ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Ana Sayfa İletişim English
 
Turk Hij Den Biyol Derg: 69 (1)
Cilt: 69  Sayı: 1 - 2012
Özetleri Gizle | << Geri
TÜM DERGİ
1.
2012-1 Tüm Dergi
2012-1 Full Printed Journal

Sayfa 0
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTıRMA
2.
Türkiye’de 2007 – 2008 İnfluenza Sezonunda Oseltamivir Dirençli İnfluenza A (H1N1) Virüslerinin H274Y Mutasyonu ile Saptanması
Detection of Oseltamivir-Resistant Influenza A (H1N1) Viruses with H274Y Mutation during the 2007 - 2008 Influenza Season in Turkey
Ahmet Çarhan, Nurhan Albayrak, Ayşe Başak Altaş, Yavuz Uyar, Etem Özkaya
doi: 10.5505/TurkHijyen.2012.23600  Sayfalar 1 - 16
AMAÇ: Kuzey yarım kürede 2007–2008 influenza sezonunun başlangıcından itibaren oseltamivir direncinin göstergesi olan nöraminidaz (NA) geni 274. aminoasitte histidinden tirozine dönüşüm belirgin olarak artmaya başlamıştır. 2007-2008 sezonunda Avrupa'da influenza A (H1N1) suşları arasında oseltamivire direnç oranı %25 olarak saptanmış, bu oran ülkeler arasında farklılık göstermekle birlikte Norveç’te en yüksek (%67), İspanya’da en düşük (%2) olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmada 2007-2008 influenza sezonunda Türkiye’deki influenza A H1N1 izolatlarında oseltamivir direncini tespit etmek amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı (RSHMB) Ulusal İnfluenza Merkezi’nde 2007 Kasım - 2008 Mayıs ayları arasında real-time RT-PCR ile test edilerek influenza A (H1N1) pozitif olarak bulunan toplam 73 örnek arasından rastlantısal olarak 20 örnek seçilmiştir. Oseltamivir direncini tespit etmek için influenza A H1N1 suşlarının NA gen bölgesi 274. aminoasitini hedefleyen RT-PCR işlemi, histidinden tirozine dönüşümü göstermek için uygulanmıştır. İnfluenza virüslerinin NA geni sekanslanmış ve direnç daha önceden tanımlanmış gen dizileri ile karşılaştırılarak belirlenmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda değerlendirilen toplam 20 influenza A (H1N1) izolatının 2’sinde (%10) oseltamivir direncinin göstergesi olan 274. (N1 numaralandırmasında 275) aminoasitte histidinden (H) tirozine (Y) değişim saptanmıştır. NA segmentinin kısmi dizi analizi sonuçları National Center for Biotechnology Information (NCBI) GenBankasında GQ369800, GQ369799, GQ369798 giriş numaraları ile sunulmuştur.
SONUÇ: NA dizi analizi ile ülkemiz orta ve doğu kısımlarından gelen influenza A (H1N1) suşlarının H274Y oseltamivir direnci değerlendirilmiş, sonuçlarımız Türkiye’de 2008 yılında nöraminidaz inhibitörlerine (NAI) direncin görülmeye başlandığını göstermiştir.
OBJECTIVE: In the beginning of 2007–2008 Northern Hemisphere influenza season, the frequency of influenza A (H1N1) viruses bearing a previously defined oseltamivir resistance conferring amino acid change from histidine to tyrosine at position 274 (H274Y) in neuraminidase (NA) gene increased dramatically. The overall frequency of oseltamivir resistance in influenza A (H1N1) strains from Europe was 25%, although it varied between countries, with Norway detecting the highest proportion (67%), and others, including Spain, as low as 2%. In this study, it is aimed to evaluate the oseltamivir resistance in influenza A H1N1 isolates in Turkey during 2007-2008 influenza season.
METHODS: During November 2007 –2008 May, 20 samples selected randomly between 73 influenza A (H1N1) positive samples detected with real-time RT-PCR in Refik Saydam National Public Health Agency (RSNPHA) National Influenza Center (NIC). To detect such resistant viruses in Turkey, an RT-PCR assay was performed targeting amino acid position 274 in NA gene of H1N1 influenza strain to investigate the presence or absence of histidine to tyrosine mutation. The NA genes of influenza viruses were sequenced and resistance was inferred by comparison with published sequences and known resistant mutations.
RESULTS: In this study, it is evaluated that 2 (10%) of the total 20 influenza A (H1N1) strains had histidine (H) to tyrosine (Y) substitution at position 274 (275 in N1 numbering) of the NA gene which indicates resistance to oseltamivir. The partial sequence analysis results of NA segments were submitted to National Center for Biotechnology Information (NCBI) GenBank with accession numbers GQ369800, GQ369799, GQ369798.
CONCLUSION: By NA gene sequencing, we monitor the presence of H274Y oseltamivir-resistant influenza A (H1N1) viruses in Central and Eastern parts of Turkey. Our results indicate that resistance to neuraminidase inhibitors (NAIs) has begun to be detected in A/H1N1 isolates in Turkey in 2008.

