ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi - Turk Hij Den Biyol Derg: 75 (1)
Cilt: 75  Sayı: 1 - 2018
ARAŞTIRMA
1. 
Türkiye’de Ulusal Antimikrobiyal Direnç Surveyans Sistemi (UAMDSS) için Duyarlılık Testlerinin Laboratuvar Değerlendirmesi
Laboratory Evaluation of susceptibility tests for National Antimicrobial Resistance Surveillance System (NAMRSS) in Turkey
Efsun Akbaş, Nilay Çöplü, Hüsniye Şimşek, Berrin Esen, Berna Sezgin
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.89166  Sayfalar 1 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Antimikrobiyal direnç dünya çapında büyüyen bir problemdir, ve bu problem ile savaşmak için bazı önlemler alınmalıdır. Mevcut durum analizi bunlardan biridir ve Ulusal Antimikrobiyal Direnç Surveyans Sistemi (UAMDSS) bu amaçla kurulmuştur. Verilerin kalitesi katılımcı laboratuvarların performansına bağlıdır, o nedenle sistemdeki laboratuvarların değerlendirilmesine ihtiyaç olmuştur. Bu çalışma katılımcı laboratuvarların antimikrobiyal duyarlılık testi ihtiyaçları için durumunu analiz etmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: UAMDSS için ülke çapında seçilmiş 77 katılımcı laboratuvar bulunmaktadır. Kapasite analizi çalışmasına bunlardan 25 adedi dahil edilmiştir. Laboratuvarların değerlendirilmesi için 'kontrol listesi' özellikleri olan bir Laboratuar Değerlendirme Aracı (LAT) yüz yüze görüşmelerle kullanılmıştır. LAT Dünya Sağlık Örgütü tarafından geliştirilmiş, 10 modülde 677 soru içeren bir programdır. Antimikrobiyal duyarlılık testi (AST) için sorular eklenerek kullanılmıştır. Laboratuvar ziyaretleri öncesinde, bir çalıştayda eğitim alan toplam 33 gönüllü uzmandan ekipler oluşturuldu ve her ekipte en az iki kişi bulunmaktaydı. LAT’ı uygulamak için bu ekipler laboratuvarları ziyaret etmiştir. Veriler bir veritabanına aktarılmıştır ve hem genel koşullar hem de AST kapasitesi için analiz edilmiştir.
BULGULAR: Laboratuvarların kurumsal dağılımı üniversite hastanesi (n = 17), eğitim ve araştırma hastanesi (n = 4), devlet hastanesi (n = 2) ve askeri hastane (n = 2) şeklindeydi. UAMDSS laboratuvarları, biri hariç, tanımlama ve AST testlerini otomatize sistemlerin yanısıra disk difuzyon ve minimum inhibitöe konsantrasyon (MIC) testleri ile yapmaktadır. Ayrıca, laboratuvarlar modüllerden üçü için genellikle “iyi durumda” (yaklaşık > %85) olup, diğer modüller, farklı derecelerde “bazı gelişmelere ihtiyaç duyan” sorunlar olduğunu öne sürmektedir. İç kalite kontrol uygulamaları dışındaki AST testlerine odaklandığında, AST test kültürü ortamı ve reaktifleri için kullanılabilirlik, tanımlama ve AST test kapasitesinin % 84-95 arasında olduğu gözlenmiştir. Toplam kalite %67 olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: UAMDSS laboratuvarlarının, hem surveyans sistemi hem de hastaların etkin tedavisinde kanıta dayalı kararlar için gerekli olan AST’de güvenilir sonuçlar sağlayabildikleri görülmektedir. Öte yandan, bazı diğer konularda iyileştirme gerekmektedir.

TÜM DERGİ
2. 
THDBD 2018-1 Cilt 75 Tüm Dergi
TBHEB 2018-1 Vol 75 Full Printed Journal
Utku Ercömart
Sayfalar 1 - 100
Makale Özeti |Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
3. 
