ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi - Turk Hij Den Biyol Derg: 74 (3)
Cilt: 74  Sayı: 3 - 2017
1. 
THDBD 2017-3 Cilt 74 Tüm Dergi
TBHEB 2017-3 Vol 74 Full Printed Journal
Utku Ercömart
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.34651  Sayfalar 184 - 260
Makale Özeti |Tam Metin PDF

2. 
Kemoreziztant rahim kanseri hücrelerinin TRAIL ve FAS aracılı apoptoz duyarlılıklarının radyasyon ile arttırılması
Enhancing sensitivity of chemoresistant ovarian cancer cells to TRAIL and FAS mediated apoptosis by radiation
Ercan Cacan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.12499  Sayfalar 185 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: Ölüm reseptörleri, ligandları ile etkileşime girerek apoptotik sinyalleri başlatmaktadır. Ancak rahim kanserinin gelişimi sürecinde ölüm reseptörlerinin ekpresyonu sıklıkla baskılanmaktadır ve yakın zamanda yapılan araştırmalarda bu reseptörlerin baskılanması ile kemoterapötik ilaçlara karşı oluşturulan direnç mekanizmaları arasında ilişki olduğu öne sürülmüştür. Radyoterapi yaygın bir kanser tedavi yöntemi olmakla birlikte, düşük dozlardaki radyasyonun tümörün mikro çevresini etkilediğine dair bulgular rapor edilmiştir. Bu çalışmanın amacı ölümcül olmayan iyonize radyasyonun kemoreziztant rahim kanseri hücrelerinde ölüm reseptörlerinin ekspresyonunu değiştirip değiştirmeyeceğinin belirlenmesi ve expresyonu arttırılmış ölüm reseptörlerinin TRAIL yada FASL aracılı apoptozu arttırıp arttırmayacağının araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Flow sitometri kullanılarak sisplatin’in kemosensitif ve kemoreziztant Rahim kanseri hücrelerinin canlılığı, ölüm reseptörlerinin düşük dozlardaki radyasyona maruz bırakılan kemoreziztant rahim kanseri hücrelerindeki expresyonu ve bu hücrelerin FAS/TRAIL aracılığıyla gerçekleşen apoptotik durumları analiz edildi.
BULGULAR: Elde ettiğimiz bulgular gösterdiki, yüksek dozdaki sisplatin muamelesine rağmen kemoreziztant A2780-AD hücrelerinin büyük bir kısmı canlılığını sürdürmektedir. Ancak ilaçlara duyarlılık gösteren A2780 hücreleri düşük dozdaki sisplatin muamelesine rağmen ölmeye başladılar. Bu çalışmanın bulgularına göre 2Gy yada 5Gy iyonize radyasyon, çoklu ilaçlara dirençli rahim kanseri hücrelerinde ölüm reseptörlerinin, FAS ve DR4, expresyonunu arttırmaktadır. Yine sonuçlara göre ölümcül olmayan iyonize radyasyon, kemoreziztant rahim kanseri hücrelerinin FAS ve TRAIL aracılı apoptoza uğrama mikrarlarını önemli bir ölçüde arttırmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma gösteriyorki, düşük dozlardaki radyasyonun doğal olarak kemorarapiye direnç gösteren rahim kanseri hücrelerinin immünogenitisini arttırdığı ve anti-tümör immüniteyi indükleği ortaya çıkmaktadır.

3. 
Adölesan gebelik gerçekten bir risk faktörü müdür?
Is adolescent pregnancy really a risk factor?
Umit Gorkem, Cihan Toğrul, Tayfun Güngör
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.87699  Sayfalar 193 - 200
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada bir üniversite hastanesinde gerçekleşen doğum verilerine göre adölesan, yetişkin ve ileri yetişkin olmak üzere 3 farklı yaş grubunun kötü maternal ve neonatal sonuçlar ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız Ocak 2010- Aralık 2014 tarihleri arasını kapsayan 5 yıllık periyotta Hitit Üniversitesi Çorum Eğitim ve Araştırma Hastanesinde gerçekleşmiş doğumların verilerini kapsamaktadır. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 19912 gebe, yaş gruplarına göre 3’e ayrıldı: i) Adölesan yaş grubu (12-19 yaş arası, n=1774), ii) Yetişkin yaş grubu (20-35 yaş arası, n=16542) ve iii) İleri yetişkin yaş grubu (>35 yaş üstü, n=1596). Çalışmaya dahil olan tüm gebelerin anne yaşı, bebek doğum ağırlıkları, gebelik başı ve sonu hemoglobin düzeyleri, doğum tipleri, yenidoğan yoğun bakım gereksinimi ve major perineal laserasyon varlığı gibi parametrelerinin istatistiksel karşılaştırma ve analizleri yapıldı.
