ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi - Turk Hij Den Biyol Derg: 79 (2)
Cilt: 79  Sayı: 2 - 2022
TÜM DERGİ
1.
THDBD 2022-2 Cilt 79 Tüm Dergi
TBHEB 2022-2 Vol 79 Full Printed Journal
Utku ERCÖMERT
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.52223  Sayfalar 174 - 333
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
2.
Covid-19 Pandemisinde Antibiyotik Kullanımının Hastane Enfeksiyonlarında Mikroorganizma Dağılımına ve Antibiyotik Direncine Etkisi
The Effect of Antibiotic Use on Microorganism Distribution and Antibiotic Resistance in Hospital Infections in the Covid-19 Pandemic
Arif Doğan HABİLOĞLU, Gönül ÇİÇEK ŞENTÜRK, Yunus GÜRBÜZ, Ezgi Gizem ŞİBAR, Esengül ŞENDAĞ, Nilgün ALTIN, İrfan ŞENCAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.71135  Sayfalar 175 - 186
GİRİŞ ve AMAÇ: İki yılı aşkın süredir tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pnömonisi sağlık sistemini ciddi boyutlarda zorlamıştır. Sağlık hizmetinin sunumunun tehlikeye girdiği bu dönemde uygun antibiyotik kullanımı geri planda kalmıştır. Bu çalışma ile pandemi döneminde değişen antibiyotik kullanımının hastane enfeksiyonlarına etken olan mikroorganizmaların dağılımı ve değişen antibiyotik dirençleri üzerine etkisininin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesinde gerçekleştirildi. 2016-2020 yılları arasında E. coli, Klebsiella penumonia, Enterobacter spp., P. aeruginosa ve Acinetobacter spp. etken olduğu hastane kaynaklı enfeksiyonlar çalışmamız için değerlendirildi. 2016 yılı 1. grup, 2017 yılı 2. grup, 2018 yılı 3. grup, 2019 yılı 4. grup ve 2020 yılı 5. grubu oluşturuyordu. Gruplar hastane kaynaklı enfeksiyon etkenlerinin oranı, direnç durumları ve ilgili yıllarda kullanılan antibiyotik miktarları açısından birbirleri ile karşılaştırıldı. Anlamlı farklılığın sadece 5. yılda gösterildiği faktörler pandemi dönemindeki değişen sağlık hizmetlerine atfedildi ve irdelendi
BULGULAR: Çalışmamızda en fazla kullanılan antibiyotik 150,72 DDD ile seftriaksondu. En sık kullanılan ikinci ve üçüncü antibiyotik sırasıyla piperasilin tazobaktam ve levofloksasindi. Pandemi dönemine atfedilen piperasilin+tazobaktam kullanım miktarı 5. grup, 1, 2, 3 ve 4. gruplara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Pandemi döneminde meropenem, levofloksasin ve kolistin kullanım miktarı artmıştı. Ancak ikili karşılaştırmalarda 5. grup diğer grupların tümü ile farklılık göstermediği için 5. gruptaki bu artış pandemi dönemine atfedilmedi.
Hastane enfeksiyonları etkeni olarak yıllara göre Acinetobacter baumani, Pseudomonas aeruginosa, E. Coli ve Klebsiella pneumoniae yüzdeleri karşılaştırıldı. Özellikle pandemi dönemine ait bir dağılım değişikliği görülmedi. Mikroorganzimaların antibiyotik direnç oranlarındaki değişimi açısından Acinetobacter baumani ve Pseudomonas aeruginosa için pandemi dönemine ait değişim görülmedi. Klebsiella pneumonia ve E.coli için 5.yıldaki Piperasilin direnç oranı, 1, 2, 3 ve 4.yıldakine göre anlamlı düzeyde daha yüksek görüldü. Piperasilin tazobaktam kullanımı ile Klebsiella pneumoniae ve E.coli için piperasilin direnci arasında pozitif korelasyon görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hastanemiz bünyesinde Piperasilin tazobaktam ve levofloksasin kullanımının pandemi dönemince ciddi boyutlarda arttığını tespit ettik. Antimikrobiyel direnç açısındaın ise artan antibiyotik kullanımı ile korele bir artış söz konusu değildi. Pandemi döneminde artan antibiyotik tüketim miktarının tetikleyeceği dirençli suşlar, önümüzde yıllarda da takibi gereken bir sorun olacaktır.
INTRODUCTION: COVID-19 pneumonia, which has affected the whole world for more than two years, has forced the health system. In this period, when the delivery of health services is in danger, the use of appropriate antibiotics has remained in the background. With this study, we wanted to investigate the effect of changing antibiotic use during the pandemic period on the distribution of microorganisms that cause hospital infections and changing antibiotic resistances.
METHODS: The study was carried out in the Diskapi Yıldırım Beyazıt Training and Research Hospital. Hospital-acquired infections caused by E. coli, Klebsiella penumonia, Enterobacter spp., P. aeruginosa and Acinetobacter spp. between 2016 and 2020 were evaluated for our study. We classified the patients in 2016 as 1st group, 2017 as a 2nd group, 2018 as a 3rd group, 2019 as a 4th group, 2020 as a 5th group. The groups were compared with each other in terms of the rate of hospital-acquired infection, their resistance status and the amount of antibiotics used in the relevant years. The factors that showed significant difference only in the 5th year were attributed to the changing health services during the pandemic period and were examined.
RESULTS: The most commonly used antibiotic in our study was ceftriaxone with a DDD of 150.72. Piperacillin tazobactam and levofloxacin were the second and third most commonly used antibiotics, respectively.The amount of piperacillin + tazobactam use attributed to the pandemic period is significantly higher in the 5th year than in the 1st, 2nd, 3rd and 4th years. Meropenem, levofloxacin, and colistin, which had increased usage during the pandemic period, were not attributed to the pandemic period since they did not differ with all other groups in pairwise comparisons.
There was no change in the rates of microorganisms causing hospital infections for the pandemic period.
Piperacillin resistance rate at 5th years for Klebsiella pneumonia and E.coli was significantly higher than at 1, 2, 3 and 4 years. There was a positive correlation between the use of piperacillin/tazobactam and piperacillin resistance for Klebsiella pneumoniae and E.coli.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we found that the use of piperacillin/tazobactam and levofloxacin in our hospital increased significantly during the pandemic period.There was no significant increase in the correlation between increasing antibiotic use and antibiotic resistance. Resistant strains, which will be triggered by the increasing amount of antibiotic consumption during the pandemic period, will be a problem that should be followed up in the coming years.