Eş zamanlı servikal sitoloji örneklerinde yüksek riskli HPV tiplerinin varlığı ve dağılımı
The presence and distribution of high risk HPV types in simultaneous cervical cytology samples
Sibel Aydoğan, Aylin Yazgan, Emre Erdem Taş, Ayşegül Gözalan, Ayşe Filiz Yavuz, Ziya Cibali Açıkgöz
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.15986  Sayfalar 13 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Human papillomavirus reprodüktif sistemin en sık görülen viral enfeksiyon etkenidir ve neredeyse tüm serviks kanseri olgularıyla ilişkisi gösterilmiştir. Servikal kanser tarama programları ile erken tanı ve tedavi sayesinde insidans ve mortalite oranları etkin bir şekilde azalmaktadır. Bu çalışmada üç yıllık bir süre içinde çalışılan HPV DNA test sonuçları ve eş zamanlı servikal sitoloji örneklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012-2014 yılları arasında Moleküler Mikrobiyoloji Laboratuvarı’ na HPV DNA araştırılması ve genotip tayini amacıyla gönderilen 328 hastaya ait sonuçlar retrospektif olarak analiz edilmiştir. Ayrıca aynı hasta grubuna ait eş zamanlı sitoloji sonuçları da patoloji laboratuvarı tarafından retrospektif olarak değerlendirilmiş, gerek duyulan örnekler tekrar incelenerek, servikal anormallikler ile HPV varlığı ve genotipler arasındaki ilişkiler ortaya konulmuştur. Servikal örnek alımında DigeneHC2 DNA Collection Device® kullanılmış ve DNA eldesi QIAamp® DNA Mini Kit ile yapılmıştır. DNA örneklerinde yüksek riskli HPV tiplerinin varlığı Genotyping Kit HPV GP kullanılarak araştırılmıştır. Sitolojik değerlendirme konvensiyonel Papanicolau test ile yapılmış ve sonuçlar 2001 Bethesda Sistemi’ne göre yorumlanmıştır.
BULGULAR: Hastaların yaş ortancası 36 olup, test sonucu pozitif ve negatif kadınların yaş ortancaları arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Yüksek riskli HPV DNA analizi yapılan 328 hastanın 110 tanesinde (%33.5) pozitif sonuç elde edilmiş ve %22.7 oranında multiple tip varlığı bulunmuştur. En sık saptanan tipler HPV-16/51/18/56 olarak belirlenmiştir. Hastaların 270’inde eş zamanlı sitolojik değerlendirme yapılmış ve %21.5 anormal sitoloji saptanmıştır. Anormal sitoloji saptanan hastaların sitolojik bulgulara göre dağılımı; %48.3 ASCUS, %34.5 LSIL, %7 ASC-H, %7 HSIL ve %3.5 AGUS şeklinde olmuştur. Anormal sitoloji saptanan hastalardaki HPV pozitifliği (%50), normal sitolojili hastalardaki HPV pozitifliğinden (%28.3) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0.002). Çalışmamızda Tip 16 anormal sitolojili grupta %38, normal sitolojili grupta ise %44 oranında saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Servikal kanser tarama programları tüm dünyada hızla önem kazanırken, HPV genotipleme önemli bir rol üstlenmektedir. Normal sitolojili hastalarda da Tip 16’nın yüksek oranda saptanması, sitolojik incelemenin mutlaka DNA çalışması ile desteklenmesi ve hastaların yakın takibe alınması gerekliliğini kanıtlamaktadır.

4. 
Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Hastane Enfeksiyonu Etkeni Olarak İzole Edilen Candida Suşlarının Dağılımı (2010-2015)
Distribution of Candida species isolated from Nosocomial infections of Ankara Numune Training and Research Hospital (2010-2015)
Gülşen Hazırolan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.03360  Sayfalar 21 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda nozokomiyal Candida enfeksiyonlarının epidemiyolojisinde ve tedavisinde kullanılan antifungallerle ilgili önemli değişiklikler ortaya çıkmıştır. Nozokomiyal kandida enfeksiyonları en sık etken olan tür Candida albicans olmakla beraber, albicans dışı Candida türlerininde sıklığı artmaktadır. Bu çalışmada nozokomiyal kandida enfeksiyonlarından izole edilen Candida türlerinin dağılımını değerlendirilerek hastanemiz ve ülkemiz epidemiyolojik verilere katkı sağlanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada Ocak 2010-Aralık 2015 tarihleri arasında Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım ve klinik sevislerinde yatarak tedavi gören hastalarda gelişen 3840 nozokomiyal enfeksiyondan izole edilen etkenler değerlendirilmiştir. Çeşitli klinik örneklerden izole edilen Candida suşları Hastane Enfeksiton Kontrol Komitesi tarafından, CDC kriterlerine göre nozokomiyal enfeksiyon etkeni olarak kabul edilmiştir. Nozokomiyal enfeksiyon etkeni olarak tespit edilen 350 Candida suşun dağılımı incelenmiştir.
