ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi - Turk Hij Den Biyol Derg: 79 (1)
Cilt: 79  Sayı: 1 - 2022
TÜM DERGİ
1.
THDBD 2022-1 Cilt 79 Tüm Dergi
TBHEB 2022-1 Vol 79 Full Printed Journal
Utku ERCÖMERT
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.33866  Sayfalar 1 - 173
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
2.
Klinik Vakalardan İzole Edilen Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) Suşlarına Siprofloksasin ve Yeşil Çay Ekstraktının Sinerjik Antibakteriyel Etkisinin Araştırılması
Synergistic Antibacterial Effect of Ciprofloxacin and Green Tea Extract on Methicillin-Resistant Staphylococcus aureus (MRSA) Strains Isolated from Clinical Cases
Yalçın DİCLE, Halil YAZGI, Mehmet Veysel ÇOŞKUN, Zeynal TOPALCENGİZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.90532  Sayfalar 3 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, siprofloksasin ve yeşil çay ekstrakt kombinasyonunun çeşitli klinik örneklerden izole edilen metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) suşlarına karşı sinerjik etkisinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Farklı klinik örneklerden izole edilen muhtemel 90 MRSA suşu biyokimyasal testlerden sonra otomatize bakteri tanımlama sistemiyle tür düzeyinde tanımlanmıştır. İzolatların siprofloksasine karşı dirençleri disk difüzyon testi kullanılarak belirlenmiştir. Siprofloksasine karşı dirençli bulunan 54 MRSA izolatının yeşil çay ekstraktı ve siprofloksasin için minimum inhibisyon konsantrasyon (MİK) değerleri mikrodilüsyon yöntemiyle belirlenmiştir. Daha sonra, izolatlara karşı yeşil çay + siprofloksasin kombinasyonun sinerjik etkisi dama tahtası yöntemi ile hesaplanan fraksiyonel inhibisyon konsantrasyon değerleri kullanılarak hesaplanmıştır.
BULGULAR: MRSA izolatlarının %54.4’ü yara, %30’u kan ve %15.6’sı idrar olmak üzere 3 farklı klinik örnek türünden izole edilmiştir. MRSA izolatlarının yeşil çay ekstraktı ve siprofloksasin ve farklı kombinasyonlarının MIK değerleri 8–256 µg/ml arasında belirlenmiştir. Yeşil çay ekstraktının, siprofloksasin üzerine sinerjik etkisi kombinasyonunun franksiyonel inhibitör konsantrasyonu indeksi değerlerine göre 54 MRSA izolatı için 18 (%33.3) suş için etkisiz, 17 (%31.5) suş için aditif, 19 (%35.2) suş için sinerjik etki olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma sonuçlarına göre yeşil çay ekstraktı ve siprofloksasin kombinasyonunun klinik örneklerden izole edilen MRSA suşları üzerinde sinerjik bir antibakteriyel etki oluşturmaktadır.
INTRODUCTION: The Green Tea (Camellia sinensis) with known antibacterial effect against several microorganisms has been reported for its synergistic properties along with some antibiotics. The aim of this study was to investigate the synergistic effect of ciprofloxacin and green tea extract combinations against methicillin resistant Staphylococcus aureus (MRSA) strains isolated from various clinical registries.
METHODS: Presumptive 90 MRSA strains isolated from various clinical specimens were identified by the biochemical tests followed by an automated bacterial recognition system. Resistance of isolates to ciprofloxacin was determined using a disk diffusion test. Minimum inhibitory concentration (MIC) values of green tea extract and ciprofloxacin were determined for 54 MRSA isolates resistant to ciprofloxacin by microdilution method. Subsequently, the synergistic effect of the green tea + ciprofloxacin combinations against the isolates were determined by the checkboard dilution method to calculate fractional inhibitory concentration values.
RESULTS: MRSA strains were isolated from three clinical sample types including wounds (54.4 %), blood (30 %) and urine (15.6%). MIC values of green tea extract, ciprofloxacin and their tested combinations ranged between 8 and 256 µg/ml. The synergetic effect of green tea extract on ciprofloxacin for 54 MRSA isolates were determined as ineffective for 18 (%33.3), aditive for 17 (%31.5), and synergic for 19 (%35.2) strains based on fractional inhibitory concentration values.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study showed that green tea extract and ciprofloxacin had a synergetic antibacterial effect on MRSA strains isolated from various clinical specimens.

3.
SARS-CoV-2 Pozitif Sağlık Çalışanlarının Gerçek Zamanlı PCR Döngü Eşik Değeri Klinik ve Epidemiyolojik Özelliklerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Real-Time PCR Cycle Threshold Value, Clinical and Epidemiological Characteristics of SARS-CoV-2 Positive Healthcare Workers
Gül BAYRAM, Harun GÜLBUDAK, Aslıhan BEKÇİ, Seda TEZCAN ÜLGER, Gülçin YAPICI, Gönül ASLAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.59913  Sayfalar 13 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Koronavirüs enfeksiyon hastalığı-2019 (COVID-19) pandemi sürecinde sağlık çalışanları, SARS-CoV-2’den en fazla etkilenen meslek grubudur. Sağlık çalışanlarının SARS-CoV-2 ile enfekte olması diğer sağlık çalışanları, hastalar ve aileleri için enfeksiyon riski oluşturmaktadır. RT-qPCR yöntemi ile örnekteki viral yük ölçüsü döngü eşik değeri “cycle threshold (Ct)” olarak saptanır. RT-qPCR Ct değerinin, enfeksiyonun şiddeti ve bulaştırıcılığı ile ilişkili olabileceği bildirilmiştir. Bu çalışmada SARS-CoV-2 RT-qPCR testi pozitif bulunan sağlık çalışanlarında sosyo-demografik faktörler, COVID-19 semptomları ve Ct değeri arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya SARS-CoV-2 RT-qPCR testi pozitif bulunan 300 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. SARS-CoV-2 RT-qPCR testi, nazofarengeal ve orofaregeal sürüntü örneklerinden Bio-speedy SARS-CoV-2 RT-qPCR (Bioeksen, Türkiye) kiti ile yapılmıştır. Sağlık çalışanlarının RT-qPCR Ct değeri sonuçları düşük, orta ve yüksek olarak sınıflandırılarak viral yayılım riski ve sosyo-demografik özellikleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 300 sağlık çalışanında en az bir semptom gösterenlerin oranı %88,3 (n=265)’tür ve en sık görülen semptomlar kas-eklem ağrısı %39,7, halsizlik %33 ve boğaz ağrısı %30,7 olarak saptanmıştır. RT-qPCR Ct değeri medyanı 23.17(19.3-29.4) olarak tespit edilmiştir ve sağlık çalışanlarının %59’unda Ct değeri düşük (<24.0) bulunmuştur. Ayrıca idari birimlerde çalışan personelin Ct değeri COVID-19 poliklinik, servis ve yoğun bakım ünitesinde çalışanlardan daha düşük bulunmuştur (p=0.020). Ateşi olanlar ve COVID-19 semptom (ateş, öksürük, solunum sıkıntısı) grubundan en az birine sahip olanların olmayanlara göre Ct değeri daha düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0.008, p=0.019). Olası bulaş kaynağı değerlendirildiğinde; sağlık çalışanlarının %22’sine hasta bakımı sırasında, %21’ine diğer sağlık çalışanlarından ve %23,3’üne hastane dışı bir kaynaktan bulaştığı belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde ettiğimiz bulgular sağlık çalışanlarında görülen SARS-CoV-2 bulaşının büyük bir bölümünün hastane içerisinde gerçekleştiğini ancak hastane dışı temaslarda daha fazla viral yüke maruz kalındığını göstermiştir. Ayrıca hastalar ile fazla teması olmayan idari ve teknik personellerin de potansiyel bulaş kaynağı olabileceği görülmüştür. Bu durum, sağlık personellerinde bulaş riskini azaltmak için KKE kullanım kurallarına uyulması gerektiğini ve klinik dışında çalışan personellerin de iş arkadaşlarıyla temasları sırasında maske ve mesafe kurallarına uyması gerektiğini yeniden ortaya koymuştur. Sağlık çalışanlarında ateş, öksürük, solunum sıkıntısı ve halsizlik belirtilerinden herhangi birisinin varlığında Ct değerinin daha düşük (viral yükün daha yüksek) olduğu belirlenmiştir. Bu belirtilerin varlığında sağlık çalışanlarına PCR testi yapılması ve test sonucu çıkıncaya kadar gerekli izolasyon önlemlerinin alınması bulaş olasılığını azaltacaktır.
INTRODUCTION: During the coronavirus infectious disease-2019 (COVID-19) pandemic, healthcare workers are the occupational group most affected by SARS-CoV-2. Infection of healthcare workers with SARS-CoV-2 poses a potential risk of infection for other healthcare workers, patients and their families. The viral load measure in the sample is determined as the cycle threshold (Ct) with the RT-qPCR method. It has been reported that the RT-qPCR Ct value may be related to the severity and potential contagiousness of the infection. In this study, it was aimed to evaluate the relationships between socio-demographic factors, COVID-19 symptoms and Ct value in SARS-CoV-2 RT-qPCR positive healthcare workers.
METHODS: In this study, 300 healthcare workers with positive SARS-CoV-2 RT-qPCR test were included. SARS-CoV-2 RT-qPCR test was performed from nasopharyngeal and oropharyngeal swab samples with Bio-speedy SARS-CoV-2 RT-qPCR (Bioeksen, Turkey) kit. The RT-qPCR Ct value results of healthcare staff patients were classified as low, medium and high, socio-demographic characteristics and the risk of viral spread was evaluated.
RESULTS: The rate of those who showed at least one symptom among the 300 health personnel included in the study was 88.3% (n=265) and the most common symptoms were muscle-joint pain 39.7%, fatigue 33% and sore throat 30.7%. The median RT-qPCR Ct value was determined as 23.17(19.3-29.4) and Ct value was found to be low (<24.0) in 59% of healthcare personnel. In addition, the Ct value of the personnel working in the administrative units was found to be lower than those working in the COVID-19 polyclinic, service and intensive care unit (p=0.020). Those who had fever and at least one of the COVID-19 symptom (fever, cough, respiratory distress) group had a lower Ct value than those who did not (p=0.008, p=0.019, respectively). When the possible source of transmission was evaluated, it was determined that 22% of the health personnel were infected during patient care, 21% from other health personnel and 23.3% from non-hospital sources.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results have shown that most of the SARS-CoV-2 transmission seen in healthcare workers occurs within the hospital, but more viral load is exposed in out-of-hospital contacts.In addition, it has been observed that administrative personnel who do not have contact with patients can be a potential source of transmission. This situation has reaffirmed that PPE usage rules should be followed in order to reduce the risk of transmission in healthcare personnel and that personnel working outside the clinic should follow the mask and distance rules during their contact with their colleagues.It was determined that the Ct value was lower (higher viral load) in the presence of any of the symptoms of fever, cough, respiratory distress and fatigue in healthcare workers. In the presence of these symptoms, PCR testing of healthcare workers and taking necessary isolation measures until the test result is obtained will reduce the possibility of transmission.

