ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi - Turk Hij Den Biyol Derg: 72 (2)
Cilt: 72  Sayı: 2 - 2015
ARAŞTIRMA
1. 
Akut bruselloz tanısında polimeraz Zincir Reaksiyonu yöntemininin kullanımı
Diagnosis of acute brucellosis by polymerase chain reaction technique
Sabahat Çeken, Sedat Kaygusuz, Dilek Kılıç, Canan Ağalar
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.60437  Sayfalar 91 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Bruselloz, pek çok ülkede olduğu gibi ülkemiz
için de önemli bir halk sağlığı sorunu olan zoonozdur.
Özgül olmayan şikayetler ve bulgularla seyreden
hastalığın tanısında altın standart olan kültürde
bakteriyi üretmek oldukça zor ve zaman alıcıdır.
Rutinde daha sık kullanılan serolojik yöntemlerin çapraz
reaksiyonlardan dolayı özgüllüğü düşüktür. Polimeraz
zincir reaksiyonu (PZR) gibi moleküler yöntemler pek
çok enfeksiyon hastalığı gibi brusellozun erken ve hızlı
tanısında iyi bir alternatif yöntemdir. Bu çalışmada,
bruselloz tanısında PZR yönteminin konvansiyonel
yöntemlerle karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubu bruselloz ön tanılı 35
hasta ve 20 sağlıklı gönüllüden oluşturuldu. Hasta ve
kontrol grubundan serolojik çalışma için serum, PZR için
tam kan alınırken, hastalardan ateşli oldukları dönemde
kan kültürleri alındı. Tam kan örneklerinden elde edilen
lökosit pelletlerinden DNA izolasyonu yapıldı ve brusella
DNA’ sı in house PZR yöntemiyle tespit edildi.
BULGULAR: Hastaların Standart tüp aglütinasyon
(SAT) değeri 1 olguda 1/80 iken, diğerlerinde ≥1/160
idi. Bunların 16’sında kan kültürü pozitif bulundu.
Kontrollerin SAT değerleri negatif idi. PZR yöntemiyle
yapılan çalışmada hastaların %97’sinde pozitiflik
saptanırken kontrollerin hepsi negatif bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kullanılan PZR yönteminin erken ve hızlı
tanıda yüksek duyarlılıkta olduğu, bu nedenle bruselloz
hızlı ve doğru tanısı için kullanılmasının uygun olacağı
sonucuna varıldı.

TÜM DERGİ
2. 
THDBD 2015-2 Cilt 72 Tüm Dergi
TBHEB 2015-2 Vol 72 Full Printed Journal
Murat DUMAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.71224  Sayfalar 91 - 174
Makale Özeti |Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
3. 
Staphylococcus aureus suşlarında koagulaz testi için uygun sıcaklığın araştırılması
Investigation of optimum temperature for coagulase test in Stahylococcus aureus strains
Birgül Kaçmaz, Serdar Gül, Doğan Barış Öztürk, Emine Ecemiş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.22438  Sayfalar 99 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Mikrobiyoloji laboratuvarında etüvün ısısı
önemlidir. Bakterilerin üretilmesinde ve antimikrobiyal
duyarlılığının saptanmasında genellikle önerilen etüv
ısısı 35±2 OC’dir. Bununla birlikte Staphylococcus
aureus suşlarında doğru bir şekilde metisilin
direncinin saptanmasında 35 OC’nin üzerinde etüv
ısısının uygun olmadığı, 35 OC’de metisilin direncinin
doğru saptanamayacağı bilinmektedir. S. aureus’un
tanımlanmasında kullanılan tüp koagulaz testinin
yapılmasında önerilen etüv ısısı farklı kaynaklarda
35 OC, 37 OC ve 35 OC - 37 OC olarak belirtilmiştir.
Bu çalışmada S. aureus suşlarında tüp koagulaz testi
için en uygun etüv ısısı araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma hastanemiz Enfeksiyon
Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarında
yapılmıştır. Bakterilerin tanımlanmasında VITEK 2
otomatize sistem kullanılmıştır. Çeşitli klinik örneklerden
izole edilen 110 S. aureus suşu çalışmaya dahil edilmiştir.