BULGULAR: : İzlenen dönem içinde hastanemiz yoğun bakım ünitelerinden 2559, klinik ünitelerinden 1281 nozokomiyal enfeksiyon tespit edilmiştir. Nozokomiyal enfeksiyon etkenleri içinde Candida türleri, yoğun bakımlarda %11.2, klinik ünitelerde %3.7 oranında nozokomiyal enfeksiyon etkeni olarak saptanmıştır. Candida albicans (%39.7), nozokomiyal kandida enfeksiyonlarına neden olan türler arasında en sık görülen etken olarak tespit edilmiştir. Albicans dışı kandida türleri arasında ise en sık görülen etkenin C. parapsilosis (%20.9) olduğu saptanmış bunu C. glabrata (%17.4) ve C. tropicalis (%15.1) izlemiştir. En sık karşılaşılan nozokomiyal kandida enfeksiyonu üriner sistem enfeksiyonu olarak tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nozokomiyal kandida enfeksiyonlarının epidemiyolojisi yıllara göre ve merkezlere göre değişebilmektedir. Nozokomiyal kandida enfeksiyonlarının uygun yönetilebilmesi için, hastanelerde düzenli aralıklar ile epidemiyolojik çalışmaların yapılması gerekmektedir.

5. 
Escherichia coli idrar izolatlarında sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile fosfomisin duyarlılığının belirlenmesi ve üriner sistem enfeksiyonlarında sıklıkla kullanılan diğer antibiyotiklerle duyarlılığın karşılaştırılması
The determination of fosfomycin susceptibility with broth micro dilution method in urinary Escherichia coli isolates and comparison of sensitivity against other antibiotics frequency used in urinary tract infections
Serap Süzük, Banu Kaşkatepe, Havva Avcıküçük, Laser Sanal, Gül Erdem, Nilay Çöplü
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.87094  Sayfalar 29 - 36
GİRİŞ ve AMAÇ: Üriner sistem enfeksiyonları tüm dünyada en sık görülen enfeksiyonlar arsında yer almaktadır ve genellikle en sık görülen etken Escherichia coli’dir. Amerikan Enfeksiyon Hastalıkları Cemiyeti’nin (The Infectious Diseases Society of America, IDSA) hazırladığı rehbere göre üriner sistem enfeksiyonlarında ilk tercih olarak önerilen antibiyotikler nitrofuratoin (NIT), trimetoprim-sülfometaksazol (TMP-SXT) ile fosfomisin (FOS) olup tedavi başarısızlığı söz konusu olduğunda siprofloksasin önerilmektedir. Bu çalışmada ayaktan tedavi gören hastalarda ÜSE etkeni olarak izole edilen E.coli izolatlarında European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) önerilerine göre nitrofuratoin, fosfomisin, trimetoprim-sülfometaksazol ve siprofloksasinin in vitro etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Ek olarak FOS için disk difüzyon (DD) zon çapı sınır değeri EUCAST’de bulunmadığı için sıvı mikrodilusyon sonuçlarının, Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) ile değerlendirilen DD sonuçları ile karşılaştırılması hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Mayıs 2014-Eylül 2014 tarihleri arasında ayaktan hasta olarak başvuran ve etken olarak izole edilen 302 E. coli izolatı dahil edilmiştir. İzolatların antibiyotik duyarlılık verileri EUCAST önerileri doğrultusunda NIT, TMP-SXT ve siprofloksasin (CIP) için disk difüzyon (DD) yöntemi ile FOS için minimum inhibitör konsantrasyonu (MİK) sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile saptanmıştır.