3.
COVID-19 Maliyetleri; Türkiye’de Bir İl Örneği
COVID-19 Costs: An Example of Province in Turkey
Hüseyin ASLAN, İsmail ŞİMŞİR, Elif KÖSE, Gülsen TOPAKTAŞ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.17048  Sayfalar 187 - 198
GİRİŞ ve AMAÇ: Coronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19) pandemisi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'yi de olumsuz etkilemeye devam etmektedir. COVID 19'un etkilerinden biri, pandemi sonrası ülkelerde sağlık hizmetlerinde yapılan önemli harcama artışları olmuştur. Bu çalışmadaki amacımız; COVID 19 vakalarında ayaktan, yatarak ve yoğun bakımda tedavi sıklığını, yatarak ve yoğun bakım tedavi oranlarını etkileyen faktörleri belirlemek ve hasta özelliklerine göre sağlık bakım maliyetlerindeki değişimleri incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma, kesitsel bir kayıt incelemesidir. Bu çalışmanın evrenini, pandeminin Türkiye'de ilk görüldüğü 11 Mart 2020 tarihinden 30 Kasım 2020 tarihine kadar COVID 19 tanısı konarak tedavi gören ayaktan ve yatarak tedavi gören hastalar oluşturmaktadır. Sakarya ilindeki tüm birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarından COVID-19 tanısı, komorbidite, yaş (<50 ve ≥50) ve cinsiyet bilgileri alınmıştır.
BULGULAR: Yatarak tedavi görmeyen yoğun bakım hastalarının faturaları incelendiğinde 50 yaş ve üzeri erkek hastaların ve komorbiditesi olanların faturalarının istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Hem klinik hem de yoğun bakım alan hasta gruplarında kadın hastaların ve 50 yaş ve üzeri olanların fatura ortalama tutarı erkek hastalara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca diğer tüm hasta gruplarında fatura tutarlarının hasta maliyetlerinin altında olduğu yani fatura tutarlarının hasta maliyetini karşılamadığı tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalık 50 yaş ve üzeri, ek hastalığı olanlarda daha şiddetli, erkeklerde daha şiddetli ve daha sık görülmektedir. Sonuç olarak bu hastaların fatura tutarları ve maliyetleri karşıt gruplara göre daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, erkeklerin COVID-19 hastalığına yakalanma oranı kadınlardan daha yüksektir. Erkeklerde hastanede yatan hastalarda, ≥50 yaş grubunda ve komorbiditesi olan hastalarda hastalık daha şiddetli seyretmektedir. Bunlara paralel olarak bu hastaların fatura tutarları ve maliyetleri karşı gruplara göre daha yüksektir. Genel olarak hastaların tedavi maliyetleri fatura tutarlarından daha yüksektir ve hizmetin sürdürülebilirliğini sağlamada gelecek için büyük riskler taşımaktadır. Sağlık hizmetlerinde sürdürülebilirliğin sağlanması, sağlık kurumlarının maliyetlerini karşılayacak fatura alabilmelerine bağlıdır. COVID-19 sadece geri ödeme kurumları için büyük bir ekonomik yük oluşturmanın yanında aynı zamanda hizmet veren kurumlar için de büyük bir ekonomik yük getirmektedir.
INTRODUCTION: The Coronavirus Disease 2019 (COVID-19) pandemic continues to negatively affect Turkey, as it does many other areas all over the world. One effect of COVID 19 has been the significant expenditure increases in health services in post-pandemic countries. Our aim for this study was the following: determining the frequency of outpatient, inpatient, and intensive care treatment in COVID 19 cases, the factors affecting the rates of inpatient and, intensive care treatments, and examining the changes in healthcare costs according to patient characteristics.
METHODS: This research is a cross-sectional record review. The universe of this study is composed of outpatients and inpatients that have been treated after being diagnosed with COVID 19 as from March 11, the date the pandemic was first seen in Turkey, to November 30, 2020. Within the scope of the study, data relating to the COVID-19 diagnosis, comorbidity, age (<50 and ≥50), and gender were obtained from all primary, secondary, and tertiary healthcare institutions in the province.
RESULTS: When the invoices of the inpatients who received no intensive care treatment were examined, it was found that the bills of the male patients aged 50 years and older and those with comorbidities were statistically significantly higher. In the patient groups receiving both clinical and intensive care, the mean amount of invoices of female patients and those aged 50 and older were found to be higher than male patients (p <0.05). In addition to, In all other patient groups, it has been determined that the invoice amounts are below the patient costs, that is, the invoice amounts do not cover the patient cost.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The disease is more severe in those aged 50 and older, those with comorbidities, and it is more severe and more common in males. Consequently, bill amounts and costs of these patients were found to be higher than those of the opposing groups. As a result, the rate of men getting the COVID-19 disease is higher than women. The disease is more severe in males in hospitalized patients, in ≥50 age group, and in patients with comorbidities. In parallel with these, the invoice amounts and costs of these patients are higher than the opposite groups. In general, the treatment costs of the patients are higher than the invoice amounts and they carry great risks for the future in ensuring the sustainability of the service. Ensuring sustainability in healthcare services depends on the ability of healthcare institutions to obtain invoices to cover their costs. COVID-19 not only creates a big economic burden for reimbursement institutions but also brings a great economic burden for the institutions that provide the service.

4.
İlaç Ve Gıda Takviyelerinin İçerikleri Hakkında Kullanıcıların Bilgi Ve Talep Düzeyinin Ölçülmesi
Measuring Level Of Information And Demand Of Users About The Content Of Drug Or Food Supplements
Vildan ÖZCAN, Ayşe Arzu ŞAKUL, Hanefi ÖZBEK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.12269  Sayfalar 199 - 208
GİRİŞ ve AMAÇ: İlaçların ve gıda takviyelerinin prospektüslerine bakıldığında içeriklerinin kullanıcıya tam olarak aksettirilmediği görülmektedir. Bu nedenle ilaç veya gıda takviyesi kullanacak kişi, bunların içeriğinde kendi inanç ve kültürüne uygun olmayan bir madde olup olmadığı hakkında güvenilir bir bilgiye erişme imkanına sahip olamamakta; böyle bir şeyi arzu etse dahi bu bilgilere nereden erişeceği konusunda yeterli bir bilgiye ulaşamamaktadır. İnternet ortamındaki bilgiler ise genel itibariyle bilimsel yeterlilikten yoksun, yeterli bir denetimden geçmemiş bir bilgi kirliliği görünümü arz etmektedir. Bu çalışmanın amacı ilaç ve gıda takviyesi ürünlerin içeriklerinin kullanıcıların kendi ihtiyaçları doğrultusunda şeffaflaştırılması hususundaki düşünce ve tercihlerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın örneklemini eczanelere başvuran 888 reçete sahibi oluşturdu. 16 soruluk anket verileri toplandı. Veriler tanımlayıcı ve analitik istatistik yöntemleriyle değerlendirildi.
BULGULAR: Katılımcılar ortalama 40.05 yaşında, % 92.9’u şehir veya büyük şehirlerde yaşayan, % 62.2’si kadın olan gönüllülerden oluşmaktaydı. Katılımcıların eğitim seviyesi, % 54.9 ilköğretim ve % 43.2 yüksek öğretim olarak tespit edildi. Gönüllülerin % 33.2’si her gün veya haftada en az bir gün ilaç kullanırken % 66.8’i hastalandıkça veya nadiren ilaç kullandığını beyan etti. Katılımcıların % 92.7’si ilaç kullanmak gerektiğinde hekim veya eczacıya başvuracağını, % 92.7’si her zaman veya ihtiyaç olduğunda prospektüs okuduğunu, % 92.2’si ilaçların içeriği ile ilgili olarak kendilerini hekim veya eczacının bilgilendirmesi gerektiği kanaatinde olduğunu, % 44.5’i ilaç konusunda sağlık meslek mensuplarınca bilgilendirildiğini bildirdi. Gönüllülerin %94.8’i ilaç veya gıda takviyesinde bağımlılık yapıcı madde, alerjik reaksiyona sebep olabilecek bir içerik, alkol veya domuzdan elde edilmiş ürün olup olmadığını bilmek istediğini, böyle bir ürün bulunduğunu öğrenmeleri durumunda katılımcıların %80.8’i önerilen tedaviye veya gıda takviyesine alternatif yollar arayacağını, %10.8’i ise tedaviyi reddedeceğini bildirdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kullanıcıların ilaç veya gıda takviyelerine ait içerikleri gösteren bilgilerin kendi inanç ve kültürlerinin gerekliliklerini de yansıtacak şekilde prospektüslere girmesini istedikleri sonucuna varıldı. Prospektüsler hazırlanırken bu konunun da dikkate alınması, hem hasta hakları yönünden hem de tüketici hakları yönünden dikkate alınması gerekli bir husus olarak değerlendirilmiştir.
INTRODUCTION: When the medicine leaflets of drugs and food supplements are examined, it is seen that the contents are not fully reflected to the user. For this reason, the person who will use drugs or food supplements does not have the opportunity to access reliable information about whether there is a substance in their content that is not suitable for their own belief and culture; even if he wishes for such a thing, he cannot reach sufficient information about where to access this information. The information on the Internet, on the other hand, presents an information pollution appearance that lacks scientific competence in general and has not been adequately audited. The aim of this study is to determine the opinions and preferences of the users regarding the transparency of the contents of pharmaceutical and food supplement products in line with their own needs.
METHODS: The sample of the study was made by 888 prescribers who applied to pharmacists, and the answers given to the questionnaire with 16 questions gave the results of the study. The data were evaluated by descriptive and analytical statistical methods.
RESULTS: Participants consisted of volunteers with an average age of 40.05, 92.9% living in cities or big cities, and 62.2% women. The educational level of the participants was 54.9% primary education and 43.2% higher education. When 33.2% of volunteers used medication at least once a day or week, 66.8% stated that they sick or rarely used medication. When 92.7% of the participants read the medicine leaflet or read the medicine leaflet whenever necessary, 92.7% of the participants thought that they should inform the physician or pharmacist about the contents of the drugs, 44.5% of the drug the health professions were informed about it. 94.8% of the volunteers wanted to know whether they were addictive substances in medicines or food supplements, a substance that could cause allergic reaction, alcohol or pigs, 80.8% of the participants would search for alternative ways, 10.8% he would deny the treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that patients wanted the information showing the contents of medicines or food supplements to enter the pamphlets to reflect the requirements of their religious beliefs. Considering this issue while preparing the medicine leaflets has been considered as an issue that needs to be taken into account both in terms of patient rights and consumer rights.