4.
Kronik hastalığı olan erişkinlerin 2015-2017 yılları arasında influenzaya karşı aşılanma durumları
Influenza vaccination status in adults with chronic diseases between 2015-2017
Halil EKİNCİ, Banu EKİNCİ, Bekir KESKİNKILIÇ, Turan BUZGAN, Fatih KARA, Hasan IRMAK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.23326  Sayfalar 25 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Türkiye’de kronik hastalığı olanlarda cinsiyet ve yaş grubu faktörleri de göz önünde bulundurularak influenza aşısı yapılma oranının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2011 yılında Türkiye Kronik Hastalıklar ve Risk Faktörleri Çalışması için verileri toplanan 18477 kişinin, elektronik sağlık kayıtlarından hastalık bilgileri alınmıştır. Erişkin aşılamasında önerilen tüm aşılar arasında, 2015-2017 yıllarında yeterli verisi bulunan influenza aşısı için; sosyodemografik özellikler, kronik hastalık varlığı, yaş ve cinsiyete göre influenza aşılama oranları incelenmiştir.
BULGULAR: : Cinsiyete göre erkeklerde influenza aşılama oranı (yüzbinde 391) ile kadınların aşılama oranı (yüzbinde 367) arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. (𝜒2 = 0,729, 𝑠𝑑 = 1, p=0,207). Yaş grubuna göre ( 45-54, 55-64, 65-74 ve 75+yaş grupları arasında) aşılanma oranları anlamlı fark göstermiştir. (𝜒2 = 183,012, 𝑠𝑑 = 3, p=0,000). En yüksek oran 65-74 yaş grubundadır (yüzbinde 1525). Yaşla birlikte erişkin aşılama oranında yükselme eğilimi gözlenmiştir. NUTS bölgeleri bazında influenza aşılama oranları arasında da anlamlı farklılıklar olduğu gözlenmiştir (𝜒2 = 115,832, 𝑠𝑑 = 11, p=0,000). En yüksek influenza aşılama oranı Ege Bölgesi’nde (yüzbinde 615) görülürken, en düşük aşılama oranının ise Kuzey Doğu Anadolu’da (yüzbinde 57) olduğu gözlenmiştir. Kronik hastalığı olanlar arasında influenza aşılamasının koroner kalp hastalarında en yüksek (yüzbinde 207 (187-231)) olduğu görülmektedir. En az aşılama oranının (yüzbinde 94 (109-124)) multimorbiditesi olan hasta grubunda olduğu gözlenmiştir. Hipertansiyon tanısı olanlarda influenza aşılama oranının en düşük düzeyde (yüzbinde 104 (118-136)) olduğu görülmüştür. Örneklemde yer alan kişilerden (n=18477) 699’unun en az bir kere influenza aşısı yaptırdığı, 409 kişinin sadece 1 kere aşı yaptırdığı, 7 kişinin ise 4 kere aşı yaptırdığı belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Üç yıllık aşılama hızı ise yüzbinde 378 olarak hesaplanmıştır. Ülkemizde erişkin aşılama tartışmalarının tamamlanması ve erişkin aşılama programının aktif desteklenmesi önem arz etmektedir.
INTRODUCTION: In Turkey, it was aimed to investigate the rate of influenza vaccination in patients with chronic diseases, taking into account the factors of gender and age group.
METHODS: Disease information was obtained from the electronic health records of 18477 people whose data were collected for the Turkey Chronic Diseases and Risk Factors Study in 2011. Among all vaccines recommended in adult vaccination, for influenza vaccine with sufficient data in 2015-2017; Influenza vaccination rates according to sociodemographic characteristics, presence of chronic diseases, age and gender were examined.
RESULTS: The three-year vaccination rate was calculated as 378 per hundred thousand. In our country, it is important to complete the discussions on adult vaccination and to actively support the adult vaccination program.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no significant difference between the influenza vaccination rate in men (391 per hundred thousand) and the vaccination rate of women (367 per hundred thousand) according to gender. (𝜒2 = 0,729, 𝑠𝑑 = 1, p=0,207).. Vaccination rates by (in between 45-54, 55-64, 65-74 ve 75+) age group showed a significant difference(𝜒2 = 183,012, 𝑠𝑑 = 3, p=0,000). The highest rate is in the 65-74 age group (1,525 per hundred thousand). A tendency to increase in adult vaccination rate was observed with age. It was also observed that there were significant differences between influenza vaccination rates on the basis of NUTS regions (𝜒2 = 115,832, 𝑠𝑑 = 11, p=0,000). The highest influenza vaccination rate was observed in the Aegean Region (615 per hundred thousand), while the lowest vaccination rate was observed in North East Anatolia (57 per hundred thousand). Among those with chronic diseases, influenza vaccination seems to be the highest in coronary heart patients (207 per hundred thousand (187-231)). It was observed that the lowest vaccination rate (94 per hundred thousand (109-124)) was in the patient group with multimorbidity. It was observed that influenza vaccination rate was at the lowest level (104 per hundred thousand (118-136)) in those with a diagnosis of hypertension. It was determined that 699 of the people in the sample (n=18477) had influenza vaccination at least once, 409 individuals had only one vaccination, and 7 persons had been vaccinated 4 times.

5.
Yoğun Bakım Ünitesinde İzlenen COVID-19 Hastalarının Yapay Sinir Ağı ile Tedavi Maliyetinin Tahmini
Prediction of Treatment Cost by Artificial Neural Network of Patients with COVID-19 in Intensive Care Unit
Suna KOÇ, Mehmet DOKUR, Türkan ÖZER, Betül BORKU UYSAL, Mehmet Sami İSLAMOĞLU, Nilgün AÇIKGÖZ, İlke KÜPELİ, Sena Gül KOÇ, Sema Nur DOKUR, İsmail Tuncer DEĞİM
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.48642  Sayfalar 39 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Yapay sinir ağları (YSA), hayvan beyinlerini oluşturan biyolojik sinir ağlarından esinlenen bilgi işlem sistemleridir. Bir YSA, biyolojik bir beyindeki nöronları kabaca modelleyen, yapay nöronlar adı verilen bağlantılı birimler veya düğümler koleksiyonuna dayanır. Doğrusal olmayan süreçleri yeniden üretme ve modelleme yetenekleri nedeniyle, yapay sinir ağları birçok disiplinde uygulama bulmuştur.
Bu çalışmada, örnek olarak hastanemizin Yoğun Bakım Ünitesinde izlenen Covid-19'lu 201 hastanın biyokimyasal verileri hastane kayıtlarından alınarak oluşturulan YSA modeli ile sonuçta toplam tedavi maliyetine nasıl bir etki yaptığı araştırılmıştır. Aslında bu modelin bu şekilde uygulanması bir örnek olmanın yanında hastanın başlangıçtaki biyokimyasal parametrelerinin hastalığın seyrine nasıl etki ettiği ve bunun da bir sonucu olarak toplam tedavi maliyetin ne olabileceğinin tahmininin yapılması gösterilmiştir. Bu doktorlara ve hastane yönetimine ileride toplam tedavi maliyeti yüksek olacak hastaları önceden fark edebilmeyi sağlayabilecektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: COVID-19 ile enfekte ağır hastaların YBÜ'de kalış sürelerini (gün) etkileyen yaş gibi parametreler ve diğer biyokimyasal parametreler YSA analizi kullanılarak değerlendirildi. Bunun için bir bilgisayar programı olan Pythia® YSA modellerini geliştirmek için bu çalışmada seçilen hastalar için gerçek veriler kullanıldı.


BULGULAR: Yoğun Bakım Ünitesi'nden elde edilen ve başlangıç parametreleri olarak bilgisayara verilen gerçek veriler elde edildi. Bilgisayar programı tahmin için en uygun model olarak birinci seviye için 15 nöron, ikinci seviye için 1 nöron vermiştir. (SSD (Sum of Squared Deviations) değeri 0,000995 olarak bulundu. Bu program, gerçek hasta için 2019 Yılı'ndaki gerçek maliyeti 142.234,060 TL (26.792 USD) iken toplam maliyeti 144.930,940 TL (27.300 USD) olarak tahmin etmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırmada geliştirilen ve yayınlanan YSA modeli herhangi bir deneysel parametre gerektirmemektedir. Ayrıca YSA, YBÜ'ndeki COVID-19 hastalarının tedavi maliyetleriyle ilgili yararlı ve kesin tahmin veya bilgi sağlama yeteneğine sahiptir. Sonuç olarak, YSA kullanımı, Covid-19 tanısıyla izlenen kritik hastaların yatış sürelerini etkileyen parametreleri tahmin etmede iyi bir yöntem olabilir.
INTRODUCTION: Artificial neural networks (ANNs) are computer systems that are inspired by the biological neural networks that make up animal brains. An ANN is built from a network of linked units or nodes known as artificial neurons, which are roughly modeled after the neurons in the human brain. Artificial neural networks have found applications in a wide range of fields due to their capacity to recreate and simulate nonlinear phenomena. In this study, as an example, the biochemical data of 201 patients with Covid-19 who were followed up in the intensive care unit of our hospital were taken from the hospital records and the ANN model and its effect on the total treatment cost were investigated.In fact, the application of this model in this way is an example, as well as showing how the initial biochemical parameters of the patient affect the course of the disease and, as a result, the estimation of the total cost of treatment. This will enable doctors and hospital management to detect patients with high total treatment costs in the future.
METHODS: The parameters such as ages, and the other biochemical parameters that affect the staying periods (days) of COVID-19 infected patients in ICU were evaluated by using an ANN analysis. For this a computer program, Pythia®, was used to develop ANN models. Real data was used for that selected patients in this study.
RESULTS: The real data obtained from the ICU and gave to the computer as initial parameters. The computer program gave 15 neurons for the first level, 1 neurons for the second level as the most suitable model for the prediction SSD (Sum of Squared Deviations) was found to be 0.000995. This program predicts a total cost 144.930,940 TL (27.300 USD) where the 50 real cost 142.234,060 TL (26.792 USD) for the real patient in 2019.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The ANN model developed and released in this research does not necessitate any experimental parameters. Besides, ANN has the ability to deliver helpful and exact prediction or information regarding the expense of COVID-19 patients in ICU.Therefore, the use of ANN can be a good method to estimate the parameters that affect the length of stay of critically ill patients followed up with the diagnosis of COVID-19.