BULGULAR: Adölesan gebeliklerin yaş ortalaması 18.3 yıl iken yetişkin gebeler 26.6 yıl ve ileri yetişkin gebeler ise 38.2 yıl yaş ortalamasına sahip idiler (p<0.001). Genel olarak adölesan gebelerin ortalama bebek doğum ağırlıkları diğer yaş gruplarının ortalama bebek doğum ağırlıklarına göre daha düşük bir değerde idi. (p=0.029). Adölesan gebeler daha sıklıkla düşük doğum ağırlıklı bebekleri doğurdukları saptandı (p<0.001). Ayrıca makrosomik bebek doğum sıklığının ileri yetişkin yaş grubunda daha yüksek olduğu belirlendi (p<0.001). Adölesan yaş grubu gebeler daha düşük gebelik başı ortalama hemoglobin düzeyine sahip idiler(p<0.001). Gebelik sonu hemoglobin düzey karşılaştırmalarında ise yine adölesan yaş grubunda daha düşük ortalama hemoglobin düzeyi saptandı (p=0.002). Doğum tipi açısından vajinal doğum adölesan yaş grubu gebelerde diğer yaş gruplarına göre daha yüksek sıklıkta gerçekleştiği görülmekte idi (p<0.001). Adölesan yaş grubunda major perineal laserasyon yüzdesi diğer gruplara göre istatistiksel anlamlılıkta daha yüksekti (p<0.001). Yenidoğan yoğun bakım gereksiniminin tüm yaş gruplar ile yapılan karşılaştırmalarda ileri yetişkin yaş grubu gebelerde en yüksek olduğu belirlendi (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adölesan gebeler daha çok olasılıkla normal vajinal doğum yapmaktadırlar. Dolayısı ile acil obstetrik endikasyonlar dışında elektif sezeryan doğum bu yaş grubunda özellikle kaçınılmalıdır. Ancak major perineal laserasyon ve düşük doğum ağırlıklı doğum riskinin adölesan yaş grubunda daha yüksek oranlarda görüldüğü gerçeği de akılda tutulmalıdır.

4. 
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Hepatit C virus genotiplerinin ve HCV enfeksiyonu bulaş yollarının belirlenmesi
Determination of Hepatitis C virus genotype and HCV infection transmission routes in Cukurova University Medical Faculty Hospital
Alev Çetin Duran, Filiz Kibar, Salih Çetiner, Akgün Yaman
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.24471  Sayfalar 201 - 210
GİRİŞ ve AMAÇ: HCV’nin neden olduğu kronik karaciğer hastalığının tedavi ve takibinde genotiplerin belirlenmesi kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, HCV genotiplemesi için..Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Merkez Laboratuvarına gönderilen kan örneklerinde elde edilen sonuçlar ve hasta dosya bilgileri kayıtlardan incelenerek bölgemizdeki HCV genotiplerinin dağılımı ve bulaş yolları belirlenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015-Ağustos 2016 tarihleri arasında.. Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Merkez Laboratuvarında, HCV-RNA (COBAS AmpliPrep/COBAS Taq Man HCV real-time PCR, Roche Diagnostics, Germany) pozitif saptanan hastalardan HCV genotip tayini yapılan 119 hastaya ait sonuçlar kayıtlardan incelendi. Hastaların demografik verileri, hastane elektronik bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından elde edildi. Genotipleme için genotip 1a, 1b, 2, 3, 4, 5a, 6’yı gerçek zamanlı PCR yöntemi ile saptayan “Sacace HCV Genotype Plus Real TM” kiti kullanıldı.