Tüp koagülaz testi için tavşan plazması kullanılmış, test
üretici firma önerileri doğrultusunda yapılmıştır. Her
bakteri için iki ayrı koagulaz tüpü hazırlanmış, tüpler ayrı
ayrı 35 OC ve 37 OC’ye ayarlanmış iki farklı etüvde inkübe
edilmiştir. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve 24. saatin
sonunda tüpler pıhtı oluşumu için değerlendirilmiştir.
Sonuçlar üç grupta değerlendirilmiştir.
Grup 1: Pıhtı oluşumu gözlenmeyen
Grup 2: Zayıf pıhtı oluşumu gözlenen
Grup 3: Güçlü pıhtı oluşumu gözlenen
Verilerin analizi için SPSS 15.0 programı ve
grupların karşılaştırılması için de McNemar Bowker testi
kullanılmıştır.
BULGULAR: Suşların hepsi her iki etüv derecesinde de
test süresince pıhtı oluşturmuştur. Bakterilerin zamana
göre 35 OC ve 37 OC’de pıhtı oluşturma durumları
değerlendirilmiştir. Sonuçların karşılaştırılması
amacıyla yapılan istatistiksel değerlendirmede
inkubasyon sıcaklıkları ve gruplar arasında anlamlı fark
saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonuçlarına dayanarak hem
35 OC ve hem de 37 OC’nin S. aureus suşlarında koagulaz
saptanmasında uygun olduğu bulunmuştur.

4. 
Anti-dsDNA antikorlarının saptanmasında üç ELISA yönteminin CLIF testiyle karşılaştırılması
Comparison of three ELISA methods with CLIF test for detection of Anti-dsDNA antibody
Feyza Çetin, Alparslan Toyran, Özlem Aytaç, Feride Alaca Coşkun, İpek Mumcuoğlu, Feyza Alp, Altan Aksoy
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.88393  Sayfalar 103 - 108
GİRİŞ ve AMAÇ: Sistemik lupus eritematozus (SLE)
hücre çekirdeğindeki antijenlere karşı antikorların
oluşturduğu otoimmün bir hastalıktır. Amerikan
Romatoloji Derneği (ACR) kriterlerine göre SLE
tanısında kullanılan immünolojik parametreler anti
nükleer antikor (ANA) ve anti-dsDNA otoantikorlarıdır.
Bu çalışmada anti-dsDNA antikorların saptanmasında,
CLIF yöntemi referans yöntem kabul edilerek, üç farklı
ELISA kitinin özgüllüğünün araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 1 Mayıs – 31 Temmuz
2013 tarihleri arasında hastanemiz mikrobiyoloji
laboratuvarına gönderilen klinik olarak SLE tanısı almış
olan 81 hastanın serum örnekleri dahil edilmiştir. Bu
serumlarda ANA varlığı öncelikle immünfloresan antikor
(IFA) yöntemiyle araştırılmıştır. Pozitif serum örnekleri
-80 OC’de prospektif analiz için saklanmış ve aynı gün
dört farklı anti-dsDNA testi ile çalışılmıştır. Bu testler;
üç adet anti-dsDNA ELISA kiti; CHORUS dsDNA-G
(DIESSE Diagnostica Senese, İtalya), Anti-dsDNA-Ncx
ELISA IgG (EUROİMMUN, Almanya), QUANTA Lite dsDNA
SC ELISA (INOVA Diagnostics, Kaliforniya) ve CLIF testi
(Crithidia luciliae anti-dsDNA, EUROIMMUN, Almanya)
idi.
BULGULAR: Hastaların IFA yöntemi ile ANA paternleri;
%35,8 homojen patern, %22,2 homojen+diğer patern,
%24,7 granüler patern, %8,7 granüler + diğer paternler,
%7,4 nükleolar patern ve %1,2 sentromer patern olarak
belirlenmiştir. Bu sonuçlara göre SLE hastalarında en sık rastlanan ANA paterni homojen patern olmuştur.
Çalışılan 81 serum örneğinin anti-dsDNA pozitiflikleri;
CLIF yöntemi ile 22 (%27), INOVA ile 46 (%56), EUROIMMUN
ile 34 (%41), CHORUS ile 50 (%61) saptanmıştır.
CLIF referans yöntem kabul edildiğinde ELISA kitlerinin
özgüllükleri ve pozitif prediktif değerleri (PPD) sırasıyla;
CHORUS ile %50, %42; INOVA ile %54, %41; EUROIMMUN
ile %71, %50’dir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ANA pozitif olgularda incelenen yöntemler
içinde Anti-dsDNA-Ncx ELISA IgG yöntemi diğer
yöntemlere göre daha yüksek özgüllük ve PPD’e sahiptir.