6.
Androctonus crassicauda antivenomunun Leiurus abdullahbayrami venomuna karşı çapraz koruyuculuğunun değerlendirilmesi.
Evaluation of cross-protection of Androctonus crassicauda antivenom against Leiurus abdullahbayrami venom.
Mehmet Ali KANAT, Derya ALTUN, Kübra KILIÇ, Edibe Nurzen NAMLI BOZKURT, Ertuğrul TURAN, Gökhan CENGİZ, İlhan BOZYİĞİT
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.34445  Sayfalar 47 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Akrep antivenomu hazırlanması, akrep zehirinin uygun bir hayvana, çoğunlukla atlara enjekte edilmesi sonrası uygun bir süre sonra uygulama yapılan hayvanların serumundan spesifik antikorların elde edilmesi gibi titizlikle gerçekleştirilmesi gereken bir süreçtir. Venom enjekte edilen hayvanlarda venomun kalitesi, miktarı ve uygulama yerine bağlı olarak birçok fizyolojik ve patolojik bulgu görülmektedir. Androctonus crassicauda venomu ulusal akrep antivenomu üretiminde kullanılmaktadır. Androctonus crassicauda Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde Leiurus abdullahbayrami ise Güneydoğu Anadolu bölgesinde sıklıkla görülen türlerdir. Türkiye’de görülen Leiurus türü akrepler 2009 yılına kadar Leiurus quinquestriatus türü olarak bilinmekteydi. Bu çalışmanın amacı, A. crassicauda zehiriyle elde edilen ulusal akrep antivenomunun; L. abdullahbayrami türlerine karşı etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada A. crassicauda venomu ile immunize edilen atlardan elde edilen ulusal akrep antivenomu kullanıldı. İlk olarak A. crassicauda ve L. abdullahbayrami türü akreplerin zehirleri elektriksel uyarı ile elde edildi. Her iki türün zehirleri 1mg/ml olacak şekilde hazırlandı. Her iki türün zehiri için farelerde Letal doz 50 (LD50) değerleri belirlendi. A. crassicauda akrep antivenomunun iki katlı dilusyonları hazırlandı ve A. crassicauda ve L. abdullahbayrami venomlarına karşı farelerde Etkili doz 50 (ED50) değerleri hesaplanarak nötralizasyon ünitesi (NU) belirlendi. Nötralizasyon testi ile A. crassicauda antivenomunun potens değeri ve L. abdullahbayrami venomuna karşı antivenomun çapraz koruyuculuğu hesaplandı.
BULGULAR: A. crassicauda venomunun LD50’si 5,761 µg/fare, L. abdullahbayrami venomunun LD50’si 5,265 µg/fare bulundu. ED50, A. crassicauda’da 0,1767 bulunurken, L. abdullahbayrami’de 0,25 bulunmuştur. A. crassicauda antivenomuna karşı Potens değerleri ise A. crassicauda ve L. abdullahbayrami için sırasıyla 90,5488 NU/ml ve 64 NU/ml olarak elde edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, A. crassicauda antivenomunun Leiurus abdullahbayrami akrep sokmalarında da güvenle kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmamız A. crassicauda antivenomunun L. abdullahbayrami akrep sokmalarının tedavisinde kullanılabileceğini gösteren ilk çalışmadır.
INTRODUCTION: The preparation of the scorpion antivenom is a process that must be meticulously performed, such as obtaining specific antibodies from the serum of the injected animal after a suitable period of time after the relevant venom has been administered to a suitable animal, mostly horses. Many physiological and pathological symptoms occur in the treated animal, depending on the quality, quantity and application of the venom injected. Androctonus crassicauda venom is used in the national production of scorpion antivenom. Androctonus crassicauda is a common species in Eastern and Southeastern Anatolia (Elazığ, Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Adana, Hatay, Malatya, Mersin) and Leiurus abdullahbayrami is a common species in Southeastern Anatolia (Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Şanlıurfa, Mardin). Leiurus species scorpions seen in Turkey were known as Leiurus quinquestriatus until 2009. The aim of this study is that the national scorpion antivenom obtained with A. crassicauda venom; to evaluate its effectiveness against L. abdullahbayrami.
METHODS: National scorpion antivenom obtained from horses immunized with A. crassicauda venom was used in the study. Firstly, the venom of A. crassicauda and L. abdullahbayrami scorpions was obtained by electrical stimulation. The venom of both species were prepared at 1mg/ml. Lethal dose 50 (LD50) values were determined in mice for venom of both species. Two-fold dilutions of A. crassicauda scorpion antivenom were prepared and the neutralization unit (NU) was determined by calculating the effective dose 50 (ED50) values in mice against A. crassicauda and L. abdullahbayrami venoms. Potency value of A. crassicauda antivenom and cross-protection of antivenom against L. abdullahbayrami venom were calculated by neutralization test.
RESULTS: The LD50 of A. crassicauda venom was 5,761 µg/mouse and the LD50 of L. abdullahbayrami venom was 5,265 µg/mouse. ED50 was found 0.1767 in A. crassicauda and 0.25 in L. abdullahbayrami. Potency values against A. crassicauda antivenom were obtained as 90,5488 NU/ml and 64 NU/ml for A. crassicauda and L. abdullahbayrami, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study showed that A. crassicauda antivenom can also be used safely in Leiurus abdullahbayrami scorpion stings. Our study is the first study showing that A. crassicauda antivenom can be used in the treatment of L. abdullahbayrami scorpion stings.

7.
Hipoksiye bağlı bağırsak hasarına karşı klorokin tedavisinin hafifletici etkileri: Histolojik ve immünohistokimyasal bir çalışma
Mitigative effects of chloroquine treatment against hypoxia-induced intestinal injury: A histological and immunohistochemical study
Ali Tuğrul AKIN, Emin KAYMAK, Emel ÖZTÜRK, Tayfun CEYLAN, Betül YALÇIN, Kemal Erdem BAŞARAN, Derya KARABULUT, Züleyha DOĞANYİĞİT, Saim ÖZDAMAR, Birkan YAKAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.78476  Sayfalar 59 - 70
GİRİŞ ve AMAÇ: Hipoksi, TNF-α, IL-6 ve IFN-y gibi inflamatuvar sitokinler ve apoptotik düzenleyici proteinler tarafından indüklenen apoptoz neticesinde bağırsağın mukozal bütünlüğünün bozulmasında önemli bir role sahiptir. Klorokin (CLQ), yeni koronavirüs hastalığında (COVID-19) kullanılan bir ilaçtır ve sıtma ve romatoid artrit gibi birçok inflamatuvar hastalığın tedavisi için yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada sıçanların barsak mukozasında hipoksi ile indüklenen inflamasyon ve apoptoza bağlı yıkıcı etkileri CLQ uygulamaları ile azaltmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaçla toplam 24 adet Wistar Albino rat rastgele üç gruba ayrıldı; Grup I: Kontrol grubu (n=8), Grup II: Hipoksi (Hipoksi, n=8) ve Grup III: Hipoksi + Klorokin (Hipoksi+CLQ, n=8). Kontrol grubu normal atmosferik ortamda (%21 O2), Hipoksi ve Hipoksi+CLQ grupları oksijen seviyelerinin 28 gün boyunca %10 seviyelerinde tutulabilmesi için pleksiglas kafeslerde barındırıldı ve Hipoksi+CLQ grubuna 28 gün boyunca her gün 50 mg/kg dozda CLQ uygulandı. Deney sonunda anestezi altında bağırsak dokuları çıkarılan deney hayvanlarının yaşamlarına son verildi.
BULGULAR: Histopatolojik değerlendirmeler sonucunda CLQ uygulamalarının, hipoksinin bağırsakta indüklediği histopatolojik etkiler üzerinde iyileştirici özellikler gösterdiği belirlendi. Hipoksi grubunda TNF-α ekspresyonunda artış gözlenirken, Hipoksi+CLQ grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edildi. Ayrıca Hipoksi+CLQ grubunda Bax ekspresyonunun Hipoksi grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi. Bunların aksine, Bcl-2 ekspresyonunun Hipoksi+CLQ grubunda Hipoksi grubuna göre istatistiksel olrak anlamlı derecede artmış olduğu gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, hipoksinin barsak mukozasında önemli bir hasara neden olduğunu ve hücreleri apoptoza sürükleyen ciddi bir inflamasyonu tetiklediğini gözlemledik. Klorokinin bağırsak mukozası üzerindeki iyileştirici etkileri göz önüne alındığında, bu anti-enflamatuar ilacın, bağırsakta hipoksinin zararlı etkilerini hafifletmek için klinik olarak kullanım potansiyeline sahip olduğunu öneriyoruz.
INTRODUCTION: Hypoxia has an important role in the disruption of intestinal mucosal integrity because of inflammation and apoptosis induced by inflammatory cytokines such as TNF-α, IL-6 and IFN-y, and apoptotic regulatory proteins. Chloroquine (CLQ) is a drug used in the novel coronavirus disease (COVID-19) and is widely used for the treatment of many inflammatory diseases such as malaria and rheumatoid arthritis. In this study, we aimed to reduce the destructive effects of hypoxia-induced inflammation and apoptosis in the intestinal mucosa of rats with CLQ applications.
METHODS: For this purpose, a total of 24 Wistar Albino rats were randomly divided into three groups; Group I: Control group (n=8), Group II: Hypoxia (Hipoxy, n=8) and Group III: Hypoxia + Chloroquine (Hipoxy+CLQ, n=8). The control group was housed in plexiglass cages to keep the oxygen levels at 10% levels for 28 days, while the Hypoxia and Hypoxia+CLQ groups were housed in a normal atmospheric environment (21% O2), and the Hypoxia+CLQ group was administered CLQ at a dose of 50 mg/kg every day for 28 days. At the end of the experiment, the intestinal tissues of the experimental animals, were extracted under the anesthesia and they were sacrificed.
RESULTS: As a result of histopathological evaluations, it was determined that CLQ applications showed healing properties on the histopathological effects induced by hypoxia in the intestine. While an increase in TNF-α expression was observed in the hypoxia group, a statistically significant decrease was detected in the Hypoxia+CLQ group. In addition, Bax expression was found to be statistically significantly lower in the Hypoxia+CLQ group when compared to the Hypoxia group. On the contrary, it was observed that Bcl-2 expression was statistically significantly increased in the Hypoxia+CLQ group compared to the Hypoxia group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, we observed that hypoxia causes significant damage to the intestinal mucosa and triggers a severe inflammation that drives cells to apoptosis. Considering the curative effects of chloroquine on the intestinal mucosa, we suggest that this anti-inflammatory drug has a potential to use clinically to alleviate the deleterious effects of hypoxia in the intestine.