5.
Dışkı Örneklerinden Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile Saptanan Clostridium difficile Toksin B Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Clostridium difficile Toxin B Results by Polymerase Chain Reaction from Stool Specimens
Pınar ŞAMLIOĞLU, Arzu BAYRAM, Güliz DOĞAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.77785  Sayfalar 209 - 216
GİRİŞ ve AMAÇ: Clostridium difficile (C. difficile), fekal-oral yolla yayılan Gram-pozitif, anaerop, spor oluşturan bir bakteridir. Asemptomatik taşıyıcılık veya hafif diyareden psödomembranöz enterokolit gibi hayatı tehdit eden çeştli hastalıklara neden olur. Clostridium difficile, Amerika’da ve Avrupa’da antibiyotikle ilişkili ishale neden olan hastane enfeksiyonunun en yaygın nedenidir.A ve B olarak isimlendirilen iki toksin üretebilir. Toksin üreten suşlar megakolon, perforasyon veya septik şoka neden olan daha ciddi hastalık tablosuna yol açabilmektedir. Tanıda uygulaması daha kolay, hızlı sonuç elde edebileceğimiz, yüksek özgüllük ve duyarlılığa sahip moleküler yöntemlerin kullanılması son yıllarda yaygınlık kazanmaya başlamıştır.
Bu çalışmada dışkı örneklerinden polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile saptanan Clostridium difficile sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Laboratuvarımıza Clostridium difficile enfeksiyonu şüphesiyle Ocak 2017 ile Eylül 2018 tarihleri arasında gelen 109 dışkı örneği GeneXpert C. difficile PZR (Cepheid, CA, AD) yöntemi ile test edilmiştir. Elde edilen veriler pozitif, negatif veya geçersiz sonuç olarak yorumlanmışır.

BULGULAR: Toplam 109 örnek test edilmiştir. Dışkı örneklerinin 66’sı (% 61) erkek, 43‘ü (%39) kadın hastalara aittir. Örnek istenen hastaların 25’i (% 23) 65 yaş üstü 36’sı (%33) 18 yaşın altındaydı. Gelen örneklerin 26’sı (%24) yoğun bakım ünitelerinden, 60’ı (%55) servislerden ve 23’ü (%21) polikliniklerden laboratuvarımıza gelmiştir. 109 dışkı örneğinden. 9’u (%8), C. difficile PZR testiyle toksin B pozitif, 100’ü (%92) negatif
bulunmuştur.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Nozokomiyal diyarelerin en önemli nedeni C. difficile’dir.Enfeksiyonun temel predispozan faktörü antibiyotik kullanımıdır. Profilaksi veya tedavi amacıyla bir doz bile olsa antibiyotik kullanılması C. difficile enfeksiyonu gelişmesi için yeterli olabilmektedir. PZR ile hızlı ve doğru tanı konması tedaviye erken başlanması açısından önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: .Clostridium difficile (C. difficile) is a Gram-positive, anaerobic, spore-forming bacterium that spreads via the fecal-oral route.Causes asymptomatic carriage or mild diarrheal diseases such as pseudomembranous enterocolitis. Clostridium difficile is the commonest cause of nosocomial and antibiotic-associated diarrhea in North America and Europe. It can produce two toxins called A and B. Strains producing toxins can lead to a more serious disease picture that causes megacolon, perforation or septic shock. The use of molecular methods with high specificity and sensitivity has become widespread in recent years.The use of molecular methods with high specificity and sensitivity, which are easier to apply in diagnosis, and to obtain rapid results, has become widespread in recent years.

In this study, it was aimed to evaluate Clostridium difficile results determined by polymerase chain reaction (PCR) from stool samples.
METHODS: 109 fecal samples that came to our laboratory between January 2017 and September 2018 on suspicion of Clostridium difficile infection were tested with the GeneXpert C. difficile PCR (Cepheid, CA, AD) method. The data obtained are interpreted as positive, negative or invalid results.
RESULTS: A total of 109 samples were tested. 66 (61%) of the stool samples belonged to male and 43 (39%) female patients. Twenty-five (23%) of the patients were under the age of 18 and 36 (33%) under the age of 18 years. Of the samples, 26 (24%) were from intensive care units, 60 (55%) were from services and 23 (21%) were from polyclinics. It was found 109 from stool samples. 9 (8%), C. difficile PCR test toxin B positive, 100 (92%) negative.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The most important cause of nosocomial diarrhea is C. difficile. The main predisposing factor of infection is the use of antibiotics. Prophylaxis or even one dose of antibiotic therapy may be sufficient for the development of C. difficile infection. Rapid and accurate diagnosis by PCR is important for early initiation of treatment.

6.
İran'da toksokariyaz ve toksoplazmozlu düşük yapan gebelerde Antinükleer antikorların değerlendirilmesi
Evaluation of Antinuclear antibodies in pregnant women with abortion with toxocariasis and toxoplasmosis in Iran
Vahid RAİSSİ, Zahra BABAEİ SAMANİ, Mohammadreza BAGHERPOOR, Zahra SOHRABİ, Soudabeh ETEMADİ, Soudabeh ETEMADİ, Omid RAİESİ, Pantea JALALİ, Mohammad ZAREİE, Gita ALİZADEH, Zeynab HASHEMİ BAGHİ, Asmaa NASR
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.69009  Sayfalar 217 - 228
GİRİŞ ve AMAÇ: Toxoplama gondii, Toxocara spp ve antinükleer antikorlar (ANA'lar) düşük nedeni olarak rapor edilmiştir.Düşük kadınlarda T. gondii, Toxocara spp ve ANA prevalans oranını belirlemek ve enfeksiyon ile sosyodemografik tahmin edilen risk faktörü sayısı arasındaki ilişkiyi araştırmak
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, Mashhad şehrinde (Razavi Horasan Eyaleti) Qaem hastanesine sevk edilen kürtajlı kadınlarda gerçekleştirildi.Serum örnekleri Antinükleer Antikor (IgG antikorları), anti-Toxoplasma gondii IgG ve IgM antikorları ve IgG anti-toxocariasis spp antikorlarının varlığı yönünden ELISA (Enzyme-Linked Immunosorbent Assay) kiti ile incelendi.Hayvanların kedi ve köpekleriyle temas, yaş ve kürtaj nedeni türü (çoğu durumda) gibi veriler enfeksiyon prevalansı için risk faktörleri olarak toplanmıştır.
BULGULAR: Toplam 162 gebeden alınan gebelerin% 28'inde T.gondii IgG pozitif,% 2 IgM, anti-Toxocara spp IgG antikorları, abortuslu gebelerde% 31 oranında Antinükleer antikor tespit edildi.T. gondii ve Toxocara türlerinin ko-enfeksiyonu% 9, T. gondii olgularında% 24 ve% 10 Toxocara spp.ANA'larda saptanan ANA'lar, 8'de T. gondii ve Toxocara türlerinin ko-enfeksiyonu ile pozitiflik göstermiştir.Bu çalışma, her bir T. gondii, Toxocara spp ve ANA enfeksiyonunun yaş ve kedi ve köpekler gibi hayvan teması ile arasında önemli bir ilişki olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, abortuslu gebelerde T. gondii, Toxocara spp prevalansının yaygın olduğunu ve ANA tespitinin abort nedeni olarak kabul edildiğini ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: Toxoplama gondii, Toxocara spp, and antinuclear antibodies (ANAs) have been reported as a cause of abortion. To determine the prevalence rate of T. gondii, Toxocara spp, and ANAs in aborted women, and to investigate the association between infection and the number of the sociodemographic estimated risk factors.
METHODS: This study was carried out in aborted women referred to the Qaem hospital in Mashhad city (Razavi Khorasan Province). Serum samples were examined for the presence of Antinuclear Antibody (IgG antibodies), anti-Toxoplasma gondii IgG and IgM antibodies, and IgG anti-toxocariasis spp antibodies by ELISA (Enzyme-Linked Immunosorbent Assay) kit. Data like contact with animals' cats and dogs, age, and Type of cause of abortion (in most cases) were collected as risk factors for the prevalence of infection
RESULTS: Out of 162 total samples of pregnant women were collected, 28% were positive for T.gondii IgG, and 2% IgM, anti-Toxocara spp IgG antibodies were detected in 12% and Antinuclear antibodies detected in 31% in pregnant women with abortion. Co-infection of T.gondii and Toxocara spp detected in 9%, also ANAs detected in cases with T.gondii in 24% and 10% with Toxocara spp.ANAs showed positivity with co-infection of T.gondii and Toxocara spp in 8%. This study showed a significant association between infection of each T.gondii, Toxocara spp, and ANAs with age and animal contact such as cats and dogs.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study revealed that the prevalence of T.gondii, Toxocara spp in pregnant women with abortion is common and detection of ANAs is considered as a cause of abortion.