Bu çalışmanın CLIF yöntemi kullanılmadığında seçilecek
ELISA yöntemi açısından laboratuvarlara yol gösterici
olacağı düşünülmektedir.

5. 
Çocuk Acil Servisinde kene tutunması: asemptomatik olgularda laboratuvar gerekli mi?
Tick bite in Pediatric Emergency Department: is laboratory necessary in asymptomatic patients
Sinan Oğuz, Veli Korkmaz, Funda Kurt, Deniz Tekin, Emine Suskan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.09471  Sayfalar 109 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) keneler
ile bulaşan potansiyel olarak ölümcül bir hastalıktır.
İnkübasyon, prehemorajik, hemorajik ve konvalesan
olmak üzere dört dönemden oluşan klinik bir seyre
sahiptir. Ancak her kene tutunmasında hastalık
oluşmayacağı için bu şikayetle başvuran olguların
ayaktan izlenebileceği ve laboratuvar tetkiklerine gerek
olmadığı belirtilmektedir. Bu çalışmada hastanemiz
çocuk acil servisine kene tutunması ile gelen ve ek
yakınması olmayan olguların klinik ve laboratuvar
özellikleri incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk
Acil Servisine Ocak 2012–Aralık 2013 tarihleri arasında
kene tutunması yakınması ile başvuran asemptomatik
olguların dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir.
Olguların yaş, cinsiyet, başvuru zamanı, kenenin vücuda
tutunma bölgesi (baş boyun, gövde ve ekstremite
olarak), kenenin kimin tarafından uzaklaştırıldığı, kene
tutunma zamanı ile başvuru arasında geçen süre, fizik
inceleme ve laboratuvar tetkikleri geriye dönük olarak
incelenmiştir. Acil başvurusunda kene tutunmasına ek
olarak ateş, halsizlik, karın ağrısı, baş ağrısı, kas ağrısı,
kanama ya da herhangi bir ek yakınması olan olgular
çalışmaya dâhil edilmemiştir.
BULGULAR: Kene tutunması yakınması ile başvuran
54 (%64,3)’ü erkek, 30 (%35,7)’u kız toplam 84 olgu
değerlendirmeye alınmıştır. Olguların yaş ortalaması 6,49 ± 3,77 (4 ay – 15,5 yıl) olarak bulunmuştur. En sık
başvuru 20 (%23,8) olgu ile Ağustos ayında olmuştur.
Kenenin en sık (%50) baş boyun bölgesine tutunduğu
görülmüştür. Olguların %79,2’sinde keneyi doktor
çıkarmıştır. 75 (%89,3) olguda tam kan sayımı, 45 (%53,6)
olguda karaciğer fonksiyon testleri ve 64 (%76,2) olguda
kanama profili tetkiklerinin yapıldığı görülmüştür. Tüm
laboratuvar sonuçları normal sınırlarda saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Olgu sayılarının yıllar içinde artması
ve ölümle sonuçlanabilen bir hastalığa yol açması
nedeni ile kene ile bulaşan hastalıklar güncelliğini
korumaktadır. Sonuç olarak kene tutunması yakınması
ile başvuran olgularda dikkatli fizik inceleme sonrası
hastalığa ait bulgular anlatılarak, on gün içerisinde ani
ateş yükselmesi, baş ve kas ağrısı, halsizlik yakınmaları
olursa tekrar başvurmaları gerektiği belirtilerek ayaktan
izlenmesi uygun gözükmektedir. Yakınması olmayan
olgularda erken dönemde laboratuvar tetkiklerinin
yapılmasıda fayda görülmemiştir.

6. 