BULGULAR: Disk difüzyon yöntemi ile çalışılan NIT, TMP-SXT ve CIP’e karşı direnç oranları sırasıyla; %1.66, %45.36 ve %42.38 olarak saptanmıştır. Fosfomisin için her iki yöntemle de izolatların tamamı duyarlı bulunmuştur. İzolatların CIP ile TMP-SXT’e birlikte dirençli olma yüzdesi%29.14 olarak saptanmıştır. İzolatların FOS için MİK50/MİK90 değerleri sırasıyla 2 μg/mL /8 μg/mL olarak belirlenmiştir. İzolatların FOS MİK değerlerinin EUCAST epidemiyolojik cutoff (ECOFF) verileri ile uyumlu olduğu görülmüştür. FOS için DD testi sonucunda ölçülen zon çapları ile MİK değerleri arasında Pearson korelasyon analizi ile ters yönde zayıf bir korelasyon olduğu belirlenmiştir (r=-0,5238, p=0,00).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yapılan değerlendirmede ülkemiz için CIP ve TMP-SXT’nin ampirik tedavi için uygun seçenekler olmadığı, FOS MİK değerlerinin henüz çok yükselmediğinden ampirik tedavide tercih edilebilecek bir antibiyotik olabileceği kanısındayız. Ülkemizde ayaktan hastalara uygulanan antibiyotik kullanım oranları sürveyans verileri ile çalışmamızdan elde edilen direnç oranları ile birlikte yapılan değerlendirmede bulunan sonuçlar antibiyotik kullanımı ile direnç gelişimi arasındaki ilişkiyi net olarak göstermektedir. Bu gerekçelerden dolayı ÜSE tedavi protokollerinde kültür ve antibiyotik duyarlılık test sonuçlarına göre tedaviye başlanmasının önemini vurgulamak istiyoruz.

6. 
Bursa’da 2013-2014 Yılları Arasında Sıtma Epidemiyolojisi
The Epidemiology of Malaria in Bursa between 2013 and 2014
Oktay Alver, Beyza Ener
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.47354  Sayfalar 37 - 42
GİRİŞ ve AMAÇ: Sıtma, enfekte Anopheles cinsi dişi bir sivrisineğin insanı sokmasıyla bulaşan sivrisinek kaynaklı enfeksiyon hastalığıdır. Bu araştırmada, Bursa İl Halk Sağlık Müdürlüğü, Sıtma Kontrol Birimi’nden elde edilen veriler kullanılarak, Ocak 2013-Aralık 2014 tarihleri arasında sıtma epidemiyolojisi değerlendirilmiştir. Çalışmamızda Bursa’da Ocak 2013- Aralık 2014 tarihleri arasında sıtma epidemiyolojisi incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sıtmalı olguların, yaş grupları, cinsiyetleri, tespit edildiği yerleşim bölgesi, paraziti aldığı yer, enfeksiyonun tanı konulduğu ay, parazit türü ve importe olup olmadığı değerlendirmeye alınmıştır.
BULGULAR: İki yıllık dönemde toplam 7853 kan örneği incelenmiş olup, bunların 12’sinde (%0,15) sıtma paraziti rapor edilmiştir. Olgularda erkeklerin oranı %91,7 (11 olgu), kadınların oranı %8,3’dür (1 olgu). Olguların yaş dağılım aralığı 20 ile 61 arasında değişiyorken yaş ortalaması 35,5±14,92 idi. Olguların 11’inde (%91,7) P. falciparum, birinde (%8,3) P. vivax etken parazit idi. P. falciparum sıtması olgularının tamamının Afrika ülkelerinden (Gana, Tanzanya, Nijer, Gine, Kamerun, Gabon, Gambiya) Bursa’ya gelen importe olgular olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın gelecekte bu bölgede ve Türkiye’de sıtma ile ilgili yapılacak prevalans çalışmalarına katkı sağlayacağına inanıyoruz.

7. 