7.
Samsun Bafra Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitelerinde endotrakeal aspirat kültüründe üreyen Acinetobacter baumannii suşları ve COVID-19 etkisi (2019-2020)
Acinetobacter baumannii strains grown in endotracheal aspirate culture in Samsun Bafra State Hospital intensive care units and the effect of COVID-19 on Acinetobacter baumannii strains (2019-2020)
Seda GÜDÜL HAVUZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.48753  Sayfalar 229 - 242
GİRİŞ ve AMAÇ: Acinetobacter baumannii, hastane ortamında uzun süre yaşama yeteneğine sahip ventilasyon ile ilişkili pnömoninin önemli bir etkenidir. Bu patojene etkili olan antibiyotiklere karşı artan direnç endişe yaratmaktadır. Bu çalışmada yoğun bakım ünitelerinde endotrekeal aspirat (ETA) kültürlerinde üreyen A. baumannii suşlarının antibiyotik direnç profilleri ve uzun süre ülkemizde en çok vakanın görüldüğü ilimizde COVID-19 pandemisinin direnç profilleri üzerindeki etkisi incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza, Ocak 2019 ile Aralık 2020 tarihleri arasında Bafra Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitelerinden laboratuvarımıza gönderilen ETA örneklerinden izole edilen toplam 74 adet A.baumannii izolatı dahil edilmiştir. Konvansiyonel yöntemler ve yarı otomatik bakteri tanımlama sistemi Vitek-2 (bioMérieux, Fransa) kullanılarak izole edilen A. baumannii suşlarının antibiyotik duyarlılıkları Avrupa Antimikribiyal Duyarlılık Test Komitesi - European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) standartlarına uygun olarak Vitek-2 sistemi ile test edilmiştir.
BULGULAR: COVID-19 pandemisi öncesi 18 hasta ile pandemi sonrası 56 hastanın ortalama yaş ve standart sapmaları sırasıyla 83.0 ± 8.3 ve 70.5 ± 14.9 (p<0.001) olarak saptanmıştır. Yıllara göre cinsiyetin dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0.025). 2019 yılında hastaların %55.6'sı kadınken, 2020 yılında %73.2'si erkek olarak saptanmıştır. İki dönemde ölüm oranları (p=0.628) ve solunum destek ihtiyaçları (p=0.191) bakımından fark görülmemektedir. Pandeminin izole edilen A. baumannii sayısını %311 oranında arttırdığı saptanmıştır. İki dönemde de direnç en fazla, piperasilin/tazobaktam, seftazidim, siprofloksasin ve imipeneme karşı görülmüştür. Her iki döneme bakıldığında, amikasin direnci 2020 yılında daha az oranda görülmüştür. Yıllara göre tigesiklin direnç oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.001). 2019 yılında suşların tigesiklin duyarlılığı, %88.9 iken 2020 yılında %26.8 olarak tesbit edilmiştir. 2019 yılında suşların %11.1’i, 2020 yılında ise %64.3’ü tigesikline orta derece duyarlı bulunmuştur. Bu çalışmada tüm izolatların birinde (%1.4) kolistin direnci gözlenirken, beş izolatta (%6.8) tigesiklin direnci saptanmıştır. Bir izolat (%1.4) ceftazidim dışındaki tüm antibiyotiklere duyarlı olarak bulunmuştur.
73 A. baumannii izolatının çoğul antibiyotik direncine bakıldığında; çoklu ilaç direnci (ÇİD) %22.9 (n: 17), aşırı ilaç direnci (AİD) %74.3 (n: 55), tüm ilaçlara direnç (TİD) %1.4 (n: 1) olarak bulunmuştur. Pandemi öncesi ve sonrası amikasin, meropenem ve tigesiklin dirençleri açısından istatistiksel fark bulunmakla beraber direnç paternleri arasında fark bulunmamıştır (p=0.281).

TARTIŞMA ve SONUÇ: A. baumannii’ye karşı en etkin antibiyotiklerin kolistin ve tigesiklin olduğu görülmüştür. COVID-19 pandemisinin, direnç paternlerinin oranlarını değiştirmediği saptanmıştır. Her hastanenin kendi direnç paternlerini belirlemesi, sonuçlarına göre ampirik tedavi protokollerini güncellemesi ve klinisyenlerin uygun antibiyotikleri erkenden kullanmasıyla bu enfeksiyon ile mücadelede başarının artacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Acinetobacter baumannii is an important causative agent of ventilation-associated pneumonia capable of long-term survival in the hospital setting. Increasing resistance to antibiotics effective against this pathogen is of concern. In this study, the antibiotic resistance profiles of A. baumannii strains grown in endotracheal aspirate (ETA) cultures in intensive care units and the effect of the COVID-19 pandemic on the resistance profiles in our province where the highest number of cases were observed in our country for a long time were investigated.
METHODS: Our study included 74 A.baumannii isolates isolated from ETA samples that was sent to our laboratory from the intensive care units of Bafra State Hospital between January 2019 and December 2020. Bacteria were identified using conventional methods and a semi automatic bacterial identification system Vitek-2 (bioMérieux, France). The antibiotic susceptibility tests of the isolated strains were studied in accordance with the European Committee for Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) standards. Antibiotic susceptibility of A. baumannii strains was tested with Vitek-2 system.
RESULTS: The mean age and standard deviations of 18 patients before the COVID-19 pandemic and 56 patients after the pandemic were found to be 83.0 ± 8.3 and 70.5 ± 14.9 (p<0.001), respectively. A statistically significant difference was found between the distributions of gender by years (p= 0.025). While 55.6% of the patients were female in 2019, 73.2% of the patients in 2020 were male. There was no difference between the two periods in terms of death rates (p=0.628) and respiratory support needs (p=0.191). It was determined that the pandemic increased the number of isolated A. baumannii by 311%. For the two periods, resistance was greatest for piperacillin/tazobactam, ceftazidime, ciprofloxacin and against imipenem. Examinig the two periods, amikacin resistance was seen to a lesser extent in 2020.
A statistically significant difference was found between tigecycline resistance rates according to years (p<0.001). While the tigecycline susceptibility of strains was 88.9% in 2019, it was found to be 26.8% in 2020. 11.1% of the strains in 2019 and 64.3% in 2020 were found to be moderately susceptible. In this study, colistin resistance was observed in one (1.4%) of all isolates, while tigecycline resistance was detected in five isolates (6.8%). One isolate (1.4%) was susceptible to all antibiotics except ceftazidime.
When the multi-antibiotic resistance of 73 A. baumannii isolates was examined, multidrug resistant (MDR) was 22.9% (n: 17), extensive drug resistance (XDR) was 74.3% (n: 55), pandrug resistance (PDR) was 1.4% (n: 1). Although there was a statistical difference in amikacin, meropenem and tigecycline resistances before and after the pandemic, no difference was found between the resistance patterns (p=0.281).

DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been observed that the most effective antibiotics against A. baumannii are colistin and tigecycline. It was determined that the COVID-19 pandemic did not change the resistance pattern rates. It is thought that success in fighting this infection will increase when each hospital determines its own resistance patterns, updates empirical treatment protocols based on their results, and clinicians use appropriate antibiotics early.

8.
Rat kan hücrelerinde dimetoat’ın neden olduğu oksidatif stres ve DNA hasarı: ferulik asit’in koruyucu rolü
Dimethoate-induced oxidative stress and DNA damage in rat blood cells: preventive effects of ferulic acid
Hatice BAŞ, Fatma Gökçe APAYDIN, Suna KALENDER, Gülizar AYDOĞDU, Çağlar ADIGÜZEL, Hakkı TAŞTAN, Yusuf KALENDER
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.09734  Sayfalar 243 - 254
GİRİŞ ve AMAÇ: İnsektisitler olarak adlandırılan kimyasallar, zirai mücadelede sıklıkla kullanılmakta ve başta memeliler olmak üzere hedef olmayan canlılarda toksik etkiye neden olmaktadır. İnsektisitlere maruz kalmak kan dokusunda meydana gelen toksisiteyi indükleyebilir. Bu araştırmanın amacı, dimetoat’ın neden olduğu oksidatif stres sürecini azaltmak için besin takviyesi olarak kullanılan ferulik asidin olası koruyucu özelliğini ortaya koymaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Erkek Wistar sıçanlar rastgele (her bir grupta altı hayvan olacak şekilde) olmak üzere altı gruba ayrıldı. Hayvanlar gavaj vasıtasıyla, düşük veya yüksek dozlarda dimetoat (sırasıyla; 3 mg / kg vücut ağırlığı 1/100 LD50, 28 gün boyunca her gün ve 30 mg / kg vücut ağırlığı 1/10 LD50, 4 hafta boyunca her gün) uygulamasından önce, ferulik asit (30 mg / kg vücut ağırlığı, 28 gün boyunca her gün) ile ağız yoluyla muamele edildi.
BULGULAR: Sıçanların 4 hafta dimetoat’a maruz bırakılması, eritrosit malondialdehit seviyesinde oluşan artış ile gözlemlenen oksidatif stres sürecine katkıda bulunmuştur. Ayrıca dimetoat uygulaması, eritrositlerde glutatyon peroksidaz, glutatyon-S-transferaz, katalaz ve süperoksit dismutaz gibi antioksidan enzimlerin aktivitelerindeki artışla kendini gösteren antioksidan savunma sisteminde meydana gelen değişiklikleri indüklemiştir. Ek olarak dimetoat DNA hasarına da neden olmuştur. Ferulik asit ile yapılan ön muamele, lipid peroksidasyonunun azalması, glutatyon peroksidaz, glutatyon-S-transferaz, süperoksit dismutaz ve katalaz aktivitelerinin ve ayrıca DNA hasarının düzenlenmesi ile dimetoatın neden olduğu zararın boyutunu azaltmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bir insektisit olan dimetoat ratlarda kan dokusu üzerinde ciddi toksik etkilere neden olmuştur. Bu nedenle, dimetoatın bilinçli olarak kullanılması sağlanmalı, kullanımı asgari seviyeye indirilmeli ve zirai mücadelede bu kimyasalların yerini alabilecek yöntemlerin geliştirilmesi teşvik edilmelidir. Mevcut bulgular, ferulik asidin dimetoat kaynaklı oksidatif stres sürecini ve DNA hasarını antioksidan savunma sistemini düzenleyerek ve kandaki lipid peroksidasyonunu azaltarak düzeltebileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Chemicals called insecticides are frequently used in agricultural control and cause toxic effects on non-target organisms, especially mammals. Exposure to insecticides may induce hematoxicity. This research is appertaining to the possible property of ferulic acid, utilized as nutritional supplement, to mitigate oxidative stress process caused via dimethoate.
METHODS: Male Wistar rats were divided into six groups, randomly (six animal each). Animals were treated orally via gavage with ferulic acid (30 mg/kg body weight, everyday for 28 days) prior to treatment of low or high doses of dimethoate (3 mg/kg body weight, everyday for 28 days 1/100 LD50 and 30 mg/kg body weight, everyday for 4 weeks 1/10 LD50, respectively).
RESULTS: Exposuring rats to dimethoate for 4 weeks contributed oxidative stress process with a rise in malondialdehyde levels of rats’ erythrocytes. Also, treatment of dimethoate induced alterations in antioxidant defence system of erythrocytes as monitored by the increase in the activities of antioxidant enzymes such as glutathione peroxidase, glutathione-S-transferase, catalase and superoxide dismutase. Additionally, dimethoate caused DNA damage, too. Pretreatment with ferulic acid remediated the detriment caused via dimethoate, as ascertained by detention of lipid peroxidation, improvement of glutathione peroxidase, glutathione-S-transferase, superoxide dismutase and catalase activities and also DNA damage.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dimethoate, an insecticide, has caused serious toxic effects on blood tissue of rats. Therefore, the conscious use of dimethoate should be ensured, its use should be minimized and development of different methods should be encouraged that replaced these chemicals in agricultural control. The present findings indicate that ferulic acid may amelierate dimethoate-caused oxidative stress process and DNA damage by altering antioxidant defense system and decreasing lipid peroxidation in blood.