Son iki yılda Kahramanmaraş Necip Fazıl Şehir Hastanesi’nde kan kültürlerinden izole edilen mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıklarının değerlendirilmesi
Evaluation of microorganisms isolated from blood cultures and antibiotic sensitivity obtained at Kahramanmaraş Necip Fazıl City Hospital in the last two years
Esra Özkaya, Seray Tümer, Özlem Kirişci, Ahmet Çalışkan, Pınar Erdoğmuş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.49260  Sayfalar 115 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan akımı enfeksiyonları (KAİ) mortaliteyi ve
morbiditeyi arttıran önemli hastane enfeksiyonlarından
biridir. KAİ’nin erken tanısı, infeksiyona neden olan
organizmanın tespit edilmesi ve antimikrobiyal duyarlılık
testlerinin yapılması hastanın prognozu açısından
oldukça önemlidir. Bu çalışma da kan kültürlerinden
izole edilen mikroorganizmalar ve antimikrobiyal
duyarlılıkları incelenerek, hastanemizdeki KAİ
etkenlerinin dağılımı ve antimikrobiyal ilaç duyarlılığının
ortaya konması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Eylül 2012 - Mayıs 2014
tarihleri arasında Kahramanmaraş Necip Fazıl Şehir
Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına tüm birimlerden
gönderilen kan kültürü örnekleri incelendi. Örnekler
BACTEC/9050 (Becton Dickinson, Maryland, ABD)
otomatize sisteminde inkübe edildi. Mikroorganizmaların
tanımlanmasında konvansiyonel yöntemlere ek olarak
gerektiğinde Vitek 2.0 Compact (Biomerieux, Fransa)
otomatize sistemi kullanıldı. İzolatların antibiyotiklere
duyarlılık testleri, Kirby Bauer disk difüzyon yöntemiyle
Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsü (CLSI)
standartlarına uygun olarak çalışıldı.
BULGULAR: Çalışma süresince laboratuvarımıza
toplam 2.923 kan kültürü örneği gönderildi. Gönderilen kan kültürü örneklerinin 697 (% 23,9)’sinde üreme oldu,
89 (%3,04)’u kontaminasyon olarak değerlendirilirken,
2137 (%73,1)’sinde üreme tespit edilmedi. Üreyen
izolatlardan 113 (%16,2) tanesi mükerrer izolat kabul
edilip değerlendirme dışı bırakılarak 584 (%20,0) izolat
değerlendirmeye alındı. Değerlendirmemiz sonucunda;
patojenler arasında ilk sırayı %58,2 ile koogüloz negatif
stafilokok (KNS) ve bunu %8 ile Escherichia coli, %7,9 ile
Acinetobacter spp. aldığı izlendi. Bakterilerin antibiyotik
duyarlılıklarına bakıldığında, KNS’lerde metisiline
direncin %54,9, Staphylococcus aureus’da %34,4 olduğu
tespit edildi. Buna karşılık vankomisin ve linezolide karşı
iki bakteri türünde de direnç saptanmadı. Enterokoklarda
ise %55,6 penisilin direnci belirlendi. Bir (%4,5) hastada
vankomisin direnci saptanırken, linezolid ve teikoplanin
direnci görülmedi. Enterobacteriaceae ailesinin
tigesikline duyarlı olduğu görüldü. Klebsiella spp.’de
%5,9 oranında imipenem direnci saptandı. Acinetobacter
spp’nin en çok tigesikline (%2,4) duyarlı olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Klinisyenlere yol göstermesi açısından
ampirik tedavi protokollerinin güncellenmesi, doğru
antibiyotik kullanımı için belirli zaman aralıklarında
kan kültürlerinden izole edilen mikroorganizmaların
dağılımını ve duyarlılık paternini gösteren çalışmaların
yapılması gerekmektedir.

7. 
Çorum Bölgesi kan bağışçılarında HBsAg, anti-HCV, HIV ve VDRL seropozitiflik oranları
Seropositivity rates of HBsAg, anti-HCV, HIV and VDRL in blood donors in Corum Turkey
Ayşe Semra Güreser, Semra Özçelik, Zehra İlkay Boyacıoğlu, Leyla Özünel, Ünver Yıldız, Ayşegül Taylan Özkan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.30974  Sayfalar 123 - 130
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, bir orta Anadolu şehri
olan Çorum’da; kan bağışçılarında bakılması zorunlu
enfeksiyon göstergeleri olan hepatit B yüzey antijeni
(HBsAg), hepatit C virüsü antikoru (anti-HCV), insan
immün yetmezlik virüsü (HIV1 /2) antijen/antikoru
ve Venereal Hastalık Araştırma Laboratuvarı (VDRL)
testlerinin pozitif olma sıklığını ve yıllara göre dağılımını
saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2008-Eylül 2013 tarihleri arasında
Hitit Üniversitesi Çorum Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Transfüzyon Merkezine başvuran 13.780 kan bağışçısı
örneği retrospektif olarak HBsAg, anti-HCV, HIV 1/2
antijen/antikoru ve VDRL bulguları, yıllara ve cinsiyete
göre dağılımı açısından sorgulandı. HBsAg, anti-HCV,
HIV 1/2 testleri kemilüminesan mikropartikül enzim
immünassay yöntemi (Architect, Abbott Diagnostics
cihazı-ABD; Abbott Diagnostics kitleri HBsAg İrlanda,
anti-HCV-Almanya, HIV Ag/Ab Combo-Almanya) ile
çalışıldı. HIV pozitifliği saptanan bağışçı örnekleri
Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Mikrobiyoloji Referans
Laboratuvarları Daire Başkanlığı’nda, western blot (WB)
yöntemi ile doğrulandı. Sifiliz tarama testleri ise VDRL
(Plasmatec Laboratory Products- İngiltere) yöntemi ile
değerlendirildi.