Vajinit Ön Tanılı Kadınlarda Trichomonas vaginalis Sıklığının Araştırılması Ve Tanısında Üç Farklı Kültür Yönteminin Karşılaştırılması
Comparison of Three Different Culture Methods in the Diagnosis and Investigation of frequency of Trichomonas vaginalis In Womens Wıth The Pre-Dıagnosıs Of Vagıntıs
Fatih Akyıldız, Semra Özçelik, Necati Özpınar, Savaş Karakuş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.90912  Sayfalar 43 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada değişik kültür yöntemleri kullanılarak vaginit ön tanılı hastalardan alınan örneklerde Trichomonas vaginalis görülme sıklığı araştırılmış ve klinik materyalden yola çıkılarak parazitin izolasyonunda hangi kültür yönteminin daha uygun olduğu saptanmaya çalışılmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada Cumhuriyet Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine Kasım 2015 - Haziran 2016 tarihleri arasında vaginit ön tanısı ile başvuran hastalar incelendi. Yaşları 18 ile 68 arasında değişen 100 kadın hastanın vaginal sürüntü örnekleri InPouch TV sistem, Cystein Pepton Liver Maltose (CPLM) ve Trichomonas Broth (TB) kültür yöntemleri ile incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışma sonucunda, 100 hastanın 4 (%4.0)’ünde çalışmada kullanılan tüm besiyerlerinde Trichomoas vaginalis saptandı. Trichomoas vaginalis CPLM ve TB besiyerlerinde altıncı ve yedinci güne kadar, InPouch TV besiyerinde ise onikinci güne kadar canlı kaldığı belirlendi. Parazitin InPouch TV ve TB besiyerinde daha yoğun ve hızlı bir şekilde çoğaldığı, CPLM besiyerinde ise normal bir seyir izlediği tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda polikliniğine gelen vaginit öntanılı 100 hastadan alınan örneğin dört (% 4)’ ü çalışmaya alınan üç farklı kültür ortamında da pozitif olarak tespit edilmiştir.T. vaginalis izolasyon ve identifikasyonu açısından en uygun kültür, gerek izolasyon süresinin kısalığı gerekse trofozoitlerin kültürdeki yaşam süresinin uzunluğu açısından InPouch TV olarak değerlendirilmiştir.

8. 
Üniversite Öğrencilerinin Gıda Okuryazarlığı ve Gıda Güvenliği Konusunda Bilgi, Tutum ve Davranışları “Amasya Üniversitesi Sabuncuoğlu Şerefeddin Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Örneği”
University Students Food Literacy and Food Safety Knowledge, Attitudes and Behaviors “Example of Amasya University Sabuncuoğlu Şerefeddin Health Services Vocational School
Zehra İncedal Sonkaya, Elçin Balcı, Arif Ayar
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.99710  Sayfalar 53 - 64
GİRİŞ ve AMAÇ: Gıda güvenliğini bilmek ve gıda okuryazarlığı; sağlıklı gıdaya ulaşma konusundaki yeteneğimizi ifade etmektedir. Beslenme ve gıda alışkanlıkları insanın sağlığını etkileyen en temel faktörlerden birisidir. Tüketicilerin güvenli gıdaya ulaşma ve gıda okuryazarlığı konusundaki bilelerinin ölçülmesi ve bu alana müdahale edilmesi toplum sağlığını iyileştirmede önemli bir adım olacaktır. Bu çalışma üniversite öğrencilerin gıda okuryazarlığı ve gıda güvenliği hakkındaki bilgilerini ölçmek, konuya ilişkin tutum ve davranışlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Mayıs-Haziran 2016 aylarında Amasya Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulunda okuyan 18 yaş ve üstü bireylerde yapılmıştır. Yüz yüze görüşme yöntemi ile literatüre dayalı olarak hazırlanmış anket formu veri toplamada kullanılmıştır. Anket formunda yer alan gıda güvenliği, gıda okuryazarlığı, gıda için aylık ortalama harcama tutarları, gıda tercihlerini etkileyen faktörleri içeren sorular öğrencilere yöneltilmiştir. Veriler bilgisayar ortamında SPSS 21 programı ile değerlendirilmiştir. Frekans tabloları ve kategorik verilerin değerlendirilmesi için Ki-kare testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya 470 kişi katılmış olup araştırma grubunun yaş ortalaması 20,05±2,61’ dir. Gıda güvenliği ve gıda okuryazarlığı kavramını doğru yapanların oranı ise sırası ile %15,3 ve 14,7’ dir. Çalışmaya katılan öğrencilerin sadece %8,7’ si Alo 174 hattını doğru bildiklerini belirtmişlerdir. Gıda güvenliği konusunda üniversite (%56,2), bilimsel dergiler ve kitaplar (%48,3) ve sağlık personeli (%47,9) en güvenilir kaynaklar olarak tespit edilmiştir. Tüketicilerin gıda tercihlerini etkileyen faktörler incelendiğinde ailenin istekleri ve ekonomik durumun belirleyici olduğu, gıda alımını en fazla oranda marketten yaptıkları ve ambalajlı ürünleri tercih ettikleri görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Öğrencilerin gıda okuryazarlığı ve gıda güvenliği kavramlarını yeterli düzeyde bilmedikleri saptanmıştır. Ayrıca yapılan analizde öğrencilerin öğrenim gördükleri bölüm, yaş, cinsiyet, ekonomik durum ve gıda için aylık harcama miktarı kriterlerinin gıda güvenliği kavramını tanımalarında etkili faktörler olmadığı saptanmıştır.