8.
Hiperglisemi RBL-1 hücrelerinde Ca2+ salınımı ile aktive olan Ca2+ akımlarını (ICRAC) arttırır
Hyperglycemia increases Ca2+ realese activated Ca2+ current, ICRAC, in RBL-1 cells
Yasin GÖKÇE, Taufiq RAHMAN, Nazmi YARAŞ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.06332  Sayfalar 71 - 80
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Depo bağımlı Ca2+ girişi (SOCE) olarak farklı türde akımlar tanımlanmış olsa da bunlar arasında en iyi bilineni Ca2+ salınımı ile aktive olan Ca2+ akımlarıdır (ICRAC). SOCE yolağı çeşitli biyolojik süreçleri düzenleyen hücre içi Ca2+ ([Ca2+]i) sinyalleri oluşturmak için önemli bir yoldur. Anormal SOCE, özellikle alerji, diyabet, yangı ve kanseri içeren birçok çeşitli hastalık tipinin altında yatan önemli sebeplerden biri olarak görülmektedir. Bu çalışmada hipergliseminin SOCE aktivitesi üzerine olan etkileri elektrofizyolojik yöntemlerle incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem: Bu çalışmada sıçan bazofilik lösemi-1 (RBL-1) hücreleri yüksek glikoz (YG, 50mM) ve normal glikoz (5.5mM) derişimine sahip DMEM solüsyonları kullanılarak çoğaltıldı. RBL-1 hücreleri yeterli sayıya ulaşmasının ardından 72 saat süreyle yüksek glikoz ortamına maruz bırakıldı. Bu süreyi takiben hücrelerden Fura-2 tabanlı Ca2+ görüntüleme tekniği ile SOCE aktivitesi ve voltaj kenetleme yöntemiyle ICRAC akımları ölçüldü.
BULGULAR: Bulgular: ICRAC akım ölçümleri patch-clmap ve Fura-2 tabanlı Ca2+ görüntüleme yöntemleriyle gerçekleştirildi. Pozitif kontrol deneyler için PYR6 (SOCE blokörü) kullanılarak akımların SOCE yolağı üzerinden olduğu doğrulandı. Ayrıca hipergliseminin RBL-1 hücrelerinde SOCE aktivitesini kontrol değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttırdığı iki farklı yöntemle tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Bulgularımız diyabetik patojilerde karşılaşılan Ca2+ homeostazındaki ve ER/SR depolarının Ca2+ içeriğindeki bozulmalarda SOCE yolağı ilgili proteinlerinin önemli bir rolü olabileceğini ortaya koymaktadır. Hücre düzeyinde elde edilen bu bulgular sınırlı olsa da ileride geliştirilecek olan çalışmalara büyük katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Objective: Although different types of currents have been defined as store-operated Ca2+ entry (SOCE), the best characterized of these is Ca2+ release-activated Ca2+ currents (ICRAC). The SOCE pathway is an important way to generate cytosolic Ca2+ signals that regulate various biological processes. Abnormal SOCE appears to be one of the underlying causes of several diseases, particularly allergies, diabetes, inflammation, and cancer. In this study, the effects of hyperglycemia on SOCE activity were investigated by electrophysiological methods.
METHODS: Methods: In this study, rat basophilic leukemia-1 (RBL-1) cells were grown using DMEM solutions with high glucose (HG, 50mM) and normal glucose (5.5mM) concentrations. Following 72h incubation period, SOCE activity was measured by Fura-2 based Ca2+ imaging technique and ICRAC currents recorded by voltage clamp method.
RESULTS: Results: ICRAC current measurements were performed by the patch-clmap method and Fura-2 based Ca2+ imaging methods. For positive control experiments, using the PYR6 (SOCE blocker), it was confirmed that the currents were through the SOCE pathway. In addition, it was determined by two different methods that hyperglycemia significantly increased SOCE activity in RBL-1 cells compared to control values.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: Our findings reveal that the SOCE pathway may have an important role in the disturbances in Ca2+ homeostasis and Ca2+ content of ER/SR stores encountered in diabetic pathologies. Although these findings at the cellular level are limited, it is thought that they will make great contributions to future studies.

9.
B12 Vitamini Sıçanlarda Metotreksatın Neden Olduğu Akciğer Hasarını Azaltır: Histopatolojik, İmmünohistokimyasal ve Biyokimyasal Bir Çalışma
Vitamin B12 Alleviates Methotrexate-Induced Lung Injury In Rat: A Histopathological, Immunohistochemical, And Biochemical Study
Emin KAYMAK, Derya KARABULUT, Emel ÖZTÜRK, Ali Tuğrul AKIN, Nurhan KULOĞLU, Birkan YAKAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.00947  Sayfalar 81 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Metotreksat (MTX) önemli bir kemoterapatik olup kanser hastalarında kullanılan önemli bir antikanserojen olmakla birlikte diğer dokularda yan etkilere yol açmaktadır. Bu yan etkiler arasında akciğer toksisitesi de yer almaktadır. B12 Vitamini güçlü bir antioksidandır ve reaktif oksijen türlerinin azalmasını sağlar. Bu çalışma, B12 vitamininin sıçan akciğerinde metotreksat kaynaklı hasara karşı koruma sağlayıp sağlayamayacağını belirlemek için tasarlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 32 erkek Wistar albino sıçanı dört gruba ayrıldı: Kontrol grubuna (n=8) deney boyunca intraperitoneal (i.p.) salin uygulandı. B12 vitamini grubuna (B12) (n=8) 3 μg/kg/i.p. 14 gün boyunca B12 vitamini uygulandı. Metotreksat (MTX) grubuna 20 mg/kg/i.p. tek doz (MTX) enjeksiyonu deneyin 8. gününde yapıldı. MTX+B12 grubuna deneyin 8. gününde MTX tek doz 20 mg/kg/ i.p. + 3 μg/kg/i.p. B12 vitamini günlük deney boyunca uygulandı. Elde edilen akciğer dokularına histopatolojik, immünhistokimyasal ve biyokimyasal yöntemler uygulandı. Akciğer dokuları Masson’s Trikrom (MT) ile boyandı. Ayrıca α-Sma, Laminin, PCNA ve TNF-α antikorları immünohistokimya ile boyandı. Akciğer doku homojenatlarında ise süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve malondialadehit (MDA) seviyeleri değerlendirildi.
BULGULAR: Metotreksat, MDA ve IL-6 seviyelerinde ve α-Sma, Laminin ve TNF-α ekspresyonunda ve akciğer dokusunda apoptotik hücre sayısında artışa neden oldu. Ayrıca MTX grubunda PCNA ekspresyonu ve SOD ve CAT seviyelerinde azalmaya neden oldu. B12 vitamini, MDA ve IL-6 düzeylerindeki artışı ve α-Sma, Laminin ve TNF-α ekspresyonunu engelledi. B12 vitamininin antioksidan kapasiteyi artırdığı görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: B12 vitamininin metotreksat kaynaklı akciğer toksisitesinde oksidatif stress, inflamasyon, fibrosis ve apoptosis gibi faktörler üzerinde etkili olduğu ve hasarı azalttığı görülmüştür.Bu çalışma, metotreksatın neden olduğu akciğer hasarı için B12 vitamini kullanımının faydalı olacağını göstermiştir. Kanser ilacı kullanımında yan etkileri azaltmada B12 vitamininin gözardı edilmemesi gerektiğinü düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Methotrexate (MTX) is an important chemotherapeutic and an important anticarcinogen used in cancer patients, but it causes side effects in other tissues. Among these side effects is lung toxicity. Vitamin B12 is a powerful antioxidant and reduces reactive oxygen species. This study was designed to determine whether vitamin B12 could protect against methotrexate-induced damage in rat lungs.
METHODS: A total of 32 male Wistar albino rats were divided into four groups: The control group (n=8) received intraperitoneal (i.p.) saline throughout the experiment. Vitamin B12 group (B12) (n=8) 3 μg/kg/i.p. Vitamin B12 was administered for 14 days. The methotrexate (MTX) group received a single dose MTX injection at 20 mg/kg/i.p. on the 8th day of the experiment. On the 8th day of the experiment, a single dose of MTX 20 mg/kg/i.p. was given to the MTX+B12 group. + 3 μg/kg/i.p. Vitamin B12 was administered daily throughout the experiment. Histopathological, immunohistochemical, and biochemical methods were applied to the obtained lung tissues. Lung tissues were stained with Masson's Trichrome (MT). In addition, α-Sma, Laminin, PCNA, and TNF-α antibodies were stained by immunohistochemistry. Superoxide dismutase (SOD), catalase (CAT), and malondialdehyde (MDA) levels were evaluated in lung tissue homogenates.
RESULTS: MTX caused an increase in MDA and IL-6 levels and expression of α-Sma, Laminin, and TNF-α, and the number of apoptotic cells in lung tissue. It also caused a decrease in PCNA expression and SOD and CAT levels in the MTX group. Vitamin B12 inhibited the increase in MDA and IL-6 levels and the expression of α-Sma, Laminin, and TNF-α. Vitamin B12 was found to increase antioxidant capacity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Vitamin B12 has been shown to be effective on factors such as oxidative stress, inflammation, fibrosis, and apoptosis in MTX-induced lung toxicity and reduce damage. It suggests that vitamin B12 should not be ignored in reducing side effects in cancer drug use.