BULGULAR: 13.780 kan bağışçısının 856 (%6,2)’sı
kadın, 12.924 (%93,8)’ü erkek olup, yaşları 18-60
arasında değişmekteydi. Bağışçıların 136 (%0,99)’sında
HBsAg, 47 (%0,34)’sinde anti-HCV, 11 (%0,08)’inde HIV 1/2 ag/ab ve 12 (%0,09)’sinde VDRL pozitif olarak
bulunmuştur. HIV 1/2 ag/ab pozitifliği belirlenen
örnekler WB ile negatif olarak saptanmıştır. HBsAg
kadın bağışçıların altı (%0,7)’sında, erkek bağışçıların
130 (%1,01)’unda, VDRL kadın bağışçıların üç
(%0,35)’ünde, erkek bağışçıların dokuz (%0,07)’unda
pozitif olarak belirlenmiştir. Anti-HCV ve HIV 1/2 ag/
ab testleri tüm kadın bağışçılarda negatifken erkek
bağışçılarda sırasıyla 47 (%0,36) ve 11 (%0,09) kişide
pozitif bulunmuştur. HBsAg’nin kadın ve erkeklerde
saptanma oranları arasında fark olmadığı görülürken
(p=0,47), pozitif kadın bağışçı sayısının az olması
nedeniyle diğer parametreler için istatistiksel analiz
yapılamamıştır. HBsAg pozitiflik oranlarında 2012 ve
2013 yıllarında, sifiliz pozitiflik oranlarında ise 2010
yılı sonrasında azalma olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Transfüzyon Merkezimizde alınan; donör
sorgulama formunun etkin bir şekilde doldurulması
ve donör seçim kriterlerine titizlikle uyulması
gibi önlemler nedeniyle Transfüzyon Merkezimize
başvuran kan bağışçılarında saptanan HBsAg, anti-
HCV, HIV ve VDRL seropozitiflik oranları ülkemizden
bildirilen diğer oranlardan düşük olarak bulunmuştur.
Bölgesel karşılaştırmaların yapılabilmesi için,
ilimiz genelinde Hepatit B, Hepatit C, HIV ve sifiliz
seroprevalansı konusunda çalışmalar yapılması yararlı
olacaktır.

8. 
Gram negatif bakterilerde GSBL üretiminin üç farklı yöntemle araştırılması ve antibiyotik direnç oranları
Investigation of three different methods for detection of ESBL production and antibiotic resistance percentage of ESBL producing Gram negative bacteria
Mustafa Güzel, Yasemin Genç, Altan Aksoy, Penka Moncheva, Petya Hristova
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.33239  Sayfalar 131 - 138
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada genişlemiş spektrumlu betalaktamaz
(GSBL) üreten bakterilerin doğru ve hızlı
tanımlanması için kromojenik agarın etkinliğini test
etmek ve GSBL ürettiği tespit edilen 105 bakteride
antibiyotik direnç oranlarının tespit edilmesi
amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kombine disk yöntemi, E test yöntemi
ve kromojenik agar ile GSBL üretimi tespit edilmiştir.
Ayrıca bu şuşların 21 antibiyotiğe karşı duyarlılıkları CLSI
(Clinical Laboratory Standards Institute) kriterlerine
göre çalışılmıştır. Duyarlı kabul edilen zon çapları
değerlendirilmiş, orta duyarlı suşlar dirençli kabul
edilmiştir. İstatistiksel değerlendirme Fisher’s ki-kare
testiyle yapılmıştır.