3.
Diyaliz Sularının Mikrobiyal Kontaminasyon ve Bakteriyel Endotoksin Testleri İle Kontrolü
Control of Dialysis Waters by Microbial Contamination and Bacterial Endotoxin tests
Fesem Başarı, Öznur Uyanık
doi: 10.5505/TurkHijyen.2012.47135  Sayfalar 7 - 14
AMAÇ: Bu çalışmada Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı Adana Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürlüğü su ve gıda mikrobiyoloji laboratuvarına 2009 ve 2010 yılları içerisinde kontrol amacıyla gelen diyaliz sularının mikrobiyal kontaminasyon, bakteriyel endotoksin test sonuçları ve bu testlerin birbiriyle olan ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada Ocak 2009- Aralık 2010 tarihleri arasında laboratuvarımıza gelen 245 adet diyaliz suyu incelenmiştir. Mikrobiyal kontaminasyon örneklerin tamamında çalışılırken, bakteriyel endotoksin sadece 198 örnekte çalışılmıştır. Mikrobiyal kontamisyon çalışmaları, Plate Count Agarda (PCA) plak dökme yöntemi ile yapılmıştır. Bakteriyel endotoksinin tespiti için ise Limulus amoebocyte lysate (LAL) yöntemi çalışılmıştır. Mikrobiyal kontaminasyon ve bakteriyel endotoksin testlerinden elde edilen sonuçlar “Su Arıtma Sistemi Yönergesi ve Avrupa Farmokopesi’nde’’ belirtilen kriterlere göre değerlendirilmiştir. Sonuçların yıllara göre değişimini karşılaştırmak için istatistiksel değerlendirmelerde ki-kare testi kullanılmış ve P< 0,05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Diyaliz suları için uygulanan mikrobiyal ve bakteriyel endotoksin testleri sonucunda, 2009 yılında elde edilen verilere göre mikrobiyal kontaminasyon testi ile toplam aerobik mikroorganizma sayısı (TAMS) 100 CFU/ml’den fazla olanların oranı % 11,7 iken, 2010 yılında bu oran % 4,8’e gerilemiştir (P> 0,05). Bakteriyel endotoksin testin de ise 2009 yılında 0,25 IU ml’den fazla olanların oranı % 26,7’den, 2010’da % 16,5’e azalmıştır (P> 0,05). 2009-2010 yılları arasında mikrobiyal kontaminasyon testi ile çalışılan toplam 245 örneğin 20 tanesinde (% 8,2) TAMS 100 CFU/ml’den fazla bulunmuştur. Aynı yıllar arasında 198 örnekte bakteriyel endotoksin testi çalışılmış ve çalışılan örneklerin 43’ünde (% 21,7) bakteriyel endotoksin değeri 0,25 IU/ml’den fazla bulunmuştur.
Her iki yöntemin sonuçları karşılaştırıldığında ise bakteriyel endotoksin testi sonucu 0,25 IU/ml’den fazla olan 43 örneğin 20’sinde (% 46,5) mikrobiyal kontaminasyon testi sonucu oluşan TAMS 100 CFU/ml’den fazla saptanırken, 23’ünde (% 53,5) ise TAMS 100 CFU/ml’den az olarak tespit edilmiştir.
Yıllara göre saptanan pozitifliklerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (P> 0,05).
SONUÇ: Çalışmamızda diyaliz sularında endotoksin seviyelerinin ölçülmesi ile bakteriyolojik olarak mikrobiyal kontaminaston testi sonucu oluşan TAMS’nın gözlemlenmesinde tamamlayıcı bir özellik taşımaktadır. Bu nedenle endotoksin seviyelerinin, bakteri sayımı ile beraber yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Diyaliz sularının periyodik kontrollerinin düzenli yapılması, laboratuvar testlerinin zamanında, doğru, güvenilir ve tam olması büyük önem taşımaktadır.