10.
Araştırma hastanesinde yoğun bakım ünitelerindeki hastalardan izole edilen Candida türlerinin epidemiyolojisi ve antifungal duyarlılığı
The epidemiology and antifungal susceptibility of Candida species isolated from patients in intensive care units of a research hospital
Esma EREN, Hafize SAV, Zehra BEŞTEPE DURSUN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.34356  Sayfalar 93 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yirmi yılda, Candida türleri nozokomiyal enfeksiyonun önemli ajanları olarak görülmeye başlandı. Çalışmamızda hastanemizde 2015-2017 tarihleri arasında çocuk ve yetişkin hasta grubundan izole edilen Candida spp türlerinin lokal epidemiyolojisi ve antifungal duyarlılığının belirlenmesi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Klinik örneklerden izole edilen 279 Candida spp türü ticari Phoenix (Becton Dickinson, ABD ) ve konvansiyonel yöntem(germ tüp oluşumu,mısır unlu agarda mikroskobik morfoloji, klamidospor oluşumu, pseudohif bulunuşu, karbonhidrat fermantasyon ve asimilasyon testleri, üreaz testi, nitrat testi ) ile tanımlandı. İzole edilen türlerin flukonazol, vorikonazol, amfoterisin B,kaspofungin antifungal minimum inhibisyon konsantrasyonu (MIK) değerleri antifungal duyarlılığı E-test methodu ile belirlendi
BULGULAR: Örneklerin dağılımı 173(%62)idrar, 76(%27.24) kan, 18(%6.45) yara, 4(%1.43) doku, 3(%1.08) santral venöz kateter, 2(%0.72) solunum yolu, 2(%0.72) peritoneal sıvı,1(%0.36) plevral mai olarak belirlenmiştir. Klinik örneklerden izole edilen Candida türleri 185 (%66.31) C.albicans, 33 (%11,83) C.parapsilosis,29 (%10.39) C.glabrata, 29 (%10.39) C.tropicalis, 2 (%,0.72) C pelliculosa,1(% 0.36) C melibiosica olarak tanımlanmıştır. Yaşlı hastalardan en sık C glabrata türü, çocuk hastalardan en sık C albicans türü izole edildi. İzole edilen türler arasında 173 Candida türü kandidüri enfeksiyonudan izole edildi. En sık kandidaüri etkeni 142(% 82) C albicans olarak saptanmıştır. Klinisyen isteğine bağlı olarak 92 Candida izolatından antifungal çalışıldı. Bu türler için geometrik minimum inhibitor konsantrasyon değeri flukonazol için 2.2μg/mL, amfoterisin B için 0.6μg / mL,kaspofungin 0.6μg / mL, vorikonazol 0.1μg/mL olarak belirlendi. İzolatların hepsi vorikonazol için duyarlı bulundu. Flukonazol için 19 C glabrata türüden yedi izolat doza bağlı duyarlı ve iki izolat dirençli olarak tespit edilidi. Kaspofungin için 26 C.parapsilosis türünün üçü dirençli olarak belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: En sık izole edilen tür C.albicans türüdür. Kandida enfeksiyonlarının lokal epidemiyolojisini bilmek ampirik antifungal ajanların seçimi için gerekli bir bilgidir.


INTRODUCTION: Over the past two decades, Candida species have come to be regarded as important agents of nosocomial infection In this study, we evaluated the epidemiology, antifungal susceptibility of Candida species isolated from aduld and pediatric patients in intensive care units of a research hospital from 2015 to2017.
METHODS: A total of 279 yeast Candida isolates recovered from blood and other samples were identified to species by using conventional (germ tube formation, microscopic morphology in corn meal-Tween 80 agar and formation of clamydospore, presence of pseudohyphae, carbonhytrate fermentation and assimilation tests,ürease and nitrate test ), and Phoenix (Becton Dickinson, ABD ). Susceptibility of the same species to amphotericin B (AMB), fluconazole (FLC),voriconazole (VRC) and caspofungin (CAS),) were determined by E test method.
RESULTS: The specimens were isolated from, urine 173(62%), blood 76(27.24%), wound 18(6.45%), tissue culture 4(1.43%),central venous catheter 3(1.08%),respiratory tract 2(0.72%), peritoneal fluid 2(0.72%), pleural fluid 1(0.36%). The most commonly isolated species was 185 (66.31%) C. albicans from the various clinical specimens was followed by the species of 33(11.83%) C. parapsilosis, 29 (10.39%) C.glabrata, 29(10.39%) C.tropicalis, 2 (0.72%) C.pelliculosa, 1(0.36%)C. melibiosica. C glabrata was the most frequently isolated in elderly patients and C albicans was the most frequently isolated in childhood. Antifungal study was performed from 92 Candida isolates.For these species, the geometric mean minimum inhibitor concentration of each antifungal was calculated to be 2.2μg/mL for FLC, 0.6μg / mL for AMB, 0.6 μg/m for CAS and 0.1μg/mL for VRC. All Candida isolates were found susceptible to voriconazole. Seven isolates of 19 C. glabrata species were dose-dependent sensitivity and two isolates were determined to be resistant to fluconazole. Three isolates of 26 C. parapsilosis species were reported to be resistant to caspofungin.
DISCUSSION AND CONCLUSION: C. albicans is the most common pathogen among the Candida species.Knowing the types and susceptibility of Candida strains will be an important factor in our choice of antifungal therapy.

11.
Periferik arter hastalarinda yükselmiş serum homositrüllin düzeyleri
Elevated serum homocitrulline levels in patients with peripheral artery disease
Duygu ERYAVUZ ONMAZ, Canan AYDOĞAN, Nazif AYGÜL, Abdullah SİVRİKAYA, Sedat ABUŞOĞLU, Ali ÜNLÜ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.76402  Sayfalar 103 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Periferik arter hastalığı (PAH) arteriyel stenoz veya okluzyon ile karakterize, kronik, progresif bir hastalıktır. Ateroskleroz PAH’ın en yaygın nedenidir (>%90). Karbamilasyon, proteinlerin post translasyonel modifikasyon mekanizmalarından birisi olup ateroskleroz için yeni bir risk faktörü olarak tanımlanmıştır. Bilinen en yaygın karbamilasyon ürünü ise homositrüllindir. Bizim bu çalışmadaki amacımız da PAH’lı hastalar ile benzer yaş, cinsiyet dağılımı ve risk faktörlerine sahip PAH’ı olmayan bireylerde serum homositrüllin düzeylerini ölçerek homositrüllinin PAH tanısındaki rolünün aydınlatılmasına katkıda bulunmak ve çeşitli biyolojik parametreler ile homositrüllin düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 70 PAH’lı hastası ve 65 PAH’ı olmayan birey dahil edilmiştir. Serum homositrüllin ve lizin düzeyleri AB Sciex API 3200 (Applied Biosystems/MDS Sciex) likit kromatografi-tandem kütle spektrometri (LC-MS/MS) cihazıyla geliştirmiş olduğumuz valide yöntemle ölçülmüştür. Hastalara ait çeşitli hematolojik ve biyokimyasal parametreler sırasıyla Beckman Coulter LH 780 ve Beckman Coulter AU 5800 (Beckman Coulter, Brea, USA) otoanalizörlerinde, C-reaktif protein (CRP) düzeyleri ise IMMAGE 800 (Beckman Coulter, Brea, USA) cihazında ölçülmüştür.
BULGULAR: PAH’lı hastaların serum homositrüllin konsantrasyonları kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p<0.001). Homositrüllinin PAH’ı öngöre gücünü değerlendirmek için Receiver Operating Characteristic (ROC) analizi yapıldığında ise optimal serum homositrüllin cut-off değeri %71.4 sensitivite ve %86.7 spesifiteyle 165.1 µmol / mol lizin (p<0.001) olarak saptanmıştı. Eğri altında kalan alan (AUC) değeri 0.873 olup %95 güven aralığı 0.804-0.925’idi. Spearman korelasyon analizine göre ise, serum homositrüllin düzeyleri ile üre, CRP, nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve platelet lenfosit oranı (PLO) düzeyleri arasında pozitif korelasyon vardı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak bulgularımız homositrüllin düzeylerinin PAH’lı hastalarda önemli ölçüde yükseldiğini, homositrüllinin PAH’ın erken teşhisinde yararlı bir markır olabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Peripheral arterial disease (PAH) is a chronic, progressive disease characterized by arterial stenosis or occlusion. Atherosclerosis is the most common cause of PAH (>90%). Carbamylation is one of the post-translational modification mechanisms of proteins and has been identified as a new risk factor for atherosclerosis. The most common carbamylation product known is homocitrulline. Our aim in this study was to contribute to the elucidation of the role of homocitrulline in the diagnosis of PAH.
METHODS: 70 patients with PAH and 65 individuals without PAH were included in the study. Serum homocitrulline and lysine levels were measured by AB Sciex API 3200 (Applied Biosystems/MDS Sciex) liquid chromatography-tandem mass spectrometry (LC-MS/MS) device. Various hematological and biochemical parameters of the patients were measured in Beckman Coulter LH 780 and Beckman Coulter AU 5800 (Beckman Coulter, Brea, USA) autoanalyzers, and C-reactive protein (CRP) levels were measured in IMMAGE 800 (Beckman Coulter, Brea, USA) device, respectively.
RESULTS: Serum homocitrulline concentrations of patients with PAH were statistically significantly higher than the control group (p<0.001). Receiver Operating Characteristic (ROC) analysis showed that the optimal serum homocitrulline cut-off value was 165.1 µmol / mol lysine (p<0.001) (sensitivity, 71.4% and specificity, 86.7%) for PAH. The area under curve (AUC) value was 0.873 (95% confidence interval: 0.804-0.925). There was a positive correlation between serum homocitrulline and urea, CRP, the neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) and the platelet-lymphocyte ratio (PLR) levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings show that homocitrulline levels are significantly elevated in patients with PAH, and homocitrulline may be a useful marker in the early diagnosis of PAH.