BULGULAR: Kombine disk yöntemi ile 105 (81 tanesi
Escherichia coli ve 24 tanesi Klebsiella spp.), E test ile
96 ve kromojenik agar ile 99 suşun GSBL ürettiği tespit
edilmiştir. Kromojenik agar yöntemi ile GSBL tespitinin
duyarlılığı %94,8. GSBL üreten suşların dirençli kabul
edildiği sefuroksim, sefazolin ve sefotaksim’e tüm
suşların dirençli olduğu görülmüştür. Beta-laktam/
beta-laktamaz inhibitörü kombinasyonları içerisinde
ampisilin-sulbaktam direncinin (%75,2) yüksek olduğu
bu grupta en az dirençli antibiyotiklerin piperasilintazobaktam
(%31,4) ve sefoperazon -sulbaktam (%32,4)
olduğu tespit edilmiştir. Karbapenemlere (imipenem, meropenem ve ertapenem) dirençli toplam 8 (%7,6) suş
tespit edilmiş olup en düşük direnç oranı karbapenem
grubu antibiyotiklerde saptanmıştır. Beta-laktam/betalaktamaz
inhibitörü kombinasyonları, aminoglikozidler,
trimetoprim – sülfametoksazol ve kloramfenikole
Klebsiella spp. suşlarının E. coli’den daha dirençli
olduğu fakat kinolonlara E. coli suşlarının daha dirençli
olduğu tespit edilmiştir (p< 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: GSBL tespitinde kromojenik agar kullanımının
bir avantaj sağlamadığı, GSBL üreten suşlarda en düşük
direnç oranına sahip antibiyotiklerin karbapenemler
olduğu, GSBL üreten bakterilerin türlerinin direnç
oranlarını belirlemede ve tedavide kullanılacak
antibiyotiğin seçiminde önemli olduğu görülmüştür.

OLGU SUNUMU
9. 
Fasciola hepatica’nın endoskopik olarak çıkarılması: bir vaka
Endoscopic extraction of Fasciola hepatica: a case report
Nevzat Ünal, Yeliz Tanrıverdi Çaycı, Özgür Ecemiş, Ahmet Bektaş, Murat Hökelek
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.38259  Sayfalar 139 - 142
Fasciola hepatica koyun yetiştiriciliği yapılan
ülkelerde sıklıkla görülen bir zoonozdur. F. hepatica
enfeksiyonu erken dönemde ateş, karın ağrısı ve
eozinofili ile karakterizedir. F. hepatica nadiren
bilier tıkanıklık ve iktere neden olur. Vakamız,
Türkiye’nin kuzey kıyı şeridinde bir şehir olan
Giresun’dan karın ağrısı ve ikter nedeniyle gelen
22 yaşında bayan hastadır. Nedeni araştırmak için
yapılan batın ultrasonu ve laboratuvar testlerinde;
proksimal koledokta genişleme ve tubuler ekojenite
ile karaciğer enzimlerinde yükselme görülmüştür.
Endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi’de
intrahepatik safra kanallarında minimal genişleme
ve hilusta heterojenöz dolma defekti görülmüştür.
Biliar sfinkterotomi uygulanmış ve F. hepatica
balon kateter ile çıkarılmıştır. Bu vakada endoskopik
retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP)’nin fasiyoliyaz
tanı ve tedavisinde önemli bir role sahip olduğu
görülmüştür.

DERLEME
10. 
D vitamini metabolik sendrom bileşenlerini etkiler mi?
Does vitamin D affects components of the metabolic syndrome?