9.
İnflamatuar Belirteç Olarak HCRP ve Sistatin-c'nin Obezitede Böbrek Fonksiyonları İzleminde Kullanılması
Use of HCRP and Cystatin-c as Inflammation Markers in the follow-up of Kidney Functions in Obesity
Serpil ÇEÇEN, Dilek YAĞCI ÇAĞLAYIK, Can ILGIN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.35651  Sayfalar 255 - 266
GİRİŞ ve AMAÇ: Obezitede böbrek fonksiyonlarının takibinde glomeruler filtrasyon hızının (GFR) belirlenmesi önemlidir. GFR belirlenmesinde kreatinin ve sistatin-c kullanılmaktadır. Sistatin- c yağ dokusu artışıyla orantılı olarak artmakta olup, bu çalışmada amacımız obez bireylerde GFR hesaplanırken sistatin-c kullanımının uygunluğunu araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya obezite şikayeti ile başvuran kadın hastalar dahil edildi (n=113). Bireylerin düz bir zeminde çıplak ayakla ve sırtları duvara gelecek şekilde dururken boy uzunlukları ölçüldü. Daha sonra bioimpedans cihazında tüm vücut analizi yapılarak toplam vücut ağırlığı, beden kitle indeksi (BMI), yağ yüzdesi, yağ ağırlığı ve yağsız ağırlıkları tespit edildi. Hastaların biyokimyasal verilerine geriye yönelik olarak ulaşılarak değerlendirme yapıldı. Sistatin-c, kreatinin değerleri ölçülmüş olan hastaların CKD-EPİ-GFR (Chronic Kidney Disease- Epidemiology Collaboration equation-glomeular filtration rate), GFR-epi-cr (kreatinin-GFR), GFR-epi-cysc(sistatinc-GFR) ve GFR-epi-cre-cysc (kombine-GFR) değerleri hesaplandı.
BULGULAR: Gfr-epi-cr değerinin yaş ve BMI ile azaldığını, boy uzunluğu ile arttığını, Gfr-epi–cysc değerinin yaş, BMI, yağ yüzdesi, yağ ağırlığı ile azaldığını, boy uzunluğu ile anlamlı olarak arttığını, Gfr-epi-cr-cysc değerinin yaş, BMI, yağ yüzdesi, yağ ağırlığı azaldığını tespit ettik. Gfr-epi-cr, Gfr-epi–cysc, Gfr-epi-cr-cysc değerlerinin HCRP (High-C-reactif protein) ile azaldığını tespit ettik. Kreatinin değerinin yaş ile arttığını, Gfr-epi-cr, Gfr-epi–cysc, Gfr-epi-cr-cysc ile azaldığını tesbit ettik. Cystatin-c değerlerinin yaş, vücut ağırlığı, BMI, yağ yüzdesi, yağ ağırlığı ile arttığını, Gfr-epi-cr, Gfr-epi–cysc, Gfr-epi-cr-cysc ile azaldığını tesbit ettik.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sistatin-c böbrek glomerullerinden rahatlıkla geçebilen bir madde olup GFR hesaplamasında kullanılırken, obez bireylerde yağ dokusuyla artışı ile orantılı olarak sistatin- c nin arttığını ve Gfr-epi –cysc ve Gfr-epi-cr-cysc azaldığını tesbit ettik. Aynı zamanda yağ yüzdesi ve yağ dokusu artışı ile daha belirgin olmak üzere HCRP nin artığını tesbit ettik. Bu sonuçlar obez bireylerde yağ dokusu artışı ile belirginleşen inflamasyonun böbrek fonksiyonlarını etkilediğini düşündürmesi açısından önemlidir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, obez bireylerde GFR hesaplama ve böbrek fonksiyonlarını takipte kullanılan parametrelerin kullanımı konusunda farkındalık oluşturması açısından önemli görünmektedir.Çalışmamız göstermiştir ki, sistatin-c nin obez bireylerde GFR hesaplama ve böbrek fonksiyonlarını takipte kullanımı yanlış sonuçlar verebilir.
INTRODUCTION: Determination of glomerular filtration rate is essential for kidney functions in obesity. Creatinine and cystatin c are used to determine glomerular filtration rate. Cystatin-c increases with the increase of adipose tissue. The study investigates the use of cystatin-c in calculating the glomerular filtration rate in obese individuals.
METHODS: One hundred thirteen obese women were used in the study. The height of the patients was measured barefoot on a flat surface. A whole-body analysis was performed by bioimpedance device (Tanita-BC418), and body weight, body mass index (BMI), fat percentage, fat mass, fat-free mass were detected. Biochemical data were evaluated retrospectively. CKD-EPI-GFR (Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration equation glomerular filtration rate), GFR-epi-cr (creatinine-GFR), GFR-epi-cysc (cystatin c -GFR) and GFR-epi-cre-cysc (combined-GFR) values were calculated from the measured cystatin-c and creatinine values.
RESULTS: We found that GFR-epi-cr decreased with age and BMI, increased with height, GFR-epi-cysc decreased with age, BMI, fat percentage, fat mass, increased significantly with height, GFR-epi-cr-cysc decreased with age, BMI, fat percentage, fat mass. GFR-epi-cr, GFR-epi-cysc, GFR-epi-cr-cysc decreased with HCRP (High-C-reactif protein). Creatinine increased with age and decreased with GFR-epi-cr, GFR-epi-cysc, GFR-epi-cr-cysc. Cystatin-c increased with age, body weight, BMI, fat percentage, fat mass, and decreased GFR-epi-cr, GFR-epi-cysc, GFR-epi-cr-cysc.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cystatin-c can pass through kidney glomeruli easily and used in GFR calculation. We found that while cystatin-c increases with increased adipose tissue in obese individuals, GFR-epi –cysc ve GFR-epi-cr-cysc decreased. As well, HCRP increased with the fat percentage and fat mass. These results are essential in terms of inflammation, which is evident with the increase in adipose tissue, affects kidney functions in obese individuals. Our study is essential in raising awareness about GFR calculation and parameters used in the follow-up of kidney functions in obese individuals.Our study shows that to use of cystatin-c may give wrong results to calculate GFR and fto ollow up of kidney functions in obese individuals.

10.
Sub-Kronik Stresin Neden Olduğu Depresyon ve Anksiyete Bozukluklarında tDAS’ın Etkileri
The Effects of tDCS on Depression and Anxiety Disorders Induced by Sub-Chronic Stress
Güven AKÇAY, Narin DERİN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.06641  Sayfalar 267 - 278
GİRİŞ ve AMAÇ: Stres duygu, düşünce ve davranışları etkileyerek kişide depresyon, anksiyete gibi nöropsikiyatrik hastalıklara sebep olmaktadır. Bu çalışmada sub-kronik stres sonrası oluşan depresyon ve anksiyete bozukluklarına tDAS’ın terapötik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 290-310 g ağırlığındaki 40 adet erkek Wistar sıçanlar kontrol, tDAS, stres ve stres+tDAS olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Stres modeli olarak 7 gün boyunca günde 2 saat hareketsizlik stresi uygulanmıştır. tDAS ve stres+tDAS grubundaki sıçanlara stres maruziyetinin 5. gününden itibaren 3 gün boyunca 1 mA anodal tDAS uyarımı yapılmıştır. Deneyin 7. gününde sıçanların anksiyete ve depresyon davranışları açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Kontrol ve tDAS grupları arasında lokomotor aktivite, yükseltilmiş artı labirent testi verilerinde anlamlı değişim bulunmamıştır. Kontrol grubuna göre stres grubu sıçanların lokomotor aktivite düzeylerinde anlamlı azalma görülürken (p<0.001), yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete göstergesi olan verilerde ise anlamlı artış saptanmıştır (p<0.001). Kontrol grubuna göre stres+tDAS grubunda, tDAS uygulamasını takiben anksiyete göstergesi olan verilerde ise anlamlı azalış görülmüş (p<0.05) ancak lokomotor aktivite sonuçlarında anlamlı farka rastlanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak verilerimiz, tDAS uyarımının sub-kronik stres kaynaklı anksiyete ve depresyon eğilimini azaltıcı etkilerinin olabileceğini ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: Stress causes neuropsychiatric diseases such as depression and anxiety in the person by affecting emotions, opinions and behaviors. In this study, the aim was to investigate the therapeutic effects of tDCS on depression and anxiety disorders that occur after sub-chronic stress.
METHODS: 40 male Wistar rats weighing 290-310 g were divided into four groups as control, tDCS, stress and stress+tDCS. Restraint stress was applied for 7 days (2 h/day) as a stress model. Rats in the tDCS and stress+tDCS groups were performed the stimulation of 1 mA anodal tDCS for three consecutive days from the 5th day of stress exposure. On the 7th day of the experiment, the anxiety and depression behaviors of the rats were evaluated with the open field test and the elevated plus maze test.
RESULTS: No significant changes were found in the locomotor activity, elevated plus maze test data between control and tDAS groups. In the stress group rats compared to the control group, there was a significant decrease in the locomotor activity levels (p <0.001), while a significant increase was observed in the data indicator of anxiety (p<0.001). In the stress + tDAS group compared to the control group, there was a significant decrease in the data indicator of anxiety following tDAS application (p <0.05), but no significant difference was found in the results of locomotor activity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, our data showed that tDCS stimulation may have an effect on sub-chronic stress-induced anxiety and depression behaviors.

11.
pH duyarlı hidrazon bağıyla mPEG-b-PCL kopolimerine konjuge edilen doksorubisin miktarının belirlenmesi
Determination of doxorubicin amount conjugated to mPEG-b-PCL copolymer via pH sensitive hydrazone bond
Gülhan IŞIK, Ayşen TEZCANER, Nesrin HASIRCI, Aysel KIZILTAY
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.04317  Sayfalar 279 - 292
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, antikanser bir ilaç olan Doksorubisinin (DOX) sentezlenen metoksi poli(etilen glikol)-blok-polikaprolakton (mPEG-b-PCL) polimerine pH-duyarlı hidrazon bağları aracılığıyla bağlanabileceği etkin ortamı bulmak ve konjüge edilmiş ilaç miktarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: DOX konjügasyon işlemi iki farklı ortamda (dimetil sülfoksit (DMSO) ve methanol trifloroasetik asit (MeOH-TFA)) gerçekleştirilmiştir. Konjüge ilaç miktarı iki farklı yöntemle belirlenmiştir. Bir metot, ph duyarlılığını göz ardı ederek konjüge yapının kloroform: methanol (Ch: MeOH, 1: 1 v/v) çözeltisi içerisinde çözünmesi sonrasında, diğer metot pH’ya duyarlı hidrazon bağlarının asidik ortamda (0.1 M hidroklorik asit (HCl), derişik HCl (12 M HCl) ve derişik sülfürik asit (18.3 M H2SO4) olarak üç farklı ortamda) kırılması sonrasında uygulanmıştır.
BULGULAR: En yüksek konjugasyon verimliliği MeOH-TFA çözeltisi içerisinde konjugasyon sağlandığında ve polimer-ilaç konjugatları konsantre sülfürik asit ile muamele edildikten sonra elde edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: MeOH-TFA yönteminin DOX’un mPEG-b-PCL kopolimerine konjügasyonu için iyi bir yöntem olduğu ve H2SO4 (18.3 M) yönteminin hidrazon konjügasyonu yoluyla polimere bağlı DOX miktarının belirlenmesi için literatürde mevcut diğer yöntemlerden daha iyi olduğu bulunmuştur.