9. 
Türkiye'de belediyelerde biyosidal ürün uygulamaları ve belediye çalışanlarının bu konudaki bilgileri
Biocidal product applications in the municipalities of Turkey and knowledge of municipality staff on this issue
Hüseyin İlter, Derya Çamur, Murat Topbaş
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.79836  Sayfalar 65 - 76
GİRİŞ ve AMAÇ: Pestisitler en fazla tarımsal alanda kullanılsa da, tarım dışı pestisit uygulamaları her yaş ve cinsiyette bireyin etkilenimine neden olabildiğinden sağlık açısından önemlidir. Ülkemizde belediyeler tarafından kamusal alanlarda istenmeyen canlılarla mücadele amacıyla pestisit uygulamaları yaygın biçimde yapılmaktadır. Bu çalışma Türkiye genelinde, il ve ilçe belediyelerindeki pestisit uygulamaları hakkında belediyedeki yetkili kişilerden bilgi alınması ve bu kişilerin pestisitler konusundaki bilgilerinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma tanımlayıcı tiptedir. Veriler 2015 yılı Haziran-Temmuz ayında, 431 belediyede gözlem altında anket uygulanarak toplanmıştır (katılım orantısı %89,6). Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından hazırlanan ve 37 sorudan oluşan yapılandırılmış anket formu kullanılmıştır. Görüşülenler o belediyede pestisitler konusundaki yetkili kişidir. Çalışma hakkında bilgi verilmiş ve sözlü onamları alınmıştır. Verilerin analizinde sayı ve yüzde dağılımları kullanılmıştır.
BULGULAR: Katılımcıların %41,3’ünün asıl görevi pestisitlerle ilgili değildir; %61,8’i pestisitler konusunda her hangi bir eğitim almamıştır. Katılımcıların %75,2’si belediyede pestisit uygulama işinin belediye personeli tarafından yapıldığını; %60,1’i belediyede mesul müdür bulunmadığını belirtmiştir. Pestisit uygulayıcılarına en fazla temin edilen kişisel koruyucu donanım bez maske (%78,8) olarak bildirilmiştir. Verilen doğru önermelerden en az bilineni “İlaçlamada giyilen giysiler işyerinde yıkanmalıdır.” önermesi (%61,5); yanlış önermelerden yanlışlığı en az bilinen önerme “İlaçlama sırasında giyilen kıyafetler bir sonraki ilaçlamada tekrar kullanılabilir.” önermesi olmuştur (%36,2).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’de tarım dışı pestisit uygulamalarıyla ilgili yasal düzenleme bulunmakla birlikte çalışma sonuçları uygulamada eksiklikler olduğunu göstermektedir. Bu nedenle belediyeler tarafından yürütülen pestisit uygulama çalışmaları kontrol altında olmalıdır. Yanı sıra belediyelerde pestisitler ile ilgili görevlerde çalışan ve 1/3’ü karar verici konumdaki katılımcıların konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları görülmektedir. Her iki durum da gerek toplum sağlığı, gerekse çalışan sağlığı açısından risk oluşturmaktadır.