Sevil Karahan Yılmaz, Aylin Ayaz
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.46693  Sayfalar 143 - 154
Metabolik sendrom tüm dünyada giderek
yaygınlaşan kardiyometabolik komplikasyonları ile
yüksek morbidite ve mortaliteye sahip önemli bir halk
sağlığı sorunudur. Kalıtımla gelen bazı özellikler dışında
hareketsiz yaşam tarzı, yanlış beslenme alışkanlıkları
gibi çevresel etmenler metabolik sendrom için risk
faktörü oluşturmaktadır. Metabolik sendromun önemli
komponentleri; dislipidemi (HDL düzeyi düşüklüğü,
artmış trigiserid düzeyi), hiperglisemi, yüksek kan
basıncı ve abdominal obezitedir. Metabolik sendromu
oluşturan beş ana komponent dışında temelinde
insülin direncinin rol oynadığı düşünülen birçok klinik
tabloda bu sendromun klinik yansımaları olarak
kabul edilmektedir. Metabolik sendromun klinik
yansımaları; diyabet, esansiyel hipertansiyon, visseral
obezite, kardiyovasküler rahatsızlıklar, insülin direnci,
osteoporoz, polikistik over sendromu, dislipidemi,
hiperkoagulabilite, hiperürisemi, kemik mineral
yoğunluğu, yağlı karaciğer ve uyku apnesidir. Son yıllarda
D vitamininin, şişmanlık ve insülin direncinin neden
olduğu hastalıkların oluşumunu önlediği, eksikliğinin
ise bu hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı
ileri sürülmektedir. D vitamini yetersizliği gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkelerde prevalansı giderek artan
bir halk sağlığı sorunudur. D vitamini yağda eriyebilen
bir vitamin olmasına karşın, vücutta sentez edilen
ve sentezlendiği yerin dışında farklı bölgelerde etki
göstermesi nedeniyle günümüzde bir hormon olarak
ta tanımlanmaktadır. Kalsiyum dengesi üzerine bilinen
olumlu etkilerinin yanı sıra, endokrin sistemle ilgili
fizyolojik işlevlere de sahiptir. Vitamin D düzeyini gösteren en iyi gösterge serum 25(OH)D düzeyidir.
D vitamini alımı ve 25(OH)D düzeyinin obezite, metabolik
sendrom ve diyabetle ilişkili olduğu bildirilmektedir.
Vitamin D ile ilişkisi en çok araştırılan hastalıklar;
kardiyovasküler hastalıklar, böbrek hastalıkları,
diyabet, obezite, metabolik sendromdur. Bu derlemede
D vitaminin metabolik sendrom bileşenlerinden insülin
direnci, diyabet, obezite, hipertansiyon, dislipidemi,
kardiyovasküler hastalıklar, yağlı karaciğer hastalığı,
polikistik over sendromu ve kemik mineral yoğunluğu
üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

11. 
Meme kanseri mikrodizin verilerinin biyoinformatik yöntemler ile bir araya getirilmesi - Meta-analiz yaklaşımları
Combination of breast cancer microarray data by using bioinformatic methods - Meta-analysis approaches
Yasemin Öztemur, Alp Aydos, Bala Gür Dedeoğlu
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.54254  Sayfalar 155 - 162
Meme kanseri kadınlarda en yaygın görülen kanser
türüdür ve akciğer kanserinden sonra kadınlarda kanser
ölümlerinde ikinci sıradadır. Çok sebepli, kompleks bir
genetik hastalık olan meme kanseri moleküler düzeyde
detaylı bir şekilde çalışılmış ve yüksek işlem hacimli
mikrodizin çalışmaları sayesinde moleküler alt tiplere
sınıflandırılmıştır. Meme kanserine sebep olan ve
gelişiminde rol oynayan pek çok gen tespit edilmiş olsa da
meme kanserinin regülasyonunda rol oynayan moleküler
mekanizmalar hala tam olarak açıklanamamıştır. Bu
eksiklik, meme kanseri oluşumunu öngörücü yeni
biyobelirteçlerin aranmasını zorunlu kılmıştır. Yüksek
işlem hacimli bir yöntem olan mikrodizin aynı anda
binlerce genin ifadesinin belirlenmesine olanak
sağlamaktadır. Mikrodizin yöntemi ile elde edilmiş
ham ve işlenmiş verilerin, hatta deneylerde kullanılan
örneklerin klinik ve/ veya patolojik özelliklerinin
bulunduğu halka açık veritabanları bulunmaktadır.
Mikrodizin veritabanlarına yüklenmiş olan bağımsız
mikrodizin verilerinden daha fazla bilgi sağlamak
meta-analiz yöntemiyle mümkün olmakta ve var olan
veriyi değerli kılmaktadır. Meta-analiz yöntemleri farklı
kanser tiplerinde ve çeşitli hastalıklarda her geçen gün
daha fazla kullanılmaktadır. Meme kanserinde de metaanaliz
çalışmaları çok fazla olmamakla birlikte sayısı
gün geçtikçe artmaktadır. Bu yöntem hastalığın tanısını
ve gidişatını öngörebilecek ayrıca tedavisine katkı
sağlayabilecek yeni biyobelirteçlerin belirlenmesini
mümkün kılmaktadır. Ciddi bütçelerle yapılan mikrodizin çalışmalarının çeşitli meta-analiz yöntemleriyle bir
araya getirilmesi her bir çalışmanın kendi başına ortaya
çıkaramayacağı sonuçların alınmasında önemlidir.