BULGULAR: 119 hastadan oluşan çalışma grubunda %71.4 genotip 1 (%12.6 genotip 1a, %58.8 genotip 1b), %16.8 genotip 3, %7.6 genotip 2, %3.4 genotip 4 enfeksiyonu saptandı. Suriyeli kadın hastada, Adana’da daha önce bildirilmemiş olan genotip 5a (%0.8) enfeksiyonuna rastlandı. Genotip 3 enfeksiyonu saptanan hastaların %45.0’inde ve genotip 2 enfeksiyonu saptanan hastaların %33.3’ünde damar içi uyuşturucu (DIU) kullanımı söz konusu olup çoğunluğunu genç erkek (%83.3) hastalar oluşturmakta idi. Ayrıca psikiyatrik hastalığı ve intihar girişimi öyküsü olan ve DIU kullanımı açısından riskli dört hastada da genotip 3 enfeksiyonu tespit edildi. Tamamına yakını tıbbi uygulamalarla ilişkili olan Suriyeli 11 hastadaki HCV genotiplerinin dağılımı sırasıyla %63.6 genotip 1a, %27.3 genotip 4 ve %9.1 genotip 5a olarak belirlendi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’de HCV enfeksiyonunun epidemiyolojisi son yıllarda değişiklik göstermektedir. Her ne kadar ülkemizde tıbbi uygulamalar temel risk faktörü ve genotip 1b enfeksiyonu prevelansı %85-90’larda olsa da son yıllarda genotip 1b enfeksiyonunun prevelansı azalmaktadır. Diğer genotiplerin görülme sıklığı artmakta ve Suriyeli göçmenlerde daha önce ülkemizde saptanmayan genotip 5 enfeksiyonlarına rastlanmaktadır. Adana gibi Türkiye’nin güneyindeki illerde DIU kullanımı ile ilişkili genotip 2 ve özellikle genotip 3 enfeksiyonlarında artış görülmektedir. Tıbbi uygulamalarda güvenliğin artırılması HCV enfeksiyonu riskini azaltsa da, DIU kullanımının artması, gelecekte de HCV enfeksiyonunun önemini koruyacağını göstermektedir.

5. 
Bazı Antiseptik ve Dezenfektanların Antibakteriyel Etkinliklerinin Araştırılması
Evalution of Antibacterial Activities of Some Antiseptics and Disinfectants
Derya Avcı, Müşerref Otkun
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.75002  Sayfalar 211 - 220
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda hastanelerde sık kullanılan 4 adet antiseptik ve dezenfektanın hastanemizde yatan hastalardan izole edilen hastane enfeksiyonu etkeni, dirençli ve farklı cinslerden 12 adet bakteri üzerine etkisi ve etki süresinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Acinetobacter baumannii, Pseudomonas aeruginosa, metisiline dirençli Staphylococcus aureus, vankomisin dirençli Enterococcus bakterilerinden 3’er tane seçildi. Kontrol için 3 adet American Type Culture Collection (ATCC) standart suşu (P.aeruginosa ATCC 27853, Escherichia coli ATCC 25922, Staphylococcus aureus ATCC 6538) kullanıldı. Antiseptik ve dezenfektanlardan hastanelerde en sık kullanılan povidon-iyot (%10), sodyum hipoklorit (%5), etil alkol ve glutaraldehit (%2) çalışmamıza alındı. Povidon-iyot (%10) ve glutaraldehit (%2) firmanın kullanım talimatına göre direkt, ek olarak 1/2 ve 1/4 sulandırılarak 3 şekilde kullanıldı. Sodyum hipoklorit (%5) direkt, 1/10 ve 1/100 sulandırımlarda hazırlandı. Etil alkol kullanım öncesi %95-%70-%50’lik konsantrasyonda hazırlandı. Seçilen bakteriler kalitatif süspansiyon test yöntemine göre 1, 2, 5, 10, 30 dakikalık sürelerde maddelerle temas ettirildi. Ekimlerden önce maddelerin etkilerinin durdurulması için nötralizan çözeltisi ilave edildi. İnkübasyon sonunda bakterilerin üreyip üremedikleri değerlendirildi.