10. 
Kayseri İlindeki Liselerde Öğrenim Gören Adölesanlarda Obezite Düzeyinin ve İlişkili Risk Faktörlerinin Belirlenmesi
Determining the Obesity Level and Related Risk Factors in Adolescents Attending at High Schools in Kayseri Province
Beytül Öge Yılmaz, Betül Çiçek, Gülşah Kaner
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.33341  Sayfalar 77 - 88
GİRİŞ ve AMAÇ: Obezite, vücutta yağ oranın artmasına bağlı oluşan, endokrin ve metabolik değişiklikler ile karakterize, kompleks ve multifaktöriyel bir hastalık olup hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için önemli bir sorundur. Son 20 yılda tüm dünyada obezite sıklığında artış gözlenmektedir. Adolesan dönemde başlayan obezitenin ileri yaşlarda da devam edebileceği bilinmektedir. Bu nedenle erken dönemde obezitenin saptanması ve gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu araştırmanın amacı, Kayseri ili ve merkez ilçelerindeki liselerde öğrenim gören 14-17 yaş grubu adolesanlarda obezite düzeyinin ve ilişkili risk faktörlerinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı olarak tasarlanmış bu araştırma, 14-17 yaş grubu 1072 adolesan ile yürütülmüştür. Beden Kütle İndeksi; vücut ağırlığı/boy uzunluğu formülü ile kg/m² olarak hesaplanmış ve International Obesity Task Force (IOTF) çalışmasında 2-18 yaş grubu için belirlenen kesim noktalarına göre “hafif şişman” ya da “obez” olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca, obeziteyi etkileyebileceği düşünülen değişkenlerin (yaş, cinsiyet, kardeş sayısı, sigara içme durumu, anne ve baba eğitim düzeyi, ailede obez birey varlığı, internet ve televizyon kullanma süreleri, öğün sayısı ve düzeni, spor yapma durumu, besin tüketim sıklığı) BKİ ile ilişkisi değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Adolesanların %16.7’si hafif şişman, %3.9’u obezdir. Erkeklerin %18.9’u hafif şişman, %4.6’sı obez iken, kızlarda bu oranlar sırasıyla %15.0 ve %3.5’tir. Ailesinde obez birey olan adolesanların %20.8’i hafif şişman, %6.9’u obezdir. Ara öğün tüketen adolesanlarda hafif şişmanlık ve obezite oranı tüketmeyenlere göre daha düşüktür. Yaş, cinsiyet, kardeş sayısı, anne ve babanın eğitim durumu, sigara içme, spor yapma, öğün atlama vücut ağırlığını etkilememektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adolesan dönemde hafif şişmanlık ve obezite önemli bir sorundur. Kayseri'de öğrenim gören yaklaşık olarak her beş adolesandan biri hafif şişmandır. Obezite için saptanan en önemli risk faktörleri ailede obez bireyin varlığı ve ara öğün tüketmeme olarak belirlenmiştir.

OLGU SUNUMU
11. 
On haftalık gebe hastada Staphylococcus aureus’un etken olduğu koryoamniyonit
Chorioamnionitis caused by Staphylococcus aureus in a ten weeks pregnant patient
Birgül Kaçmaz, Zeynep Özcan Dağ, Mahi Balcı, Serdar Gül, Özlem Tulmaç, Okan Çalışkan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.82788  Sayfalar 89 - 92
Koryoamniyonite yol açan en önemli neden enfeksiyonlardır. Genellikle etken bakteriler genital mikoplazmalar, anaeroblar, enterik gram-negatif basiller ve grup B streptokoklardır. Nadiren Staphylococcus aureus’da etken olabilmektedir. Bu çalışmada S. aureus’un etken olduğu koryoamniyonit vakası sunulmuştur. On haftalık gebe hasta yüksek ateş şikayetiyle hastanemize başvurmuş, fizik muayenesinde batında alt katran hassasiyeti saptanmıştır. Yapılan ultrasonografisinde fetüs kalp sesi duyulamayan hastaya teröpatik abortus planlanmıştır. Koryoamniyonit ön tanısıyla tüm kültürleri alındıktan sonra ampirik meropenem tedavisi başlandı. Operasyon sırasında alınan amniyon zarı kültüründe ve kan kültürlerinde S. aureus üremiştir. Amniyon zarının histopatolojik incelemesi akut funisit ve akut koryoamniyonit olarak raporlanmıştır. Tedaviye sefazolin ile devam edilmiş, tedavisi 14 güne tamamlanmıştır. Sonuç olarak koryoamniyonit düşünülen hastalarda nadiren S. aureus’un da etken olabileceği bilinmeli ve ampirik antibiyotik tedavisi buna göre düzenlenmelidir.