INTRODUCTION: The aim of this study was to find the efficient medium to bind an anticancer drug, Doxorubicin (DOX), to a synthesized polymer, methoxy poly(ethylene glycol)-block-polycaprolactone (mPEG-b-PCL) via pH sensitive hydrazone bonds and to determine the amount of conjugated drug.
METHODS: DOX conjugation was carried out in two different media (dimethyl sulfoxide (DMSO) and methanol-trifluoroacetic acid (MeOH-TFA)). The amount of conjugated drug was determined with two different methods. One method was applied the dissolution of the conjugate in chloroform: methanol (Ch: MeOH, 1: 1 v/v) solution without considering pH responsiveness, and the other method was after breaking pH sensitive hydrazone bonds in acidic media (using three different media as 0.1 M hydrochloric acid (HCl), concentrated HCl (12 M HCl) and concentrated sulfuric acid (18.3 M H2SO4)).
RESULTS: The highest conjugation efficiency was obtained when the conjugation was achieved in MeOH-TFA solution, and for the polymer-drug conjugates after the treatment with concentrated sulfuric acid.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that, MeOH-TFA method was a good method for conjugation of DOX to mPEG-b-PCL copolymer, and H2SO4 (18.3 M) method was better than any other present in literature for determination of the amount of DOX linked to the polymer via hydrazone conjugation

12.
Kurkuminin insan servikal kanseri Hep2C hücre hattı üzerindeki antiproliferatif ve sitotoksik etkileri
The antiproliferative and cytotoxic effects of curcumin on human cervical cancer Hep2C cell line
Filiz ALANYALI, Mehmet ALKAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.47154  Sayfalar 293 - 300
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kurkuminin, servikal kanser hücresi Hep2C üzerindeki antiproliferatif ve sitotoksik etkisi mikroskobik yöntemlerle ve MTT testi aracılığı ile araştırılarak ortaya konulmuştur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hücre kültüründe çoğaltılan Hep2C (İnsan karsinoma kanser hücre hattı, ATCC: CCL-23) hücreleri, farklı kurkumin konsantrasyonlarına; 30 µg/ml, 15 µg/ml, 7.5 µg/ml, 3.7 µg/ml, 1.9 µg/ml, 0.9 µg/ml, 0.45 µg/ml, 24 saat boyunca maruz bırakılmıştır. Bu hücreler MTT protokolü uygulanarak test edilmiştir. 24 saatlik maruz bırakılmadan sonra, Spectramax I3 cihazıyla absorbans değerlerine dayalı grafik ve IC50 değeri elde edilmiştir. MTT testine dayalı olarak Hep2C hücrelerinin canlılık oranları tespit edilmiştir. Bu hücrelerdeki çekirdek ve yapısal değişiklikler inverted mikroskopla gözlemlenmiştir (Leica Microsystems). İşlem görmemiş hücreler negatif kontrol olarak kullanılmış ve pozitif kontrol için Hep2C hücreleri, yukarıda verilen inkübasyon süresi boyunca amonyum molibdata (1 mg/ml) maruz bırakılmıştır.
BULGULAR: Sonuç olarak yüksek dozlarda kurkumin uygulanan (30 µg/ml, 15 µg/ml, 7,5 µg/ml) Hep2C hücrelerinde yüksek oranda antiproliferatif ve sitotoksik etki görülmüştür. Daha düşük konsantrasyonda kurkumin uygulanan Hep2C servikal kanser hücre hattı verilerine bakıldığında ise proliferasyonun azaldığı belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kurkuminin toksik olmadığı, yüksek oranda antioksidan ve antienflamatuvar ajan olarak kullanılabileceği ve çok yönlü terapötik- farmakolojik etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Ancak kurkuminin servikal kanser dokusundaki antiproliferatif, anti kanser etkileri konusundaki araştırmalar yeterli düzeyde değildir. Bu çalışmada kurkuminin ilk kez, servikal kanser hücresi Hep2C üzerindeki antiproliferatif ve sitotoksik etkisi mikroskobik yöntemlerle ve MTT testi aracılığı ile araştırılmıştır. Çalışmamızın sonuçları ile Hep2C hücrelerinde antiprolatif ve sitotoksik etkilerin konsantrasyona bağlı olarak artış gösterdiği ortaya konulmuştur.
INTRODUCTION: In this study, antiproliferative and cytotoxic effects of different concentrations of curcumin on cervical cancer Hep2C cells were investigated with microscopic methods and MTT assay.
METHODS: Hep2C (Human carcinoma cancer cell line, ATCC: CCL-23) cells were cultured. For cytotoxicity evaluation Hep2C cells exposed to curcumin at different concentrations of 30 µg/ml, 15 µg/ml, 7.5 µg/ml, 3.7 µg/ml, 1.9 µg/ml, 0.9 µg/ml, 0.45 µg/ml for 24 hours These Hep2C cells are evaluated with MTT assay. The IC50 value of the agent for 24 h of exposure was detected. The graph of the absorbance data obtained by the Spectramax I3 device. Viability values of Hep2C cells calculated from the absorbances obtained from MTT assay are gained. The preparations were observed based on changes in nuclei and structures using a inverted microscope (Leica Microsystems). Nontreated cells were used as negative control and for positive control Hep2C cells were exposed to ammonium molibdate (1mg/ml) for the above given incubation period.
RESULTS: As a result, high doses of curcumin (30 µg/ml, 15 µg/ml, 7.5 µg/ml) showed high antiproliferative and cytotoxic effects on Hep2C cells. The reduction of proliferation and cytotoxic effects were not observed on cervical cancer Hep2C cells treated with lower concentrations of curcumin.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Curcumin has been shown that it is non-toxic, can be used as a highly antioxidant and anti-inflammatory agent and has multifaced therapeutic-pharmacological effects. However, researches on the antiproliferative, anti-cancer effects of curcumin in cervical cancer cells is not sufficient. The present study evaluates the antiproliferative and cytotoxic effects of curcumin on human cervical cancer Hep2C cells as the first time. The results of our study support these effects of curcumin on Hep2C cells in a concentration-dependent manner.

OLGU SUNUMU
13.
Myokardit Tanılı İmmunkompetan Hastada Salmonella Enteridis Saptanması
Detection of Salmonella Enteridis in a immuncompetent patient with myocarditis
Fatih Emin ÖZTÜRK, Yasin YILDIZ, Dilek YAĞCI ÇAĞLAYIK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.38159  Sayfalar 301 - 306
Salmonella,gram negatif,hareketli,sporsuz, fakültatif anaerobik, Enterobacteriaceae ailesine ait bir bakteri türüdür.İnsanlarda ve hayvanlarda hastalık yapabilen çeşitli alt tipleri mevcuttur.Bulaşma yumurta,kümes hayvanları,kontamine sular gibi gıda kaynaklı olabileceği gibi hayvanlarla temas sonrasında da izlenebilmektedir.İnsanlarda asemptomatik taşıyıcılıktan enterik ateşe kadar farklı kliniklerle prezante olabilir.Hastalığın seyrinde konağın yaşı,immunsupresif durumu ve ek komorbiditeleri gibi faktörler etkili olabilmektedir.Enterik ateş kliniği seyri sırasında extraintestinal komplikasyonlar izlenebilmektedir.Bu komplikasyonlar arasında endokardit,viseral abse,osteomiyelit gibi klinik durumlar sayılabilmektedir.Biz de bu vakamızda kusma,göğüs ağrısı ve diyare kliniği ile gelen,gaytada Salmonella saptanan hastada myokardit kliniğini sunduk.
Salmonella is a gram-negative, motile, non-spore-forming, facultative anaerobic bacterium belonging to the Enterobacteriaceae family. There are several subtypes that can cause disease in humans and animals. Infection can be caused by food,such as eggs,poultry, contaminated waters, and can also be monitored after contact with animals.In humans, it may present with different clinics ranging from asymptomatic carriage to enteric fever. Factors such as the age of the host, immunosuppressive status and additional comorbidities may be effective in the course of the disease.Extraintestinal complications can be observed during the course of enteric fever clinic. Among these complications,clinical conditions such as endocarditis,visceral abscess, osteomyelitis can be considered. In this case, we presented the myocarditis clinic in a patient who presented with vomiting, chest pain and diarrhea, and Salmonella was found in the stool.