12.
Geriatrik hastalarda idrar yolu enfeksiyonları ve etkenlerinin değerlendirilmesi
Evaluation of urinary tract infections and causative agents in geriatric patients
Müge AYHAN, Ayşe KAYA KALEM, İmran HASANOĞLU, Bircan KAYAASLAN, Rahmet GÜNER
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.19971  Sayfalar 115 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: İdrar yolu enfeksiyonları yaşlı hastalarda ikinci en sık görülen hastalık ve bakterilere bağlı gelişen en sık hastalıktır. İmmün sistemin yaşlanması, eşlik eden hastalıklar ve çeşitli fizyolojik değişiklikler nedeni ile yaşla birlikte bu tür enfeksiyonlara yatkınlık gelişebilmektedir. Ampirik tedavi seçimi için bu hasta grubunda üreyen etkenlerin ve direnç durumunun bilinmesi önemlidir. Bu çalışmada kliniğimize idrar yolu enfeksiyonu nedeni ile yatırılan hastalarda hasta özellikleri, üreyen etkenler ve bu etkenlerin direnç durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimize Mart 2019-Mart 2020 tarihleri arasında üriner enfeksiyon tanısı ile yatırılan 65 yaş üzeri hastalar demografik özellikler, kültür sonuçları ve etkenlerin direnç durumu yönüyle geriye dönük olarak hasta yatış bilgileri, hasta dosyaları ve hastane bilgi işlem sistemi üzerindeki tüm tıbbi kayıtları incelenerek değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 118 hasta dahil edilmiş olup hastaların yaş ortalaması 74,65±7,4 idi. Komorbid hastalıklar olarak en sık hipertansiyon (%41,5), diyabet (%30,0) ve demans (%18,6) izlenmiştir. Üriner girişim öyküsü (%11,0) hastalarda en sık görülen komplike edici faktör olarak bulunmuştur. Hastalarda üreyen etkenlerin çoğunluğu (%86,0) gram negatiflerdi. En sık izlenen etkenler sırasıyla Escherichia coli (E. coli) (%59,0) ve Klebsiella pneumoniae (K. pneumoniae) (%17,0) olarak izlenirken, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) sıklığı E. coli’de %56,0 oranında K. pneumoniae’da %40,0 olarak izlenirken karbapenem direnci K. pneumoniae suşlarında %20,0 oranında izlenmiştir. Hastaların %12,7’sinde 28.günde enfeksiyona bağlı mortalite izlenmiştir. Mortalite izlenen ve izlenmeyen hastalar direnç varlığı (GSBL/karbapenem direnci) ve etken dağılımı açısından karşılaştırılmış ve iki grup arasında istatistiksel olarak farklılık izlenmemiştir (Sırasıyla p=0,573 ve p=0,161).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İdrar yolu enfeksiyonları yaşlı popülasyonda en sık bakteriyemi nedenidir ve sıklıkla yatış gerektirir. Üriner inkontinans, idrar retansiyonu, üriner kateterizasyon gerektiren hastane yatışları, bakımevinde kalma ve immun yaşlanma gibi nedenlerle yaşlanma idrar yolu enfeksiyonu gelişimi için başlıca risk faktörlerinden biridir. Bunun yanında giderek artan direnç ile birlikte tedavisinde güçlük yaşanabilmekte ve önemli morbidite ve mortaliteye neden olabilmektedir. Çalışmamızda izole edilen etkenlerde direnç oldukça yüksek oranda izlenmiştir. Ampirik tedavi seçiminde bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. Her merkez kendi özel hasta popülasyonlarında izlenen enfeksiyon etkenlerini ve direnç profilleri takibini periyodik olarak gerçekleştirmeli ve hem direnci azaltmak hem de etkin tedavi sağlamak amacı ile kendi çözüm stratejilerini oluşturmalıdır.
INTRODUCTION: Urinary tract infections are the second most common disease in elderly patients and the most common disease related to bacteria. Due to the immune senescence, comorbid diseases and various physiological changes, susceptibility to such infections may develop with age. It is important to know the common pathogens and resistance profile in this patient population for empirical treatment selection.We aimed to evaluate patient characteristics, causative microorganisms and their resistance in elderly patients hospitalized in our clinic due to urinary tract infection.
METHODS: Patients who were older than 65 years who were hospitalized in our clinic with a diagnosis of urinary infection between March 2019 and March 2020 were retrospectively evaluated. Hospitalization information, patient files and all medical records on the hospital information processing system in terms of demographic characteristics, culture results and resistance status of the pathogens.
RESULTS: A total of 118 patients were included in the study and the mean age of the patients was 74,65 ± 7,4. hypertension (41,5%), diabetes (30,0%) and dementia (18,6%) were the most common comorbid diseases. Urinary procedure history (11,0%) was the most common complicating factor in the patients. Majority (86,0%) of the causative agents were gram-negative bacteria. Escherichia coli (E. coli) (59,0%) and Klebsiella pneumoniae (K. pneumoniae) (17,0%) were the most commonly isolated pathogen, respectively. While extended spectrum beta-lactamase (ESBL) was observed as 56,0% in E. coli and 40,0% in K. pneumoniae, carbapenem resistance was observed at a rate of 20,0% in K. pneumoniae strains. Patients with and without mortality were compared in terms of the presence of resistance (ESBL / carbapenem resistance) and distribution of the infectious agents, and there was no statistically significant difference between the two groups (p=0,573 and p=0,161, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Urinary system infections are the most common cause of bacteremia in the elderly population and often require hospitalization. Aging is one of the major risk factors for the development of urinary infections due to reasons such as urinary incontinence, urinary retention, hospitalizations requiring urinary catheterization, staying in a nursing home and immune aging.It can cause significant morbidity and mortality. For this reason, it is important to know the pathogens and resistance status in order to organize effective and appropriate empirical treatment in this patient population.

13.
İntravitreal enjeksiyon odası ile günübirlik ameliyathane odasının hava kalitesi ve mikrobiyal yükün değerlendirilmesi
Evaluation of air quality and microbial tests of the intravitreal injection room and the outpatient operating room
Erol HAVUZ, Seda GÜDÜL HAVUZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.65390  Sayfalar 123 - 132
GİRİŞ ve AMAÇ: İntravitreal enjeksiyonlar oftalmolojide sık kullanılan tedavi yöntemlerinden biri olmakla beraber görme kaybı ile sonuçlanabilen ciddi enfeksiyonlara neden olabilir. Çalışmamızda intravitreal enjeksiyonların yapıldığı intravitreal enjeksiyon odası (İEO) ile günübirlik ameliyathane odasının (GAO) partikül, ventilasyon ve mikrobiyal yükünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İEO ve GAO için ısıtma havalandırma ve hava durumu “Heating Ventilating and Air Conditioning” (HVAC) performans test sonuçları incelenmiştir. Filtrelerin hava akış ve debileri balometre cihazı ile tespit edilmiştir. Bu ölçüm için filtre boyutlarına uygun başlıklar kullanılmıştır. Ortamların sıcaklık ve nemi, termo higrometre cihazı ile ölçülmüştür. Mikrobiyolojik kontaminasyon, pasif örnek toplama yöntemiyle ortam kültürleri alınarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla yerden bir metre yüksekte ve enjeksiyon alanından bir metre uzakta masa üzerine eozin metilen mavisi (EMB) agar, kanlı agar ve Sabouraud %2 dekstroz agar petrileri bir saat boyunca açık bırakılmıştır. İnkübasyon sonrası üreyen kolonilerin identifikasyonu yapılarak benzer koloniler sayılmıştır. Koloni sayısına göre ortamın metreküpünde mikrobiyal yükünün belirlenmesinde Omeliansky’s formülü kullanılarak, sonuç koloni oluşturan ünite (cfu/m3) olarak bildirilmiştir.
BULGULAR: Metreküpte 0,5μm büyüklüğündeki partikül sayısı İEO’da 6.350.606, GAO’da ise 85.648 olarak tespit edildi. Saatte hava değişim oranı “Air Change per/hour’’ (ACH) ve “International Organization for Standardization” (ISO) sınıfı, İEO için sırasıyla 2.0 ve ISO 9 olarak bulunurken, GAO için 56.2 ve ISO 7 olarak saptanmıştır. Ortamdaki bakteriyal yoğunluk İEO’da 484.86 cfu/m3 olarak oldukça yüksek saptanırken, GAO’da 65.11 olarak bulunmuştur. İEO ve GAO’sında Staphylococcus epidermidis, Pantoea spp. ve Enterobacter cloacae üremiş olup fungal patojen üremediği tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İEO, GAO’ya göre enfeksiyon açısından riskli olarak saptanmıştır. İntravitreal enjeksiyonlarda, lokal antisepsi kurallarına sıkı uyum, ultraviyole lambalarının enjeksiyon yapılmadığı zamanlarda açık tutulması ve göz içi enjeksiyonun yapılacağı ortamlarda saatteki hava değişim oranının yüksek olması çok önemlidir. Enfeksiyon gelişimini önlemek açısından intravitreal enjeksiyonların, özel olarak tasarlanmış pozitif basınçlı odalarda yapılması çok daha güvenli olacaktır.
INTRODUCTION: Intravitreal injections are one of the most commonly used treatment methods in ophthalmology, but they can cause serious infections that may result in vision loss. In our study, it was aimed to evaluate the particle, ventilation and microbial load of the intravitreal injection room (IVIR) and the outpatient operating room (OPR) where intravitreal injections were performed.
METHODS: Heating Ventilating and Air Conditioning (HVAC) performance test results for IVIR and OPR were examined. The air flow and flow rates of the filters were determined with a balometer device. For this measurement, hood suitable for filter sizes were used. The temperature and humidity of the environments were measured with a thermo-hygrometer device. Microbiological contamination was assessed by obtaining media cultures using the passive sample collection method. For this purpose, eosin methylene blue (EMB), blood agar and Sabouraud 2% dextrose agar petri dishes were left open for one hour on the table one meter above the ground and one meter away from the injection site. Colonies that reproduced after incubation were identified and similar colonies were counted. By using Omeliansky's formula to determine the microbial load per cubic meter of medium according to the number of colonies, the result was reported as colony forming units (cfu/m3).
RESULTS: The number of 0.5μm particles per cubic meter was determined as 6,350,606 in the IVIR and 85,648 in the OPR. ACT and the "International Organization for Standardization" (ISO) class were found to be 2.0 and ISO 9 for IVIR, respectively, while 56.2 and ISO 7 for OPR. The bacterial density in the medium was found to be quite high as 484.86 cfu/m3 in IVIR, while it was found as 65.11 in OPR. Staphylococcus epidermidis, Pantoea spp and Enterobacter cloacae were grown in IVIR and OPR, and no fungal pathogens were detected.
DISCUSSION AND CONCLUSION: IVIR was found to be risky in terms of infection according to OPR. In intravitreal injections, it is very important to comply with the local antisepsis rules, keep the ultraviolet lamps on when the injection is not made, and have a high rate of air change per hour in the environments where the intraocular injection will be made. It will be much safer to make intravitreal injections in specially designed positive pressure rooms in order to prevent the development of infection.