DERLEME
12. 
Gıda Savunmasında Yeni Yaklaşımlar: Risk Yönetim Metodolojileri
New Approaches to Food Defense: Risk Management Methodologies
Aslıhan Özdemir, Derya Dikmen
doi: 10.5505/TurkHijyen.2018.75508  Sayfalar 93 - 100
Biyoterörizm, patojen maddelerin politik, sosyal ve/veya ekonomik amaçlarla kanuna aykırı şekilde kullanımı şeklinde tanımlanmaktadır. Biyoterörizm faaliyetlerine tarihten pek çok örnek verilebilir. Biyoterörizm ajanları ve yol açtıkları hastalıklar da toksisite, morbidite ve mortalite gibi parametrelere dayanarak kategorize edilmiştir. Her bir biyolojik ajanın halk sağlığı üzerine etkilerini saptamak için bu sınıflama çok önemlidir. Toksik maddelerin en çok kullanıldığı araçlar ise gıdalardır. Gıda zinciri, zincirin herhangi bir noktasında kasıtlı veya kasıtsız kontaminasyon yoluyla bozulabilir. Gıda güvenliği, besini biyolojik ajanlar, toksinler, kimyasallar, radyasyon ve fiziksel bir madde tarafından kasıtlı kontaminasyondan korumak anlamına gelmektedir. Kasıtlı veya kasıtsız gıda kontaminasyonu biyolojik, kimyasal veya fiziksel ajanlar aracılığıyla gerçekleşebilir. Gıdayı ulusal ve uluslararası düzeyde güvenilir yapabilmek için gıda kalite güvencesi, gıda kalite kontrolü, iyi üretim uygulamaları, HACCP (Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktaları), ISO (Uluslararası Standart Organizasyonu) 22000 gibi yönetim sistemlerinin uygulanması gereklidir. HACCP ve ISO22000’in kaza yolu ile oluşabilecek kontaminasyonlara karşı başarısı kanıtlanmıştır ancak kasıtlı saldırıları tespit etmek ya da azaltabilmek amacıyla etkili bir şekilde kullanılamamaktadır. PAS96: 2014 rehberi (Yiyecek ve İçecek Koruma ve Savunma Rehberi), yiyecek içecek sektörünü kasıtlı saldırılardan korumak ve bu saldırılara karşı savunmak için yayınlanmış bir rehberdir. Bu rehber, TACCP (Kritik Kontrol Noktalarında Tehdit Değerlendirmesi) adı verilen bir sistemi anlatmaktadır. TACCP; bilgili ve güvenilir bir ekip ve bir otorite ile tehditlerin değerlendirilmesi, zayıf noktaların tespiti, materyal, ürün, satın alma, işleme, çevre, dağıtım ağları ve iş sistemlerinin kontrolünün sağlanması yoluyla değişikliklerin prosedürlere dönüşümünü sağlayan bir risk yönetim sistemidir. Bunun yanında, GFSI (Global Gıda Güvenliği Girişimi) tarafından gıda hilelerine karşı geliştirilen yeni bir sistem olan VACCP (Zafiyet Analizi ve Kritik Kontrol Noktaları) ise savunmasız gıdaları korumak amacıyla kullanılan bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır. Gıda güvenliği yönetim sistemleri dinamik sistemler olduğundan yeni gelişen tehlikeler ve tehditler tespit edilerek metodolojilerin her duruma karşı güncellenmesi ve gerekli durumlarda yeni metodolojilerin geliştirilmesi gerekmektedir.

LookUs & Online Makale
w