14.
Köpek Isırığı Sonrası Gelişen Pasteurella Multocida’ya Bağlı Yumuşak Doku Enfeksiyonu Olgusu
A soft tissue infection case due to Pasteurella multocida that developed after a dog bite
Ferhan KORKMAZ, Gülen GÜLOĞLU ÇAMAŞ, Yeliz TANRIVERDİ ÇAYCI
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.67790  Sayfalar 307 - 312
Pasteurella multocida (PM), sıklıkla kedi ve köpek gibi evcil hayvanların orofaringeal sekresyonlarından izole edilen gram negatif bir kokobasildir. Kedi ısırığı ve tırmığı gibi olası kaynaklardan alınan tipik izolatlar için indol pozitif ve MacConkey agarda üremeyen, oksidaz pozitif gram negatif basil görülmesi genellikle Pasteurella multocida’nın tanımlanması için yeterlidir. Hem hayvan ısırıkları hem de tırmalamaları tipik olarak yumuşak doku enfeksiyonlarına neden olur ve bu enfeksiyonlar uygun tıbbi tedavi ile iyileşme eğilimindedir. Fakat osteomyelit, pnömoni, endokardit, sepsis ve menenjit gibi ciddi klinik durumlarda görülebilmektedir. Burada 61 yaşında diyabetes mellitus tanısı olan kadın hastanın, sol bacağından köpek tarafından ısırılması sonucu gelişen Pasteurella multocida’ya bağlı yumuşak doku enfeksiyon olgusu literatür eşliğinde sunulmuştur.
Pasteurella multocida (PM) is a gram negative coccobacillus which is frequently isolated from oropharyngeal secretions of domestic animals such as cats and dogs. For typical isolates from propable sources such as cat bite or scratch, the presence of indole-positive and oxidase-positive, gram-negative bacilli, non-growing on MacConkey agar, is usually sufficient for identification of Pasteurella multocida. Both animal bites and scratches typically cause soft tissue infections which tend to have favorable outcomes with appropriate medical treatment, however, they may also cause serious clinical conditions such as osteomyelitis, pneumonia, endocarditis, sepsis and meningitis. Here, a case of soft tissue infection due to Pasteurella multocida in a 61 year- old diabetic female who had a history of dog bite on her left leg, was presented in the light of the literature.

DERLEME
15.
Oral kaviteye yerleşen parazitler
Parasites of the oral cavity
Başak KARASU, Özcan ÖZKAN, Ayşegül TAYLAN ÖZKAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.71473  Sayfalar 313 - 320
Paraziter hastalıkların genelde az gelişmiş ülkelerde görüldüğü bilinmektedir. Son zamanlarda gelişmiş ülkelerde rapor edilen oral paraziter enfeksiyonların prevalansı artmıştır. Ağız boşluğu birçok mikroorganizma için yerleşim yeridir. Bu mikroorganizmalar, kötü ağız hijyeni, periodontal hastalık ve immün sistemi baskılanmış olan hastalarda daha yaygın olarak görülmektedir. Bu derlemede, paraziter hastalıklarla ilgili oral lezyonlar, bunların ağızda görülen hastalıkların patofizyolojisindeki rolleri, tanı ve tedavi seçenekleri hakkında bilgi vermek amaçlanmıştır.
Parasitic diseases were known to be problematic mostly in developing countries. Recently the prevalence of oral parasitic infections being reported more frequently in developed countries. Oral cavity is the typical residence for particular organisms. These microorganisms are found more commonly in patients with poor oral hygiene, periodontal disease, and immune suppression. The aim of this review was to provide the data about oral lesions related to parasitic diseases and their roles in pathophysiology of oral diseases. It also discusses current approaches to diagnosis and treatment options of parasitic infections.

16.
Türkiye’de kan bankacılığı ve transfüzyon tıbbı alanında kalite göstergelerinin geliştirilmesi
Development of quality indicators in the field of blood banking and transfusion medicine in Turkey
Ayşe SAKİOĞLU, Sibel ELDEMİR, İsmail Yaşar AVCI
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.62444  Sayfalar 321 - 332
Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘’ Güvenli kan benimle başlar’’ sloganı ile başlattığı çalışmalar sonucu, kan bankacılığı ve transfüzyon tıbbında kalite anlayışı daha belirgin hissedilmeye başlanmıştır. Ülkemizde ise ‘’ Güvenli kan temin projesi ‘’ ile transfüzyon tıbbında kalite çalışmaları hız kazanmıştır. Kan hizmet birimleri için kalite ‘’ yaptığını yaz, yazdığını yap’’ anlayışının ötesine geçerek, güvenli kan temini sürecinin bir parçası haline gelmiştir. Kalite yönetim sistemi anlayışının, varlığını daha yoğun hissettirmesi, kan hizmet birimleri için, kalite yönetim sisteminin olumlu katkılarının somut göstergelerle ifade edilmesi ihtiyacını oluşturmuştur. Oluşturulacak kalite göstergeleri ile transfüzyon tıbbındaki süreçlerin izlenmesi, hedeflenen somut kanıtlar olabilir. Kan hizmet birimlerinin performanslarının değerlendirilmesi ve kıyaslanabilmesi için de kalite göstergeleri önemlidir. Ulusal ve uluslararası düzeyde, transfüzyon tıbbında kalite göstergeleri oluşturulmasına yönelik çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Ancak bu çalışmalarda, özellikle transfüzyon merkezleri için kalite göstergelerine çok az değinilmiştir. Ulusal düzeyde de transfüzyon merkezlerine yönelik standardize edilmiş kalite göstergeleri bulunmamaktadır. Yazımızda, Türkiye kan bankacılığı ve transfüzyon tıbbında kalite göstergelerinde hissedilen eksiklikleri değerlendirdik. Uluslararası ve ulusal çalışmalardan yararlanarak örnek kalite göstergeleri geliştirdik. İlerleyen süreçte daha kapsamlı çalışmalar yapılarak, yetkili otorite tarafından onaylanmış, standardize edilmiş kan bankacılığı ve transfüzyon tıbbı kalite göstergelerinin oluşturulacağı kanaatindeyiz.
As a result of the work initiated by the World Health Organization with the slogan ‘’ Safe blood begins with me ‘’, the understanding of quality in blood banking and transfusion medicine has begun to be felt more clearly. In our country, quality studies in transfusion medicine gained momentum with the ‘’ Safe blood supply project ‘’. For blood service units, quality has gone beyond the understanding of ‘’ write what you do, do what you write ‘’ and become a part of the safe blood supply process. The fact that the understanding of the quality management system made its presence felt more intensely created the need for blood service units to express the positive contributions of the quality management system with concrete indicators. Monitoring the processes in transfusion medicine with the quality indicators to be established can be the targeted concrete evidence. Quality indicators are also important for evaluating and comparing the performances of blood service units. There are various studies on establishing quality indicators in transfusion medicine at national and international level. However, quality indicators for transfusion centers were barely mentioned in these studies. There are no standardized quality indicators for transfusion centers at the national level. In our article, we evaluated the deficiencies in quality indicators in blood banking and transfusion medicine in Turkey. We have developed exemplary quality indicators by making use of international and national studies. We believe that in the future, more comprehensive studies will be carried out and standardized blood banking and transfusion medicine quality indicators approved by the competent authority will be established.

LookUs & Online Makale
w