BULGULAR: Bu çalışmada tüm sulandırımlarında 1 dakikalık karşılaşma sonrası tüm bakterilerin üremesini inhibe eden povidon-iyot (%10) en etkili antiseptik tespit edildi. Direkt ve 1/2 sulandırımda yine 1 dakikada tüm bakterilerin üremesini inhibe eden glutaraldehit (%2) en etkili dezenfektan olarak gözlemlendi. Etil alkolün %70’lik konsantrasyonunun bakterilerle en az 2 dakika temasının uygun olduğunu tespit ettik. Sodyum hipoklorit (%5) 1/10 sulandırımda kullanıldığında 1 dakikalık temas ile tüm bakterilerin üremesini inhibe ederken, 1/100 sulandırımda tüm bakterileri öldürmek için en az 5 dakika süre ile uygulanması uygun bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının hastane enfeksiyonlarından korunabilmesi için tüm hastanelerde dezenfeksiyon politikası oluşturulmalıdır. Her hastanenin kendi mikroorganizmalarına karşı etkili antiseptik ve dezenfektanları tespit etmesi hem maliyet hem de güvenli sağlık ortamı için faydalı olacaktır.

6. 
Yatan hastalardan izole edilen Escherichia coli ve Klebsiella spp. suşlarında genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üretimi ve antibiyotik direnç oranları: 2011-2015 verileri
Extended spectrum beta-lactamase production and antibiotic resistance of Escherichia coli and Klebsiella spp. isolated from hospitalized patients: data of 2011-2015
Nilüfer Saygılı Pekintürk, Alper Akgüneş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.66933  Sayfalar 221 - 228
GİRİŞ ve AMAÇ: Escherichia coli ve Klebsiella spp. ile oluşan ciddi enfeksiyonların tedavisinde üçüncü ve dördüncü kuşak sefalosporinler önemli bir seçenektir. Bu antibiyotiklere karşı direnç sağlayan genişlemiş spektrumlu beta -laktamazlar (GSBL), tüm dünyada yaygın olarak bulunmaktadır. GSBL oluşturan suşlarla hastane enfeksiyonu epidemileri oluşabilmekte ve bu suşlar genellikle çoklu ilaç direncine sahip olduklarından tedavide sorunlar yaşanabilmektedir. Etkenlerin ve antibiyotik duyarlılık durumlarının bilinmesi, ampirik tedavinin yönlendirilmesi açısından önemlidir. Çalışmamızda hastanemizde yatan hastalardan izole edilen E. coli ve Klebsiella spp. suşlarının dört buçuk yıllık süreçte GSBL oluşturma ve antibiyotik direnç durumlarının yıllar içindeki değişiminin saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde yatan hastalardan, 1 Ocak 2011 ve 30 Haziran 2015 tarihleri arasında, mikrobiyoloji laboratuvarına kültür-antibiyogram çalışması yapılmak üzere gönderilen çeşitli örneklerden izole edilen E. coli ve Klebsiella spp. suşlarına ait veriler kayıtlardan geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Bakterilerin tanımlanmasında, antibiyotik duyarlılıklarının ve GSBL üretiminin belirlenmesinde Vitek 2 (bioMerioux, Fransa) tam otomatize sistem kullanılmıştır.
BULGULAR: ÇÇalışmaya toplam 804 E. coli ve 315 Klebsiella spp. suşu dahil edilmiştir. Ortalama E. coli’de %47, Klebsiella spp.’de %45 GSBL pozitifliği tespit edilmiştir. E. coli’lerde GSBL pozitifliği 2013 yılında 2012’ye göre azalmış, sonraki yıllarda değişiklik göstermemiştir. GSBL pozitif Klebsiella spp. suşu oranı ilk yıllarda değişmemiş, 2014-2015 yılları arasında ise %51’den %22’ye düşmüştür. E. coli’ye en etkili antibiyotikler olan kolistin ve karbapenemlere direnç oranları %1-%3 seviyelerindedir. E. coli’ye en etkili üçüncü antibiyotik olan amikasine direnç oranı 2011 yılında %24 iken giderek düşmüş ve 2015 yıllında %6 olmuştur. Kolistin ve amikasin Klebsiella spp. için E. coli’ye oranla oldukça yüksek direnç oranları göstermelerine rağmen en etkili antibiyotiklerdir. Klebsiella bakterisi karbapenemlere karşı %50’ler seviyesine ulaşan yüksek direnç oranları dikkat çekicidir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemizde yatan hastalardan izole edilen E. coli ve Klebsiella spp. için antibiyotik direnci önemli bir sorundur. Çeşitli antibiyotik kombinasyonları ile tedavi edilmeye çalışılan bu suşlarla oluşan enfeksiyonlar endişe vericidir ve acil müdahale gerektirmektedir.