Meta-analiz çalışması pek çok veriyi bir araya getirme
şansı tanıdığı için, elde edilen sonuçlar yalnızca bir
vakaya özel değil; daha genel bilgiyi yansıtmaktadır.
Bu nedenle meme kanserinin de içerisinde bulunduğu
birçok hastalıktaki mekanizmaların meta-analiz
yöntemlerinin yardımıyla detaylı ve kapsamlı bir şekilde
araştırılmasının tanı ve tedavi için alternatif ve etkin
hedeflerin belirlenmesine olanak sağlaması mümkündür.

12. 
Pet hayvanlardan insanlara bulaşan önemli bakteriyel enfeksiyonlar
Important bacterial infections transmitted to humans from pet animals
Gökçen Dinç, Mehmet Doğanay, Müjgan İzgür
doi: 10.5505/TurkHijyen.2015.81557  Sayfalar 163 - 174
Son yıllarda ülkemizde ve tüm dünyada ev hayvanları
aile yaşamı içerisinde daha çok yer almaya başlamıştır.
Daha önceleri kedi, köpek, kuş gibi hayvanlar daha
sıklıkla sahiplenilirken, günümüzde pet hayvan yelpazesi
oldukça genişlemiş olup bu hayvanların yanı sıra hamster,
fare, sıçan, yılan, kertenkele, timsah gibi hayvanlar da
tercih edilmeye başlanmıştır. Pet hayvanlar, bireylerin
kendilerini psikolojik ve fizyolojik olarak daha iyi
hissetmelerini sağlamaktadır. Evcil hayvan sahibi olanların
olmayanlara göre daha düşük kan basıncına ve kolesterol
düzeyine sahip oldukları, daha az ilaç kullandıkları, kalp
hastalıklarına daha az yakalandıkları da belirtilmektedir.
Ancak evde hayvan besleme alışkanlığı arttıkça insanların
zoonotik hastalıklar ile karşı karşıya kalma riskleri de
artmaktadır. Pet hayvanlardan insanlara bulaşabilen çok
sayıda bakteriyel, viral, paraziter ve fungal enfeksiyon
söz konusudur. Bu enfeksiyonlar çoğunlukla ısırık, çizik,
solunum ya da sindirim yoluyla bulaşır. İnsanlarda
ısırılmak ya da tırmalanmak suretiyle gelişen pastörelloz,
bartonelloz ve çeşitli aerobik ya da anerobik bakteriyel
enfeksiyonlar daha yaygın görülürken, kampilobakteriyoz,
salmonelloz gibi gastrointestinal sistem enfeksiyonları;
dermatofitozlar, uyuz gibi deri hastalıkları; psittakoz gibi
solunum yolu hastalıkları ve toksoplazmoz, leyişmanyoz
gibi multisistemik hastalıklar daha az görülmektedir.
Küçük çocuklar, hamileler ve bağışıklığı baskılanmış
bireyler bu enfeksiyonlara karşı daha fazla risk
altındadırlar. Bu enfeksiyonlardan korunmada hayvan sahiplerinin hijyen kurallarına dikkat etmesi ve evde
bakılacak hayvanların genel sağlık durumlarının kontrol
edilmesi, gerekiyorsa aşılanmalarının sağlanması son
derece önemlidir. Pet hayvanlar ve sahipleri için oldukça
önemli olan fakat, çoğunlukla ihmal edilen zoonotik
enfeksiyonlar konusunda farkındalık yaratmak amacıyla
hazırlanan bu derlemede kedi, köpek, kuş, balık gibi
sıklıkla evlerde bakılan pet hayvanların yanı sıra tavşan,
rodent, reptil, maymun gibi daha nadir olarak tercih
edilen hayvanlardan da insanlara bulaşabilen bakteriyel
enfeksiyonlar özetlenmiştir.

LookUs & Online Makale
w