OBJECTIVE: The aim of this study was to evaluate the microbial contamination, bacterial endotoxin test results and to in relation these tests with each other of dialysis water samples coming for control to water and food microbiology laboratory of Adana Hygiene Institute Refik Saydam Hygiene Center Presidency in 2009, and in 2010.
METHODS: In this study, 245 dialysis water samples were studied coming for control to our laboratory in between January 2009 and December 2010. While microbial contamination were studied all of these samples, bacterial endotoxin were only studied in 198 samples. Microbial contamination were studied with pour-plate method in Plate Count Agar (PCA) according to European Pharmacopoeia. Limulus amoebocyte lysate (LAL) assay were used for bacterial endotoxin. Microbial contamination and bacterial endotoxin results evaluated according to criterion of “Directive on the Water Purification the System and European Pharmacopoeia)’’. Chi-square test was used for statistical analysis of results for the change according to years and P< 0,05 was considered statistically significant.
RESULTS: As a result of microbial contamination and bacterial endotoxin tests have higher than 100 CFU/ml of dilaysis waters that microbial contamination with total aerobic microorganism count (TAMC) according to datas for in 2009 was found than 11,7 % in 2009 but, it was fallen down to 4,8 % in 2010 (P> 0,05). While level of bacterial endotoxin have higher than 0,25 IU/ml were found than 26,7 % in 2009, but it was fallen down to 16,5 % in 2010 (P> 0,05). 245 microbial contamination were studied and in 20 (8,2 %) samples of TAMC were found as higher than 100 CFU/ml between 2009 and 2010. In total of 198 samples were studied bacterial endotoxin and level of it was found in 43 (21,7 %) as higher than 0,25 IU/ml in these years.
As for compare with both of two methods according to result of bacterial endotoxin test higher than 0,25 IU/ml in 20 (46,5 %) of these 43 samples were found TAMC as result of microbial contamination test were found at higher than 100 CFU/ml, but in other 23 (53,5 %) samples were found lower than 100 CFU/ml.
There were no statistically significant differences between positivity found according to the years (P> 0,05).
CONCLUSION: The findings of our study demonstrate that detected of the level of endotoxin is a complementary feature to microbial contamination for in the bacteriological monitoring of dialysis waters. We recommended that the levels of endotoxin should be studied in with the bacterial count. They are very important that periodic control of dialysis waters would be orderly done, to be right on time, true, reliable, and full laboratory tests of dialysis waters.

