the treatment of breast cancer.

OLGU SUNUMU
14.
Erişkin İki Hastada El-Ayak-Ağız Hastalığının Değerlendirilmesi
Evaluation of Hand-Foot-Mouth Disease in Two Adult Patients
Nuran Sarı
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.79446  Sayfalar 117 - 122
Viral döküntülü hastalıklar çocuk hastalarda enfeksiyon yapmakla birlikte, nadir olarak erişkinlerde de görülebilmektedir. El-ayak-ağız hastalığı (EAAH) genellikle beş yaş altıdaki çocuklarda döküntü ile seyreden viral bulaşıcı bir hastalıktır. Tipik olarak el, ayak, oral kavite ve ağız çevresinde makülopapüler veya veziküler erupsiyonlarla karakterizedir. Hastalık insana fekal-oral, oral-oral, damlacık ve temas yoluyla bulaşabilmektedir. Etkenleri enterovirüs genusu içerisinde yer alan koksakivirüs (Coxacivirüs), ekovirüs (Echovirüs) ve enterovirüslerdir (Enterovirüs).
İki erkek kardeş (18 ve 22 yaşlarında) ateş, baş ağrısı, boğaz ağrısı, halsizlik, iştahsızlık, yaygın kas ağrısı yakınmasından bir gün sonra döküntüleri gelişmesi üzerine polikliniğe başvurdular. Benzer bulguların küçük kız kardeşlerinde de olduğu bir hafta önce pediatri polikliniğine el-ayak-ağız hastalığı tanısı ile tedavi aldığını bildirmişlerdir. İki kardeşin ağız çevresi, el ve ayak tabanlarında maküloveziküler döküntüler olduğu görülmüştür. El-ayak-ağız hastalığı ön tanısı ile semptomlara yönelik olarak parasetamol, antiseptikli boğaz gargarası, antihistaminik, yatak istirahati ve hidrasyon önerilerinde bulunulmuştur. Takip edilen hastaların muayenelerinde aktif lezyonlar olmakla birlikte komplikasyon veya ağır hastalık tablosu olmaması nedeni ile yatış yapılmamıştır, ayaktan semptomatik tedavi ile izlenmişlerdir. Hastalarda tanı, hastalık öyküsü ve cilt lezyonlarının tipik görünüm ve dağılımına dayanılarak konulmuş olup histopatoloji, viral seroloji veya diğer (poliomeraz zincir reaksiyonu) PCR çalışılamamıştır. Daha geniş hasta sayıları ve tanımlanmış viral etken eşliğinde yapılan çalışmaların daha faydalı olacağı düşünülmektedir.
Erişkin hastalarda sık olmamakla birlikte EAAH görülebilmektedir. Komplikasyon veya ağır hastalık tablosu gelişmemesi açısından erken dönemde semptomatik ve destek tedavileri başlanmalıdır. Çevreye bulaş riskini en aza indirmek için alınacak önlemlerin hastalara bildirilmesi önem arz etmektedir. Benzer döküntülü hastalıklarda ön tanıda yer almasını sağlamak, erken tanı ve tedavi ile komplikasyonları önlemek, gerekli hijyen önlemleri ile toplumsal bulaş riskini azaltmak, hastalığı tekrar gündeme taşımak amacı ile, aile içi temas öyküsü, anamnez, tipik döküntüler, klinik bulguları ile tanı konulan erişkin iki erkek kardeşte saptanan EAAH olguları paylaşılmıştır.
Infections of viral rashes occurring frequently in pediatric patients even so it can be rarely seen in adult patients. Hand-foot-mouthdisease (EAAH) is a viral infectious disease that is usually seen in children under the age of five. Typically ıt was characterized by maculopapular or vesical eruptions around the hands, feet, oral cavity and mouth. The disease could be transmitted to humans via fecal-oral, oral-oral, droplet and contact. The causative agents are the Coxaciviruses, Echoviruses and Enteroviruses which are found in the enterovirüs genus.
An adults two brothers (aged 18 and 22) applied to the out patient clinic after one day of fever, headache, sorethroat, fatigue, loss of appetite, rash complaints and common muscle pain. They reported that similar findings were present in their younger sisters and that were treated with a diagnosis of hand-foot-mouth disease in the pediatric outpatient clinic one week before. There were subfebril fever, oropharyngeal hyperemia and maculovesicular rashes to perioral, palm and foot in the examinations of two brothers. Paracetamol, antiseptic mouthwash, bed rest, antihistaminic and hydration were suggested for symptoms to diagnosis of hand-foot-mouth disease. Although there were active lesions in the follow-up examinations, there was no complication or severe disease.Therefore they were followed by symptomatic treatment, hospitalization not considered. Diagnosis in our patients were based on the disease history and skin lesions, typical appearance. We couldn’t studied distribution of histopathology, viral serology or PCR. Larger patient numbers and studies with a defined viral factor are thought to be more useful.
Although it is not common in adult patients, EAAH can be seen. Early symptomatic and supportive therapies should be initiated to avoid complications or severe disease. It is important to inform patients about the measures to be taken to minimize the risk of social transmission. EAAH in two adult brothers who diagnosed with clinical findings were shared so purpose of the study to ensure that the early diagnosis is made in similar rash diseases, prevent complications by early diagnosis and treatment, reduce the risk of social transmission with necessary hygiene measures, update this disease again. EAAH cases were prescribed in two adult brothers diagnosed with history of family contact, typical rashes and clinical findings.