7. 
Klinik Örneklerden İzole Edilen Pseudomonas aeruginosa Suşlarının Yıllara Göre Antibiyotik Direnci
Antibiotic Resistance Rates of Pseudomonas aeruginosa Strains Isolated from Clinical Specimens by Years
Ayşe Nuriye Varışlı, Altan Aksoy, Irmak Baran, Neriman Aksu
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.99907  Sayfalar 229 - 236
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastanemiz mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilen örneklerden izole edilen P. aeruginosa suşlarının 2011-2015 yıllarındaki antibiyotik direnç yüzdelerinin dağılımının saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: P.aeruginosa izolasyonu için laboratuvarımıza farklı kliniklerden gönderilen çeşitli örnekler kanlı agar ve EMB agara ekim yapılarak 37°C’de 18-24 saat inkübe edilmiş, Üreyen bakteriler konvansiyonel yöntemlerle ve MALDİ Biotyper (Bruker,Almanya) sistemi ile tanımlanmıştır. Tüm izolatların antimikrobiyal duyarlılıkları 2011-2014 yılları için Clinical Laboratory Standards Institute (CLSI) önerilerine uygun olarak, 2015 yılı için ise The European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing ( EUCAST) önerilerine uygun olarak çalışılmıştır. Antimikrobiyal duyarlılıkları; poliklinik hastalarında Mueller-Hinton besiyerinde disk difüzyon yöntemiyle, servis ve yoğun bakım hastalarında Phoenix otomatize sistemi (BD, Sparks, MD, USA) ile değerlendirilmiştir
BULGULAR: 2011-2015 yılları arasında 1026 poliklinik ve 408 yatan hasta olarak toplam 1434 hastanın çeşitli örneklerinden P. aeruginosa izole edilmiştir. En fazla idrar kültürlerinden izole edilmiş olup poliklinik hastalarında %78 yatan hastalarda ise %40 oranlarında bulunmuştur. 2011-2015 yılları arasında poliklinik hastalarının antimikrobiyal duyarlılıklarına bakıldığında; abse ve yara örneklerinin siprofloksasin (CIP) direncinde yıllara göre bir değişim bulunmazken idrar kültürlerinin CIP direncinde belirgin bir artış gözlenmiştir (%14-20.3). Bu hastaların idrar, abse ve yara kültürlerinin Amikasin ve Gentamisin direncinde yıllara göre belirgin bir değişim göstermezken, Seftazidim direnci idrar, abse ve yara örneklerinde sırasıyla; %6.6-9.3, %18-20 ve % 8.3-11 olarak bulunmuş olup, yıllara göre azalma eğiliminde olduğu gözlenmiştir.
2015 yılı yatan hastalarda imipenem (IPM) (%31) ve meropenem (MEM) (%29)’in EUCAST kriterleri ile saptanan direncinin, CLSI kriterleri ile saptanan dirençten anlamlı olarak daha düşük olduğu gözlenmiştir (p<0.05). Bunun yanı sıra sefepim (FEP) (%49), piperasilin-tazobactam (TPZ) (%39), tikarsilin klavulanik asit (TİM) (%71) ve Seftazidim (CAZ) (%34)’in EUCAST kriterleri ile saptanan direncinin, CLSI kriterleri ile saptanan dirençten anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmış (p<0.05), Kolistin (CL) direncinde ise anlamlı bir fark bulunamamıştır(p>0.05).


TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu enfeksiyonların ampirik tedavisinde poliklinik hastalarında aminoglikozitlerin betalaktamlarla veya kinolonların kombinasyonunun uygun olduğu düşünülmektedir. Bunun yanı sıra yatan hastalarda P. aeruginosa suşlarının kolistin (CL) dışında çoğu antimikrobiyale karşı yüksek direnç gösterdiği gözlenmiştir. EUCAST kriterleri ile saptanan antimikrobiyal direncin, CLSI kriterleri ile saptanan dirence göre daha yüksek bulunmasına sebep, EUCAST’ın varolan antimikrobiyal direnci ortaya çıkardığını düşündürmektedir.

8. 
Hitit Üniversitesi Corum Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Lenfadenopati Ön Tanılı Olguların Toksoplazmoz Açısından İrdelenmesi
Investigation of Toxoplasmosis in patients prediagnosed as lymphadenopathy in Hitit University Corum Training and Research Hospital
A. Semra Güreser, Derya Yapar, Leyla Taşçı, Z. İlkay Boyacıoğlu, Ebru Turgal, Nurcan Baykam, Ayşegül Taylan Özkan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.37431  Sayfalar 237 - 242
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlıklı insanlarda genellikle asemptomatik seyreden toksoplazmozun en sık görülen semptomatik formu lokalize lenfadenopati (LAP)’dir. Bu çalışmada LAP ön tanısı ile başvuran hastaların toksoplazmoz açısından irdelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 01.08.2013-31.07.2015 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Çorum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği’ne LAP ön tanısı ile başvuran 239 (%57,7 kadın, %42,3 erkek) hastaya ait demografik, serolojik, radyolojik ve patolojik veriler hastane bilgi sisteminden (HBS) elde edilmiştir. Anti-Toxoplasma IgG ve IgM testleri Architect (Abbott Diagnostics) veya Cobas E 601 (Roche Diagnostics) cihazlarıyla kemilüminesan mikropartikül enzimimmünassay yöntemiyle çalışılmıştır.
BULGULAR: Hiçbirinde immunsupresyon hikayesi olmayan hastalardan 138 kadının 51 (%36.96)’inde, 101 erkeğin 13 (%12.87)’ünde IgG ve/veya IgM antikoru pozitifti. Hem erkeklerde (%3.76) hem de kadınlarda (%10.46) en yüksek antikor pozitiflik oranı 39 yaş altındadır. Hastaların 48 (%20,1)’inde yalnızca anti-Toxoplasma IgG, 12 (%5)’sinde ise IgG ve IgM birlikte ve 4 (%1,7)’ünde ise tek başına IgM pozitifliği belirlenmiştir. Anti-Toxoplasma IgM’i pozitif 16 hastadan 7 (%2,93)’si 39 yaş altı kadın olup yalnızca ikisinde çalışılan IgG avidite testi yüksek avidite olarak bulunmuştur. IgM pozitif olan hastaların ultrasonografisine ulaşılan 12’sinde, 6’sında çoklu tutulum olmak üzere LAP’ların dağılımı şöyledir: 7 bilateral servikal, 5 submandibular, 3 parotis, 3 oksipital, 1 submental, 1 retroaurikular. LAP’ların en küçüğü 6x5 mm, en büyüğü ise 24x12 mm ebatlarındadır. Toksoplazmoz IgM pozitif hastalardan üçüne ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılmış, birinde reaktif lenfoid hiperplazi, ikisinde kronik nonspesifik lenfadenit tespit edilmiştir. LAP ve IgM pozitif olan 6 hastaya tedavi verildiği ve LAP’larında gerileme olduğu belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda belirlediğimiz %6.7’lik IgM pozitifliği klinisyenlerin LAP etiyolojisinde toksoplazmozu akılda tutması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu amaçla LAP incelemesinde yer alan hekimlere ayırıcı tanı ve toksoplazmozda serolojik tanının yeri konusunda eğitim verilmesi önerilir.

9. 