4.
İstanbul’da hayat kadınları ile hastanemizin kadın hastalıkları ve doğum kliniği hastalarındaki vajinal kandidiyazın görülme sıklığının 10 yıl önceki oranla kıyaslanması
Comparison of the incidence of vaginal candidiasis among prostitutes in Istanbul and patients of obstetrics and gynecology clinic of our hospital with the previous data of ten years
Erdal Polat, Serhat Sirekbasan, Burcu Aydın, Zehra Yıldırım, Yaşar Bağdatlı, İsmail Çepni, Tayfur Çift, Nezihe D. Baltalı
doi: 10.5505/TurkHijyen.2012.71676  Sayfalar 15 - 20
AMAÇ: Kandida türlerinin insandaki parazitliği sonucunda oluşan kandidiyaza dünyanın her tarafında rastlanmaktadır. 1998 yılında İstanbul’da hayat kadınları ve poliklinik hastalarından alınan vagina akıntı örnekleri ile yaptığımız çalışmada kandidiyaz oranı poliklinik hastalarında % 30,3, hayat kadınlarında ise % 11,4 olarak bulunmuştur. Aradan geçen 10 yıllık süre zarfında hayat kadınları ve poliklinik hastalarında kandidiyaz oranındaki değişikliğin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Deri ve Tenasül Hastalıkları Hastanesi’ne getirilen 93 hayat kadını ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve trikomoniyazis vaginiti şüphesi olan 114 hasta olmak üzere toplam 207 hastadan alınan vaginal akıntı örneği araştırılmıştır. Örneklerden hazırlanan yayma preparatlar Gram boyanarak mikroskopta incelenmiştir. Bununla birlikte 1 adet sıvı besiyeri ve 1 adet katı Sabouraud besiyerlerine ekilerek kandida kültürü yapılmıştır.
BULGULAR: Toplam 207 vaginal akıntı örneğinin 31’inde (% 14,9) kandida üremiş, bunların 25’inde (% 80,7) Gram boyama ile maya hücreleri görülmüştür. Kandidaların 21’ini (% 67,7) Candida albicans türü oluşturmaktadır. 93 hayat kadının 10’unda (% 10,8), 114 poliklinik hastasının 21’inde (% 18,4) kandida ürediği tespit edilmiştir. Bunların 21’ini (% 67,7) C. albicans, 5’ini (% 16,1) C. krusei 2’sini (% 6,5) ise C. tropicalis ve 3’ünü (% 9,7) Candida spp. oluşturmaktadır.
SONUÇ: Bakteriyal vajinozdan sonra en çok karşılaşılan vaginal kandidiyazis sıklıkla her yaştan kadında görülen bir hastalıktır. On yıl öncesine göre poliklinik hastalarındaki kandidiyaz oranında azalma görüldüğü halde hayat kadınlarındaki kandidiyaz oranında bir azalma görülmemiştir. Yaptığımız bu epidemiyolojik çalışma sosyal gelişmişlik düzeyinin infeksiyon açısından belirlenmesinde önemli olmaktadır.
OBJECTIVE: Candidiasis, Candida species around the world are found in humans as a result of parasitism. Our study was conducted in 1998 at Istanbul the prevelance of candidiasis was found to be 0.3% in outpatients and 11.4% in prostitutes. Determining the change in the rate of candidiasis in prostitutes and outpatients during the period of ten years.
METHODS: Vaginal discharge of suspected tricomoniazis vaginitis samples were taken from 93 prostitutes that admitted to Hospital of Skin and Venereal Diseases and from 114 outpatients that admitted to Istanbul Medical Faculty, Department of Obstetrics and Gynecology outpatient clinic. 207 patients sample were examined. Smears were prepared from samples and examined under a microscope by Gram staining, additionally Candida culture was performed by inseminating 1 unit of fluid, 1 unit of solid Sabouraud to their media.
RESULTS: Candida was found in 31 (14.9%) of 207 samples of vaginal discharge, and yeast cells were seen in 25 (80.7%) of them by Gram staining. 21 (67.7%) of Candidas were formed by Candida albicans species. Candida was reported in 10 (10.8%) of 93 prostitutes, and in 21 (18.4%) of outpatients.
CONCLUSION: Even though a reduction in the prevalance of candidiasis in outpatients was seen compared to ten years ago, a reduction in the prevalance of candidiasis in prostitutes was not observed. In conclusion our epidemiological study is important for determining social development level in terms of infection.