DERLEME
15.
Hızla Yayılan Çoklu İlaca Dirençli Maya Mantarı: Candida auris
Rapidly Spreading Multi-Drug Resistant Yeast: Candida auris
Tuğba Ayhancı, Mustafa Altındiş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2019.26879  Sayfalar 123 - 136
Candida auris (C.auris), tanımlanmasından bu yana kısa bir süre içinde, çeşitli ülkelerden rapor edilen ve çoklu ilaca direnç gösteren yeni bir Candida türüdür. İlk olarak dış kulaktan izole edildiği için bu ismi alan mantarın doğal rezervuarı bulunamamış, şuana kadar sadece hastane ortamlarında izole edilmiştir. Konvansiyonel metodlarla yanlış tanımlanabilen mantarın gerçek prevelansı, bu nedenle bilinmemektedir. C.auris, diğer candida türlerinde olduğu gibi kan dolaşımı enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonu, otit, cerrahi yara enfeksiyonları, kateter ilişkili cilt apseleri, miyokardit, menenjit, kemik enfeksiyonları ve yara enfeksiyonları gibi çeşitli invaziv enfeksiyonlara neden olmakta ve birçok hastane salgınından sorumlu tutulmaktadır. Geniş spektrumlu antibiyotik ve antifungal ajan kullanımı, diabetes mellitus, abdominal ve vasküler cerrahi, merkezi venöz kateterlerin varlığı, idrar kateterizasyonu, post-operatif dren yerleştirme, kronik böbrek hastalığı, kemoterapi, kan transfüzyonları, hemodiyaliz, total parenteral beslenme, yoğun bakımda kalış süresi, immünsüpresif durum diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi C.auris için de artan risk faktörlerini oluşturmaktadır. C.auris; adherans, biyofilm oluşumu, fosfolipaz ve proteinaz enzimleri gibi çeşitli virülans faktörlerine sahiptir ve yaptığı enfeksiyonlar yüksek mortalite ile sonuçlanabilmektedir. Dış yüzeylerde uzun süre canlı kalabilmesi ve dezenfektanlara kısmen dirençli olması, mantar ile kolonisazyon ve sonrasında enfeksiyonu kolaylaştırmaktadır. Çoğu izolat, yüksek flukonazol ve amfoterisin B MIC değerleri göstermektedir. Ekinokandinlere direnç durumunun ise farklılık gösterdiği bildirilmiştir. Bazı izolatlar, üç ana antifungal sınıfı da direnç göstermekte ve persistan enfeksiyonlara neden olmaktadır. C.auris’in birinci basamak tedavisinde ekinokandin sınıfı antifungaller kullanılmaktadır. Ekinokandinlere direnç durumunda ise kombinasyon tedavileri önerilmektedir. Laboratuvarların rutin tanısında genel olarak yanlış tanımlanması, antifungal ajanlara direnç göstermesi ve küresel anlamda hızla yayılması bu patojen için endişe uyandırmaktadır.
Bu derlemenin amacı, yeni tanımlanan bir tür olan C.auris'in; mikrobiyolojik özellikler, virülans faktörleri, antifungal direnç mekanizmaları ve küresel yayılımının irdelenmesi ile klinik açıdan farkındalık oluşturmaktır.
Candida auris is a new type of Candida that has been reported in several countries and has been resistant to multiple drugs in a short time since its identification. This fungus, whose natural reservoir cannot be found, is almost exclusively isolated in hospital settings. The actual prevalence of mushroom misidentifiable by conventional methods is therefore not known. As with other candida species, C.auris causes various invasive infections such as bloodstream infections, urinary tract infection, otitis, surgical wound infections, catheter-associated skin abscesses, myocarditis, meningitis, bone infections and wound infections, and is responsible for many hospital outbreaks. Use of broad-spectrum antibiotics and antifungal agents, diabetes mellitus, abdominal and vascular surgery, presence of central venous catheters, urinary catheterization, post-operative drain placement, chronic kidney disease, chemotherapy, blood transfusions, hemodialysis, total parenteral nutrition, duration of intensive care unit, the immunosuppressive condition also constitutes risk factors for C.auris as in other infections. C.auris; Adherence has various virulence factors such as biofilm formation, phospholipase and proteinase enzymes, and infections may result in high mortality. Survival of external surfaces and partial resistance to disinfectants facilitate colonization with fungi and subsequent infection. Most isolates show high MIC fluconazole and amphotericin B values. Resistance to echinocandins has been reported to differ. Some isolates are resistant to three major antifungal classes and cause persistent infection. In the first-line treatment of C.auris, echinocandin class antifungals are used. In case of resistance to echinocandins, combination therapies are recommended. The general misconfiguration of laboratory diagnoses, resistance to antifungal agents and rapid spread in the global sense arouses concern for this pathogen.
The aim of this review is to describe C. auris, a newly described species; Microbiological characteristics, virulence factors, antifungal resistance mechanisms and global dissemination are examined to create a clinical awareness.


Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turkish Bulletin of Hygiene and Experimental Biology) çift kör hakemlik süreci uygulanan, bağımsız, uluslararası, Türkçe ve İngilizce dillerinde, online yayımlanan ve serbest erişimli bir dergidir.


Dergimiz; bireysel kullanıcıların ve kurumların ücretsiz kullanımını mümkün kılan açık erişimli bir dergidir. Kullanıcıların makalelerin tam metinlerine, yayıncı veya yazardan izin almadan erişim sağlayarak, okuma amaçlı yükleme yapma, kopyalama, dağıtma, çıktı alma, arama yapma işlemlerini gerçekleştirmelerine olanak verir. Bu sistem açık erişimli BOAI[1] tanımlaması ile uyumludur.

 

Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turk Hij Den Biyol Derg); DOAJ (Directory of Open Access Journals), Index Copernicus, ResearchGate, CAS (Chemical Abstracts Service), Google Scholar, Google, Open J-Gate, Genamics JournalSeek, Academic Journals Database, Scirus Scientific Database, EBSCOhost Electronic Journals Service (EJS), Medoanet, SCOPUS, Türkiye Atıf Dizini, Türk - Medline ve TUBITAK - ULAKBIM Türk Tip Dizini’nde yer almaktadır.

 
LookUs & OnlineMakale