Olgu Sunumu: Yurt Dışı Kaynaklı Üç Plasmodium falciparum Olgusu
Case Report: Three Imported Plasmodium falciparum Cases
Müzeyyen Cömert Aksu, Hasan Bayrak, Sevilay Aydemir
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.24022  Sayfalar 243 - 248
Sıtma, Anopheles cinsi dişi sivrisineklerin insanları sokması ile bulaşan paraziter bir hastalıktır. Bu makalede Afrika’ya iş seyahati sonrasında ülkemize dönüş yapan ve sıtma semptomlarına uygun; yüksek ateş, bulantı, halsizlik, iştahsızlık, anemi, trombositopeni ve hepatosplenomegali klinik bulgularının saptandığı yurtdışı kaynaklı (emporte) sıtma olguları değerlendirilmiştir. Olgularda tanı; hastadan hazırlanan periferik yayma ve/veya kalın damla kan preparatlarının Giemsa boyası ile boyanarak mikroskop ile incelenmesi sonucunda Plasmodium trofozoit ve gamotositlerinin görülmesi ile konulmuştur. Her üç olguda da etken Plasmodium falciparum olarak değerlendirilmiştir. Bu olgular yurtdışı kaynaklı sıtma olgularının tedavisinde tanının önemine ve ülkemizde sona eren yerli sıtma bulaşanın bu vakalar nedeniyle tekrar başlayabilme olasılığına dikkat çekmek ve gerekli koruma önlemlerinin alınması ile halk sağlığı eğitimlerinin yapılmasının gerekliliğini vurgulamak amacıyla sunulmuştur.

10. 
Premenstrual sendromda beslenme yaklaşımı
Nutritional approach in premenstrual syndrome
Kübra Işgın, Zehra Büyüktuncer
doi: 10.5505/TurkHijyen.2017.46667  Sayfalar 249 - 260
Premenstrual sendrom (PMS), menstrual siklusun luteal fazında görülen ve menstruasyonun başlamasıyla düzelen fiziksel, davranışsal ve duygusal bozukluklardır. Türkiye’de PMS prevalansının %5.9 –76 gibi geniş bir aralıkta değiştiği rapor edilmektedir. PMS, tüm dünyada bireylerin günlük yaşamını, kişiler arası ilişkileri olumsuz etkilemekte ve iş veriminde düşüş ile ilişkilendirilmektedir. Kesin etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte gonadal steroidler ve nörotransmitterler arasındaki dengeyi sağlayan bazı değişikliklerin PMS’ye neden olabileceği görüşü ön plandadır. Tiroid disfonksiyonu, sıvı retansiyonu, psikolojik etmenler, hipoglisemi gibi nedenlerin de etkili olabildiği bilinmektedir. PMS’nin ortaya çıkışında sadece hormonal değişikliklerin değil, ait olunan kültür, annenin çalışma ve eğitim durumu gibi sosyokültürel etmenler ile şekillenen menstruasyona ilişkin tutum ile dismenore gibi menstrual problemler yaşama durumunun da PMS etiyolojisinde rol oynadığı belirtilmektedir. PMS’de en yaygın görülen belirtiler, kızgınlık, depresif ruh hali, anksiyete, şiddete eğilim, yalnız kalma hissi, göğüslerde büyüme ve hassasiyet, vücutta ödem, vücut ağırlığında artış, baş ağrısı, bulantı, kusma, ishal, iştah artışı, ciltte akne oluşumu veya artışı, aşırı susama, kas ve eklem ağrısı ve yorgunluktur. Bu semptomların aşırı çay, kahve, kolalı veya alkollü içecekler, çikolata, şeker içeriği zengin atıştırmalıklar ve yetersiz süt tüketimi ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Ayrıca PMS’ye bağlı enerji ve karbonhidrat alımlarında bir artış olduğu, kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum, çinko mineralleri ile tiamin, riboflavin, B6, D vitaminlerinin ve fitoöstrojenlerin diyetle alım miktarlarının PMS semptomları ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. PMS ile beslenme arasındaki ilişkiyi bütüncül bir yaklaşımla incelemek ve bu sayede gerek PMS insidansını azaltmak gerekse semptom şiddetini hafifletmek için beslenme protokolleri geliştirmeye yardımcı olacak araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu derlemede, güncel literatür taranarak elde edilen yayınlar doğrultusunda, beslenme durumunun PMS gelişim ve semptom şiddetlerine etkisi ele alınmıştır.

LookUs & Online Makale
w