14.
Inula viscosa Metanol ve Hekzan Ekstraktlarının Antibakteriyel ve Antikanserojenik Etkilerinin İncelenmesi
Investigation of The Antibacterial and Anticarcinogenic Effects of Inula viscosa Methanol and Hexane Extracts
Berna ERDAL, Bahar YILMAZ, Bensu BAYLAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.55798  Sayfalar 133 - 144
GİRİŞ ve AMAÇ: Inula viscosa (I.viscosa) Asteraceae familyasına ait çok yıllık tıbbi bir bitkidir. Bu çalışmada, I.viscosa’dan elde edilen metanol ve hekzan ekstraktlarının antibakteriyel ve antikanserojenik aktivitelerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: I.viscosa metanol (800-1.56 mg/ml) ve hekzan (100-0.19 mg/ml) ekstraktlarının farklı konsantrasyonlarının antibakteriyel aktivitesi disk difüzyon metodu ile test edildi. Standart suş olarak; Listeria monocytogenes, Micrococcus luteus, Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae kullanıldı. Ekstraktların minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri her bir bakteri için mikrodilüsyon yöntemi ile yapıldı. MİK değeri, üremenin görülmediği en düşük ekstrakt konsantrasyonu olarak belirlendi. MİK sonrası tüm kuyucuklar için minimum bakterisid konsantrasyonları (MBK) saptandı. I.viscosa’nın antikanserojenik aktivitesi MTT testi ile araştırıldı. MDA-MB-231 ve HT-29 hücreleri ekstraktların IC50 değerlerinde akridin oranj ve propidium iyodür ile boyanarak canlı, apoptotik ve nekrotik hücreler belirlendi
BULGULAR: Metanol ekstraktının L.monocytogenes, M.luteus, E.coli ve K.pneumoniae için zon çapları sırasıyla; 8, 16, 7 ve 9 mm olarak ölçüldü. Hekzan ekstraktının ise M.luteus, E.coli ve K.pneumonie için zon çapları sırasıyla 14, 7 ve 9 mm olarak belirlendi. Metanol ekstraktının MİK değerleri M.luteus için 25 mg/ml, L.monocytogenes ve K.pneumoniae için 200 mg/ml ve E.coli için ise 400 mg/ml olduğu bulundu. Hekzan ekstraktının MİK değerleri L.monocytogenes, E.coli ve K.pneumoniae için 400 mg/ml, M.luteus için 100 mg/ml olduğu bulundu. MBK değerlerinin MİK değerleri ile benzer olduğu görüldü. IC50 değerleri metanol ekstraktının MDA-MB-231 ve HT-29 hücreleri için sırasıyla 25 mg/ml ve 200 mg/ml, hekzan ekstraktının 6,25 mg/ml ve 12,5 mg/ml olarak belirlendi. Konsantrasyon artışına bağlı olarak MDA-MB-231 ve HT-29 hücrelerinde nekrotik ve erken apoptotik hücrelerin varlığı görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: I.viscosa’nın metanol ve hekzan ekstraktlarının çalışılan bakteriler üzerine antibakteriyel, MDA-MB-231 ve HT-29 hücreleri üzerine antikanserojenik aktivitesinin olduğu bulundu. Bu ekstraktların farklı kanser hücre hatları ve bakteri suşları üzerine etkilerinin yapılacak başka çalışmalarla gösterilmesi tamamlayıcı tıp alanına katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: Inula viscosa (I.viscosa) is a perennial medicinal plant belonging to the Asteraceae family. This study aimed at investigating the antibacterial and anticarcinogenic activities of methanol and hexane extracts derived from I. viscosa.
METHODS: The antibacterial activity of different concentrations of I. viscosa methanol (800-1.56 mg/ml) and hexane (100-0.19 mg/ml) extracts was tested using the disc diffusion method. Listeria monocytogenes, Micrococcus luteus, Escherichia coli and Klebsiella pneumoniae were used as standard strains. Minimum inhibitory concentration (MIC) values of the extracts were made for each bacteria using the microdilution method. MIC value was determined as the lowest extract concentration at which growth was not observed. Minimum bactericide concentrations (MBC) were determined for all wells after MIC. The anticarcinogenic activity of I.viscosa was examined using the MTT test. MDA-MB-231 and HT-29 cells were stained with acridine orange and propidium iodide at the IC50 values of the extracts to determine the viable, apoptotic and necrotic cells.
RESULTS: Zone diameters of the methanol extract for L.monocytogenes, M.luteus, E.coli and K.pneumoniae were 8, 16, 7 and 9 mm, respectively. Zone diameters of the hexane extract for M. luteus, E. coli and K. pneumoniae were 14, 7 and 9 mm, respectively. MIC values of the methanol extract were 25 mg/ml for M. luteus, 200 mg/ml for L. monocytogenes and K. pneumoniae, and 400 mg/ml for E. coli. MIC values of the hexane extract were 400 mg/ml for L. monocytogenes, E. coli ve K. pneumoniae, and 100 mg/ml for M. luteus. MBC values were similar to MIC values. IC50 values for MDA-MB-231 and HT-29 cells were 25 mg/ml and 200 mg/ml for the methanol extract, and 6.25 mg/ml and 12.5 mg/ml for the hexane extract, respectively. Depending on increased concentration levels, the presence of necrotic and early apoptotic cells was observed among MDA-MB-231 and HT-29 cells.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Methanol and hexane extracts of I.viscosa were found to have antibacterial effects on the studied bacteria and anticarcinogenic activity on MDA-MB-231 and HT-29 cells. Conducting further studies to demonstrate the effects of these extracts on different cancer cell lines and bacterial strains will contribute to the field of complementary medicine.

15.
Borik Asitin Dezenfektan Etkinliğinin Araştırılması
Investigation of Disinfectant Effectiveness of Boric Acid
Fatma Nur KARABACAK, Yasemin ZER, Ayşe BÜYÜKTAŞ MANAY
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.54521  Sayfalar 145 - 152
GİRİŞ ve AMAÇ: Borik asit doğada bileşikler halinde bulunan ve birçok alanda etkinliği gösterilmiş olan bir elementtir. İnsan ve çevre için toksik olmaması ve doğal yollardan elde edildiğinden ekonomik olması dikkat çeken başlıca özelliklerindendir. Bu çalışma borik asidin dezenfektan etkinliğinin araştırılması amacı ile yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Liyofilize borik asidin farklı konsantrasyonlarında (%1, 2, 4, 6) süspansiyonları hazırlanarak, S. aureus ATCC 29213, E. coli ATCC 25922, P. aeruginosa ATCC 27853, E. faecalis ATCC 29212, S. mutans ATCC 25175 izolatları ve kan kültürü örneklerden izole edilen farklı direnç paternine sahip 20 farklı mikroorganizma (A. baumannii, P. aeruginosa, K. pneumoniae, E. coli, S. aureus, S. epidermidis, E. faecalis C. albicans, C. parapsilosis, S. mitis/oralis) olmak üzere toplam 25 izolata karşı kalitatif süspansiyon yöntemi ile dezenfektan etkinliği araştırıldı.
Kalitatif süspansiyon yönteminde; farklı konsantrasyondaki borik asit ile seçilen bakteriler 1, 2, 5, 10, 30 dakikalık sürelerde temas ettirildi. Temas süreleri sonunda, ekimlerden önce maddelerin etkilerinin durdurulması için nötralizan çözeltisi ilave edildi ve ardından tryptone soya agara ekim yapıldı. 48 saat inkübasyon sonunda bakterilerin üreyip üremedikleri değerlendirildi.