5.
Kauçuk yapıda Foley idrar sondalarının sitotoksisitesinde çinko bileşiklerinin olası rolü
The possible role of Zinc compounds on the cytotoxicity of latex Foley urinary catheters
Mehmet Kürşat Derici, Hakan Büzkaya, Ferat Şahin
doi: 10.5505/TurkHijyen.2012.78790  Sayfalar 21 - 30
AMAÇ: Doğal kauçuk yapıda olan sonda ve cerrahi eldivenlerin farklı hücreler üzerindeki sitotoksik etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkilerin azaltılması amacıyla gümüş ya da polimerik (hidrojel, silikon, politetrafloroetilen) kaplamalar gibi değişik kaplama teknikleri geliştirilmiştir. Kaplama sondaların üretim aşamasında, kauçuk sondalara benzer şekilde hızlandırıcı olarak çinko bileşikleri kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, kauçuk sondaların in vitro sitotoksik etkilerini, silikon kaplanan kauçuk sondalar ile karşılaştırmak ve toksisite nedenini araştırmaktır
YÖNTEMLER: Doğal kauçuk, silikon kaplı kauçuk ve % 100 silikon olmak üzere üç grupta 8 farklı markadan 48 sondanın sitotoksik etkileri, fare bağ dokusu fibroblast hücre kültüründe (L-929) nitel (görüntüleme ve skorlama) ve nicel (MTT) yöntemler ile araştırılmıştır. Sonda özütlerinde bulunan element düzeyleri Alevli Atomik Absorbsiyon Spektrofotometresi (AAS) ile incelenmiştir.
BULGULAR: Negatif kontrol olarak kullanılan standart polietilen ile karşılaştırıldığında, % 100 silikon sondalardan elde edilen özütlerin uygulandığı hücrelerde % canlılık oranı değişmezken (%95,43± 5,39), doğal kauçuk (%8,57 ± 0,54) ve silikon kaplı kauçuk sondalarda (%21,0±2,52) canlılığın anlamlı olarak azaldığı görülmüştür (p<0,01). AAS ile ölçülen sonda özütleri çinko düzeyleri silikon sondalarda 0,11± 0,01, kauçuk sondalarda 4,78±0,66 mg/L, silikon kaplı grupta ise 2,78± 0,33 mg/L olarak bulunmuş ve toksik etkiler arasında korelasyon tespit edilmiştir. Düzeyleri araştırılan diğer elementler (Cr, Ag, Cu, Bi, Pb, Fe, Co, Cd) arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Metal iyon şelotörü olan etilendiamintetraasetik asit (EDTA)’in hücreler için toksik olmayan düzeyi (5µM) uygulama öncesinde özüt içerisine eklendiğinde kauçuk yapıda sondaların sitotoksisitesi anlamlı olarak geriye dönmüştür (sırasıyla %101,05± 5,86 ve 100,24± 4,9).
SONUÇ: Çalışmamız, doğal kauçuk ve silikon kaplı kauçuk sondaların sitotoksik etkilerinin silikon sondalardan anlamlı olarak daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu toksisiteden, üretim aşamasında çeşitli amaçlar ile kauçuğa eklenen çinko bileşiklerinin sorumlu olduğu kanıtlanmıştır. Silikon kaplı sondaların sitotoksik etkileri arasında görülen anlamlı fark, üretim teknolojisinin, kalite için önemli bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır. Farklı kaplama yöntemlerinin araştırılması ya da kauçuk sondaların yerine toksik olmadığı kanıtlanan ürünler kullanılması, kliniklerde üriner kateterizasyondan kaynaklanan komplikasyonların azaltılması için çözüm olabilir.
OBJECTIVE: The cytotoxic effects of natural rubber gloves and urinary catheters on different cells have been earlier reported. In order to reduce these effects, various coating techniques such as silver or polymer (hydrogel, silicone, polytetrafluoroethylene (PTFE)) coatings have been developed. However, during manufacturing process of silicone-coated rubber catheters -similar to latex catheters-, zinc compounds which have cytotoxic effects are added to the natural rubber base. The aim of this study was to compare the in vitro cytotoxic effects of rubber catheters with the silicone-coated rubber and to investigate the causes of the toxic effect.
METHODS: The cytotoxic effects of total 48 urinary catheters in three different structure (natural rubber, silicone, silicone-coated rubber) and 8 different brands were analysed in mouse connective tissue fibroblast cell culture (L-929) by qualitative (imaging and scoring) and quantitative (MTT) methods. The levels of the elements in catheter extracts were examined in an Atomic Absorption Spectrophotometer (AAS).
RESULTS: Compared with standard polyethylene used as a negative control, the extracts from 100% silicone did not change vitality (95.43% ± 5.39) while the natural rubber (8.57% ± 0.54) and silicone-coated rubber (21.0% ± 2.52) decreased significantly ((mean ± St. error, p <0.01). In elemental analysis of the catheter extracts by AAS method, the zinc levels of rubber and silicon-coated catheter extracts were 4.78 ± 0.66 mg / L and 2.78 ± 0.33 mg / L respectively and correlated with the observed toxic effects. Between the investigated levels of other elements (Cr, Ag, Cu, Bi, Pb, Fe, Co, Cd), a statistically significant difference could not been found. The addition of the chelating agent -ethylenediaminetetracetic acid (EDTA)- which is in non-toxic leves (5μM) for the cells reversed the latex cytotoxicity totally.
CONCLUSION: Our study demonstrated that both the rubber and the silicone-coated rubber catheters have cytotoxic effects. Zinc compounds added to rubber in the production stage with a variety of purposes have proven to be responsible from this toxicity. The significant difference between the cytotoxic effects of silicone-coated catheters suggests that an production technology is an important factor for the quality. Different coating methods investigations or the products proved to be non-toxic should be used instead of the rubber the catheters, in order to reduce urinary catheterization complications in clinical practice.