BULGULAR: Borik asidin %1 konsantrasyonda ve test edilen sürelerde etkinliği saptanmamıştır. %2 konsantrasyonda 5 dakikalık temasla bakterilerin çoğuna ve 10. dakikada tümüne, %4 konsantrasyonda 5. dakikadan itibaren tümüne ve %6 konsantrasyonda 1. dakikadan itibaren tümüne karşı etkin olduğu bulunmuştur. Candida türlerinde %1 konsantrasyonda etkinlik saptanmazken, %2’lik konsantrasyonda 1. dakikadan itibaren tümüne etkin bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Borik asidin düşük konsantrasyonda dahi bakteri ve Candida türlerine karşı etkili antimikrobiyal bir madde olduğu saptanmıştır. Dezenfeksiyon amacı ile kullanıma aday bu madde ile ilgili güvenlik, stabilite gibi değişkenlerin de irdelendiği çalışmaların yapılması faydalı olacaktır.
INTRODUCTION: Boric acid is an element that is found as compounds in the nature and has been shown to be effective in many areas. Being non-toxic for human and the environment and economical due to obtained naturally are the main remarkable properties. This study was conducted to investigate the disinfectant efficiency of boric acid.
METHODS: A suspension of lyophilized boric acid in different concentrations (1, 2, 4, 6%) was prepared then disinfectant activity against a total of 25 isolates including S. aureus ATCC 29213, E. coli ATCC 25922, P. aeruginosa ATCC 27853, E. faecalis ATCC 29212, S. mutans ATCC 25175 and 20 different microorganisms with different resistance pattern (A. baumannii, P. aeruginosa, K. pneumoniae, E. coli, S. aureus, S. epidermidis, E. faecalis C. albicans, C. parapsilosis, S. mitis/oralis) isolated from blood samples was investigated by qualitative suspension method. In the qualitative suspension method; boric acid at different concentrations and selected bacteria were contacted for 1, 2, 5, 10, 30 minutes. At the end of the contact periods, neutralizing solution was added to stop the effects of the substances before culturing, and then cultured on tryptone soy agar. At the end of 48 hours incubation, After incubation, the bacteria were assessed for the presence or absence of proliferation.
RESULTS: The efficacy of boric acid at a concentration of 1% and the tested durations was not determined. It was found that boric acid at a concentration of 2% with 5 minutes contact time was efficient against almost all bacteria and to all at 10th minute, to all at 4% concentration since 5th minute and to all at 6% concentration since 1st minute. While efficacy was not determined at 1% concentration in Candida species, it found to be effective in all at the 2% concentration from the 1st minute.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been found that boric acid is an antimicrobial agent effective against bacteria and Candida species even at low concentrations. It will be beneficial to carry out studies that examine variables such as safety and stability related to this substance, which is a candidate for use for disinfection purposes.

DERLEME
16.
Yumurtalık Kanserinde Hedefe Yönelik Tedavi Stratejilerinde Moleküler Mekanizmaların Rolü
The Role of Molecular Mechanisms in Targeted Therapy Strategies in Ovarian Cancer
Betül ÇOLAK, Demet CANSARAN DUMAN, Erkan YILMAZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.60362  Sayfalar 153 - 162
Kanser, kontrol edilemeyen hücre bölünmeleri sonucunda doku ve organlarda meydana gelen hasarların bütünüdür. Farklı görülme sıklığı ve ölüm oranları ile ilişkili birçok kanser türü vardır. Yumurtalık kanseri dünya genelinde yaygınlık olarak yedinci sırada gelmekte olup, kansere bağlı ölüm nedeni olarak beşinci sırada gelmektedir. Kanser türlerinin kendi içinde standart tedavi yöntemleri olmasına rağmen bireyler bu tedavi yöntemlerine farklı cevaplar vermektedir. Geliştirilen tüm tedavi stratejilerine rağmen, yumurtalık kanseri hala yüksek bir ölüm oranına sahiptir. Bu sebeple günümüzdeki tedavi yöntemlerinin etkinliğini engelleyen ilaca karşı oluşan direnç mekanizmalarını kavramak, yeni tedavi yöntemleri geliştirmek ve moleküler karakterizasyonunu belirlemek oldukça önemlidir. Son yıllarda oldukça gündeme gelen yumurtalık kanserinde hedefe yönelik terapi stratejileri geliştirilmesi kapsamında yolak analizleri üzerine odaklanılmıştır. Bu kapsamda onko-proteinlerin WNT, Hedgehog ve NOTCH sinyal yolağı gibi yolaklarda ki etkinlik durumları değerlendirilmiştir. Ayrıca son yıllarda etkinliği belirlenmiş Nanog proteini ve fotodinamik tedavi seçeneklerinin yumurtalık kanseri üzerindeki yenilikçi tedavi etkinliği detaylandırılmıştır. Yumurtalık kanseri tedavisinde mevcut ve geliştirilmesi hala devam eden tedavi yöntemlerin moleküler karakterizasyonlarının aydınlatılması ile bu hastalıktan muzdarip olan hastaların iyileşme süreç kalitesinin artırılması mümkün hale gelebilecektir.
Cancer is a disease that occurs in tissues and organs as a result of uncontrolled cell divisions. There are numerous types of cancer related with different frequencies and mortality rate. Ovarian cancer is the seventh common type of cancer worldwide and is the fifth cause of cancer-related death. Although there are standard treatment methods for cancer types, people give different responses to these treatment methods. In spite of all the treatment strategy developed, ovarian cancer still has a high mortality rate. For this reason, it is very important to better understand the drug resistance mechanisms that prevent the effecttiveness of today's treatment methods, to develop new treatment methods and the determination of molecular characterization. In recent years, research has focused on methods containing pathway analysis within the scope of developing targeted therapy strategies for ovarian cancer. In this context, the activity status of onco-proteins in pathways such as WNT, Hedgehog and NOTCH signaling pathways were evaluated. In addition, the innovative treatment efficiency of Nanog protein and photodynamic therapy options on ovarian cancer has been detailed in recent years. It will be possible to increase the quality of the healing process of patients suffering from this disease by enlightening the molecular characterizations of the treatment methods that are available and still being developed in the treatment of ovarian cancer.

17.
Sağlık alanındaki biyoteknolojik ürünlerin üretimi için mantarların kullanımı
The use of fungi for the production of biotechnological products in the field of health
Şule Aybüke YAVUZ, Ülküye Dudu GÜL
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.06982  Sayfalar 163 - 172
Biyoteknoloji ekonomik değeri yüksek ürünlerin biyolojik materyaller kullanılarak üretilmesini amaçlayan disiplinler arası bir bilim dalıdır. Mantarlar enzimlerin, vitaminlerin, polisakaritlerin, polihidrik alkollerin, pigmentlerin, lipidlerin ve glikolipidlerin üretimi gibi birçok endüstriyel işlemde kaynak olarak kullanılmaktadır. Bu ürünler ticari üretimleriyle sağlanan ekonomik değerlerinin yanı sıra biyoteknolojik çalışmalar açısından da potansiyel olarak değerlidir. İlk biyoteknolojik ürünler arasında maya ve mantarların kullanımı ile üretilen şarap ve bira gibi alkollü içecekler ile ekmek ve peynir gibi temel besin maddeleri bulunmaktadır. Özellikle ilk antibiyotiğin keşfi ile mantarların sağlık biyoteknolojisinde ilaç ve benzeri maddeler üretimi için kullanım olanakları araştırılmaya başlanmıştır. Mantar sekonder metabolitleri sağlığımız ve beslenmemiz için son derece önem arz etmesinin yanı sıra bu ürünler önemli bir ekonomik etkiye sahiptir. Son yıllarda biyoteknolojik üretimlerde moleküler biyoloji ve genetik çalışmalarla geliştirilen tekniklerin kullanımı sonucu oluşturulan modifiye organizmalar kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde mayaları ve konakçı olarak diğer mantarları içeren rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen mikrobiyal enzimlere ve farmasötik ürünlere yönelik üretim ve pazarlama faaliyetlerinde belirgin bir artış meydana gelmiştir. Bugün, mantar biyolojisi küresel endüstride önemli bir yere sahiptir. Yeni keşfedilmiş türler üzerine genomik ve proteomik çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı mantarların sağlık biyoteknolojisinde kullanım alanları ile ilgili literatürde yer alan bilgileri incelemektir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda maya ve mantarların sağlık biyoteknolojisinde özellikle farmasötik ürünlerin üretiminde yaygın olarak kullanıldığı saptanmıştır. Mantar ve mayalar antitümör ve antimikrobiyal ilaç etken maddeleri, aşılar ve hormonlar gibi çeşitli farmasötik ürünlerin üretiminde kullanılmaktadır. Ayrıca rekombinant DNA teknolojileri kullanılarak geliştirilen yeni mantar ve maya türlerinin hem daha verimli hem de etkin bir şekilde kullanılabildiği belirlenmiştir. Bunlara ilaveten yeni izole edilen ve özellikleri tam olarak belirlenmemiş birçok maya ve mantar türlerinin varlığının bilinmesi, sağlık biyoteknolojisinde yeni ürünlerin üretimi açısından umut vadetmektedir.
Biotechnology is an interdisciplinary science that aims to produce products of high economic value using biological materials. Fungi are used as a source in many industrial processes such as the production of enzymes, vitamins, polysaccharides, polyhydric alcohols, pigments, lipids and glycolipids. These products are potentially valuable in terms of biotechnological studies as well as the economic value provided by their commercial production. The first biotechnological products include alcoholic beverages such as wine and beer also, basic nutrients such as bread and cheese produced by the use of yeast and fungi. Especially with the discovery of the first antibiotic, the possibilities of using fungi for the production of drugs and similar substances in health biotechnology have been started to be investigated. Fungal secondary metabolites are extremely important for our health and nutrition and also have a significant economic impact. In recent years, modified organisms have been used in biotechnological production as a result of the use of techniques developed by molecular biology and genetic studies. Today, there has been a significant increase in production and marketing activities for microbial enzymes and pharmaceutical products produced by recombinant DNA technology, including yeasts and other fungi as hosts. Today, fungal biology is an important participant in the global industry. Genomic and proteomic studies on newly discovered species are ongoing. The aim of this study is to examine the information in the literature about the use of fungi in health biotechnology. According to the results of this study, yeasts and fungi are widely used in health biotechnology, especially in the production of pharmaceutical products. Fungi and yeasts are used in the production of various pharmaceutical products such as antitumor and antimicrobial drug active substances, vaccines and hormones. In addition, it has been determined that new fungi and yeast species developed using recombinant DNA technologies can be used both more efficiently and effectively. In addition, the existence of newly isolated yeast and fungi species with many features not fully identified is promising for the production of new products in health biotechnology.

LookUs & Online Makale
w