6.
Konya ilinde köpeklerde listeriozis seroprevalansı
The seroprevalence of canine listeriosis in dogs in Konya province
Zeki Aras, Uçkun Sait Uçan
doi: 10.5505/TurkHijyen.2012.82584  Sayfalar 31 - 36
AMAÇ: Amaç: Listeriozis, insan ve hayvanlarda abort, septisemi ve meningoensefalitise sebep olmaktadır. Enfekte köpekler Listeria monocytogenes (L. monocytogenes) suşlarını dışkı ve idrarları ile etrafa saçtıkları için halk sağlığı yönünden büyük bir öneme sahiptirler. Bu çalışmada, Konya bölgesinde ki köpeklerde listeriozis enfeksiyonu serolojik yöntemlerle araştırılması amaçlandı.


YÖNTEMLER: Yöntem: Çalışmanın köpek materyalini Konya il merkezinde bulunan belediye köpek barınağı (n = 106) ve Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi (SÜVF) Köpekçilik Araştırma ve Uygulama ünitesinde bulunan köpekler (n = 20) ile SÜVF Kliniklerine getirilen köpeklerden (n = 9) alınan toplam 135 kan serumu oluşturdu. Serumlar Mikro Standart Tüp Aglütinasyon (mSAT) ve ELISA testleri ile incelendi. Guruplar arası istatistiksel farklılıklar X2 testi ve fisherin kesin X2 testleri ile belirlendi.
BULGULAR: Bulgular: Toplam 135 kan serum örneğinin 31’i (% 23) mSAT ile ve 21’i (% 15.5) ELISA ile pozitif bulundu. Ondört serum örneği sadece mSAT testi ile pozitif bulunurken ELISA testi ile negatif olarak bulundu. Kan serum örneklerinin 114 tanesi (% 84.5) ELISA testi ile negatif olarak bulundu. Listeriozisin serolojik sıkılığı Konya Belediye Köpek Barınağı, SÜVF Köpekçilik Araştırma ve Uygulama Ünitesi ve SÜVF kliniklerine getirilen köpekler için sırasıyla, mSAT testi ile % 24.5, %11.1 ve % 20, ELISA testi ile % 19.8, % 0 ve % 0 olarak bulundu. ELISA testi sonuçlarına göre, belediye köpek barınağında bulunan köpeklerde enfeksiyonun seroprevalansı diğer iki kaynağa ait köpeklere göre daha yüksek olarak bulundu.
SONUÇ: Sonuç: Bu çalışma ile Konya bölgesi sokak köpeklerinde yüksek sayılabilecek bir oranda ve ilk kez L. monocytogenes seropozitifliği tespit edildi. Bu yüksek oranın veteriner ve insan halk sağlığı açısından tehdit oluşturduğu kanısına varıldı.

OBJECTIVE: Objective: Listeriosis causes abortion, septicemia and meningoencephalitis in human and animals. The infected dogs have important role for public health due to they can spread Listeria monocytogenes (L. monocytogenes) strains by their faces or urines. The aim of this study was to investigate the presence of listeriosis in dogs in Konya Province.
METHODS: Methods: A number of 135 blood serum samples were collected from dogs from city pound of Konya (n = 106) or from the clinics (n = 9) and dog research unit (n = 20) of the Faculty of Veterinary Medicine, Selcuk University. Samples were examined by Micro Standard Tube Agglutination Test (mSAT) and ELISA. The statistical differences between groups were determined by the x2 test and fisher exact x2 tests.
RESULTS: Results: Of the 135 serum samples tested, 31 (23%) and 21 (15.5%) were found to be positive for listeriosis by mSAT and ELISA, respectively (Table 1). Fourteen serum samples which were positive by mSAT were negative with ELISA. The 114 of 135 (84.5%) samples were found negative by ELISA. The frequency of listeriosis in the city pound of Konya, the clinics, and dog research unit of the Veterinary Faculty, Selcuk University was found 24.5%, 11.1% and 20% by mSAT and 19.8%, 0% and 0% by ELISA, respectively (Table 1). According to ELISA result, the listeriosis frequency was found higher in dogs of city pound than in animals from the clinics and dog research unit of the Veterinary Faculty.
CONCLUSION: Conclusions: The seropositivity of L. monocytogenes was found in a high rate for the first time in stray dogs in Konya Province by this study. This high sero-positivity is concern of Veterinary and human public health.

OLGU SUNUMU
7.
S19 Hayvan Aşısının Kazayla İnokülasyonu Sonucu Gelişmiş Bir Bruselloz Olgusu
A Case of Human Brucellosis Associated with Unintentional Inoculation of the Animal Vaccine S19
Ahmet Karakaş, Gürkan Mert, Ömer Çoşkun, Ömer Hilmi Alga, Bülent Ahmet Beşirbellioğlu, Can Polat Eyigün
doi: 10.5505/TurkHijyen.2012.64325  Sayfalar 37 - 40
Bruselloz, gram negatif kokobasil olan Brucella cinsi bakterilerin neden olduğu, insanlarda ateş, terleme, kas ve eklem ağrısı gibi belirtilerle seyreden bir zoonotik hastalıktır. Bruselloz esas olarak enfekte hayvanlarla temas ve enfekte süt-süt ürünlerinin tüketilmesi ile bulaşmasına rağmen, literatürde aşı kaynaklı olgular nadiren bildirilmektedir. Burada; genç sığırların aşılanması sırasında canlı Brucella abortus S19 aşısına maruz kalan bir veteriner hekimde gelişen mesleki bruselloz olgusu sunulmuştur. Yirmidört yaşındaki erkek veteriner hekim, Brucella abortus S19 aşısı ile sığırları aşılarken aşıyı yanlışlıkla sol el başparmağına inoküle etmişti. Hasta, aşı inokülasyonundan 36 saat sonra hastanemize başvurdu. İlk müracaat ettiğinde aşı inokülasyon yerinde ödem, şişlik ve hassasiyet saptandı. Diğer fizik muayene bulguları normal olarak değerlendirildi. Başlangıçta çalışılan serolojik testler (rose bengal ve serum tüp aglütinasyon testi) negatif bulundu. Rutin biyokimyasal testler normal sınırlarda bulundu. Ayrıca inokülasyon yerinden alınan yara kültüründe bakteri izole edilemedi. Hasta, doksisiklin ile kemoproflaksi uygulanmasına rağmen olaydan 21 gün sonra ateş, terleme ve testis ağrısı ile tekrar başvurdu. İkinci müracaatında ateş 38,3 °C idi. İnokülasyon bölgesinde fleksiyon sırasında ağrı ve gerginlik yakınması vardı. Laboratuar incelemesinde aspartat aminotransferaz (AST) 32 U/L, alanin aminotransferaz (ALT) 25 U/L, CRP 8,94 mg/dL, serolojik incelemede rose bengal pozitif ve standart tüp aglütinasyon testi 1/320 olarak saptandı. Alınan kan kültüründe bakteri izole edilmedi. Hastaya klinik belirti ve serolojik bulgular ışığında bruselloz tanısı kondu ve altı hafta süreyle doksisiklin (200mg/gün) ve rifampisin (600 mg/gün) kombinasyon tedavisi verilerek kontrole çağrıldı. Takip muayenelerinde semptomları kayboldu ve relaps görülmedi. Veteriner hekimler aşı kaynaklı bruselloz açısından risk altındadırlar. Aşıya maruz kalanlara proflaksi uygulanmalıdır. Ancak aşıya maruziyet sonrasında uygulanacak proflaksinin her zaman hastalık gelişimini engelleyemeyeceği ve temaslıların yakından takip edilmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Brucellosis is a zoonotic disease caused by Brucella species that is a gram negative coccobacilli and that may present itself with symptoms such as fever, diaphoresis, arthalgia, and myalgia. Although humans become infected by coming in contact with animals or consuming dairy products that are contaminated with brucella, cases where humans are infected by vaccination are rarely mentioned in the literature. Here, we present a case where a veterinarian was diagnosed with brucellosis upon being exposed to Brucella abortus S19 during vaccination of young cattle. A 24-year old male veterinarian accidentally inoculated Brucella abortus S19 vaccine to the thumb of his left hand during vaccination of cattle. He was admitted to the hospital 36 hours after the inoculation and he was presented with edema and sensitivity on the innoculation site. Other physical examination findings revealed normal. Firstly, serological tests (rose bengal and standard tube agglutination test) turned out to be negative. Routin biochemical results were within normal range. In addition, wound culture that was extracted from the inoculation site didn’t show any bacterial growth. Despite chemoprophylactic treatment with doxycycline, the patient developed fever, diaphoresis, and testicular pain 21 days after the contact. His body temperature was 38.3 °C during his second visit. The patient complained about pain and edema during flexition at the inoculation site. Laboratory tests showed aspartat aminotransferaz (AST) 32 U/L, alanin aminotransferaz (ALT) 25 U/L, and CRP 8.94 mg/dL. The serological tests found positive for rose bengal and showed standard serum agglutination at 1/320. Blood culture was negative. Based on clinical and serological findings, the patient was diagnosed with brucellosis and treated successfully by doxycycline (200mg/day) and rifampicin (600mg/day) combination for six weeks. He was then followed up. The following examinations didn’t show any symptoms and no relapse was noted. Veterinarians are under risk due to vaccination. Those who have been infected by vaccination should receive prophylactic treatment. However, post exposure prophylactic treatment won't always prevent progress of the disease and patients need to be followed up closely.

DERLEME
8.
Gıdalarda Aflatoksin Varlığının Değerlendirilmesi
The Evaluation of the Aflatoxin Presence in Foods
Gülderen Yentür, Buket Er
doi: 10.5505/TurkHijyen.2012.54154  Sayfalar 41 - 52
Aflatoksinler tahıllar, yağlı tohumlar, baharatlar, etler, süt ve süt ürünlerini içeren pek çok gıda ile hayvan yemlerinde yaygın olarak bulunabilen mikotoksinlerdir. Gıdalar ve hayvan yemleri ürün işleme, depolama ve satış sırasında aflatoksinlerle kontamine olabilmektedir. Aflatoksin kontaminasyon düzeyleri de iklimsel, bölgesel özellikler veya gıda çeşidine göre farklılıklar gösterebilmektedir. Aflatoksinler genellikle gıdalarda ve yemlerde stabildir ve sıcaklığa karşı dirençlidirler. Bu toksinlerin oluşumu için gereken koşullar devam ettiğinde kontaminasyon oranı artabilmektedir. Kontamine olan gıdaların aflatoksinlerden tamamen arındırılması da pek mümkün görünmemektedir. Aflatoksin detoksifikasyonu yeterli olmadığı için kontaminasyonun kontrol altında tutulması gerekmektedir. Aflatoksin oluşumunun önlenmesi için üretimden tüketime kadar çeşitli şekillerde bulaşan küf veya küflerin gelişiminin gelişmiş teknolojiler ve iyi uygulamalarla engellenmesi gerekmektedir. Aflatoksinler insanlara kontamine gıdalar ve kontamine yemlerle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünler aracılığıyla ulaşabilmektedir. Bunun sonucunda akut veya kronik toksisiteye neden olabilmektedir. Aflatoksinlerin toksisite derecesini maruziyet düzeyi, yaş, cinsiyet, beslenme ve bazı sağlık faktörleri etkilemektedir. Aflatoksinler mikotoksinler arasında önemli bir yere sahiptirler. Çünkü bunlar en toksik mikotoksinlerdir. Yapılan çalışmalarda aflatoksinlerin toksik, kanserojenik, teratojenenik, hepatotoksik ve mutajenik karekteristiği nedeniyle insan hayatı için tehlikeli olabileceği belirtilmiştir. Bu nedenle de aflatoksin kontaminasyonu gıda güvenliği açısından önemini korumaktadır. Yüksek miktarlarda aflatoksin içeren gıdaların uzun süre tüketimi halk sağlığı açısından problem yaratabileceği gibi aynı zamanda ihracatı da olumsuz yönde etkileyerek ülkede ekonomik kayıplara neden olabilecektir. Diğer birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de pek çok gıda maddesi için Aflatoksin B1 (AFB1), Toplam Aflatoksin-TAF (B1, B2, G1 ve G2) ve Aflatoksin M1 (AFM1) ile ilgili yasal sınırlar belirtilmiştir. Bu derlemede, kanserojenik, teratojenenik, hepatotoksik ve mutajenik etkileri ile ön plana çıkan aflatoksinlerin gıdalardaki varlığı ve son yıllardaki kontaminasyon durumunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Aflatoxins are mycotoxins that are widely found in feeds and many food such as cereals, oil seeds, spices, meat, milk and milk products. Foods and animal feeds may be contaminated with aflatoxins during the product processing, storage and sale. Levels of aflatoxin contamination also may vary according to the climate, regional characteristics or type of food. Aflatoxins in foods and feeds generally are stable and resistant to heat. The contamination rate may increase when necessary conditions continue for the formation of these toxins. It seems not possible to purify contaminated food from aflatoxins completely. The contamination must be kept under control because of insufficient detoxification of aflatoxin. For prevention of aflatoxin occurence, contamination of mold and growing molds with several ways should be prevented with developing technologies and best practices. The toxins also can reach human through contaminated food and products obtained from animals fed contaminated feed. As a result, aflatoxins can cause acute or chronic toxicitiy. Aflatoxin exposure level, age, sex, diet and some health factors affect the degree of toxicity of aflatoxins. Aflatoxins have an important place amongs mycotoxins. Because they are the most toxic mycotoxins. In previous studies aflatoxins are dangerous for human life due to toxic, carcinogenic, teratogenic hepatoxic and mutagenic characteristic. Therefore, aflatoxins remain of importance in terms of food safety. Long-term consumption of foods containing high amounts of aflatoxin may result in problems in terms of public health, as well as adversely affecting the exports of the country could cause economic losses. Turkey as in several other countries for many food Aflatoxin B1 (AFB1), Total Aflatoxin-TAF (B1, B2, G1 and G2) and Aflatoxin M1 (AFM1) are related to the legal limits. In this review, the evaluation of emerging role of aflatoxin in the context of carcinogenic, teratogenic hepatoxic and mutagenic presence in foods in recent years is aimed.


Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turkish Bulletin of Hygiene and Experimental Biology) çift kör hakemlik süreci uygulanan, bağımsız, uluslararası, Türkçe ve İngilizce dillerinde, online yayımlanan ve serbest erişimli bir dergidir.


Dergimiz; bireysel kullanıcıların ve kurumların ücretsiz kullanımını mümkün kılan açık erişimli bir dergidir. Kullanıcıların makalelerin tam metinlerine, yayıncı veya yazardan izin almadan erişim sağlayarak, okuma amaçlı yükleme yapma, kopyalama, dağıtma, çıktı alma, arama yapma işlemlerini gerçekleştirmelerine olanak verir. Bu sistem açık erişimli BOAI[1] tanımlaması ile uyumludur.

 

Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turk Hij Den Biyol Derg); Index Copernicus, ResearchGate, CAS (Chemical Abstracts Service), Google Scholar, Google, Open J-Gate, Genamics JournalSeek, Academic Journals Database, Scirus Scientific Database, EBSCOhost Electronic Journals Service (EJS), Medoanet, SCOPUS, Türkiye Atıf Dizini, Türk - Medline ve TUBITAK - ULAKBIM Türk Tip Dizini’nde yer almaktadır.

 
LookUs & OnlineMakale