ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi - Turk Hij Den Biyol Derg: 74 (1)
Cilt: 74  Sayı: 1 - 2017
TÜM DERGİ
1. 
THDBD 2017-1 Cilt 74 Tüm Dergi
TBHEB 2017-1 Vol 74 Full Printed Journal
Utku Ercömart
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.21548  Sayfalar 0 - 112
Makale Özeti |Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
2. 
Türkiye’de İçme Suyu Hizmetlerinin Yerelde merkezileşmesinin içme suyu denetiminde mikrobiyolojik kirliliğe ve akut gastroenterit enfeksiyonu olgu hızlarına etkisi: Tekirdağ Örneği
The effect of centralisation in local areas of potable water services on microbiological pollution and case rate of acute gastroenteritis infection in water control for potable water: Tekirdağ example
Duran Ada, Erkan Bozkurt, Sevinç Tanrıkulu, Mahmut Akdağ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.70037  Sayfalar 1 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Suyla bulaşan hastalıklarda, hastalık etkenleri kaynak suyunda olabileceği gibi temiz suyun taşınmasından sonra da bulaşmaları mümkündür. Bu nedenle suyun dezenfeksiyonunda kullanılan dezenfektan etkisinin tüketiciye ulaştırılıncaya kadar sürmesi istenir.

Bu çalışmada, Tekirdağ ilinde 2013 ve 2015 yılları için 6360 Sayılı Yeni Büyükşehir Belediyesi Yasası’nın su denetiminde mikrobiyolojik kirliliğe ve akut gastroenterit enfeksiyonu olgu hızlarına etkisinin saptanması amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Tekirdağ İli için 2013 ve 2015 yılına ait şebeke ve izleme noktası düzeyinde su
denetimlerinin uygunluğu ve mikrobiyolojik kirliliğine ait verileri ile yine aynı yıllara ait ilçe
düzeyinde akut gastroenterit olgu oranları Tekirdağ Halk Sağlığı Müdürlüğü’nden elektronik
veri tabanları üzerinden alınmıştır. Yasa öncesi ve yasa sonrası değişimi izlemek için ölçüm verilerinde Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi kullanılmıştır.

BULGULAR: İçme suyunu izlemek için hem 2013 yılında hem de 2015 yılında örnek alınan 341 izleme noktası verileri çözümlemeye alınmıştır. Bir izleme noktasından bir yıllık süre içerisinde alınmış örneklerin 2013 yılı için
mikrobiyolojik kirlilik oranı %35 iken, 2015 yılı için %18’dir. İzleme noktalarından alınan
örneklerde 2013-2015 yılları arasında mikrobiyolojik kirlilik oranları değerlendirildiğinde
Tekirdağ il genelinde, kırsal alanda ve kentsel alanda mikrobiyolojik kirlilik oranlarında
anlamlı olarak azalma yönünde değişim görülmüştür (p<0.05). Yine ilçe yerleşim birimleri
2013-2015 yılları arasında mikrobiyolojik kirlilik oranları değerlendirildiğinde, Ergene,
Hayrabolu, Süleymanpaşa ve Şarköy’de anlamlı olarak azalma yönünde değişim saptanmıştır
(p<0.05). İlçe yerleşim birimleri, kır ve kent olarak ikiye ayrılıp çözümleme yapıldığında ise
Ergene, Hayrabolu, Süleymanpaşa ve Şarköy kır bölgelerinde anlamlı olarak mikrobiyolojik
kirlilik oranlarında azalma yönünde değişim saptanmıştır (p<0.05). Bunun yanında,
Süleymanpaşa kent yerleşiminde de anlamlı olarak mikrobiyolojik kirlilik oranlarında azalma
yönünde değişim saptanmıştır (p<0.05). Tekirdağ ilinde 2013-2015 yılları arasında ilçe ve
bağlı yerleşim birimleri için akut gastroenterit enfeksiyonu oranlarında ise anlamlı olarak
değişim saptanmamıştır (p>0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Yeni Büyükşehir Belediyesi Yasası ile Tekirdağ’da özellikle kırsal alanda içme
suyunda mikrobiyolojik kirlilik bakımından olumlu anlamda değişim olmuştur. Benzer
sonuçların diğer büyükşehir olan illerde de gözlenme durumu değerlendirilmelidir. Olumlu
sonuçların önemli ölçüde gözlenmesi durumunda da su ve kanalizasyon işlemlerini yürüten
kurumların yerelde merkezileşmesi, büyükşehir belediyesi kurulmamış diğer illerde de yeni düzenlemelerle gündeme getirilebilir.


3. 
Antinükleer Antikor-HEP-2 (ANA) testinin tarama titresi için pozitiflik değerinin belirlenmesi
determination of cut off level for screening titer of Antinuclear Antibody-Hep-2 Test (ANA)
Neval Yurttutan Uyar, Özge Güngör, Mustafa Serteser, Işın Akyar
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.27870  Sayfalar 13 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: ANA antikoru saglıklı şahıslarda pozitif gözlenebilmekte ve dilusyon titresi arttıkca saglıklı şahıslarda görülme sıklığı azalmaktadır. Son yıllarda, dünyada 1: 160 tarama titresinin kullanımı yaygınlasmaktadır. Özellikle CDC ve WHO’nun 1: 160 önermesinden sonra kullanım ivmelenmiştir. Ulkemizde halen en yakın olarak 1: 100 tarama titresi kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız Türk toplumu için önerilen 1: 160 tarama titresinin uygunluğunu araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak ve subat 2015 tarihleri arasında hastanelerimiz kan bankasına basvuran ve onam alınan 200 sağlıklı kan dönorleri ve otoimmün romatizmal hastalık tanısı yeni almış veya takipte 200 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Donör ve hastalardan alınan serum numunelerinden ANA testi 1: 100 ve 1: 160 dilusyonlarında çalışılmıştır. Donör ve hastalardan yapılan ANA Hep-2 testi sonucunda testin duyarlılık ve özgünlükleri hesaplanmıstır. Testin optimum cut-off değeri ROC curve analizi ile hesaplanmıstır.
BULGULAR: ANA Hep-2 pozitiflik sıklığı sağlıklı gruta % 8 iken, hasta grupta % 92 dir.
Sağlıklı grupta ANA titre pozitifliğinin dağılımı şu şekildedir; 1: 100 titrede % 12, 1: 160 titrede % 8, 1: 320 %4, 1: 640 %2. Sağlıklı grupta 1: 160 titrede ANA patern dağılımı şu şekildedir; Yoğun ince benek (DFS70 benzeri) % 62.5, Benekli %25, Nukleolar %6.25, Centromere %6.25.Hasta grupta ANA titre pozitifliğinin dağılımı şu şekildedir; 1: 100 titrede % 8, 1: 160 titrede %6, 1: 320 %22, 1: 640 %8, 1: 1280 %22, 1: 2560 %8, 1: 5120 %26
Hasta grupta 1: 160 titrede ANA patern dağılımı şu şekildedir; Benekli %58, Homojen %24, Nukleolar %14, sentromer %8, nükleer nokta: %6, nükleer membran: %4.
ANA Hep-2 pozitiflik sıklığı sağlıklı gruta %8 iken, hasta grupta %92 dir. Sağlıklı grupta ANA titre pozitifliğinin dağılımı şu şekildedir; 1: 100 titrede % 12, 1: 160 titrede % 8, 1: 320 %4, 1: 640 %2. Sağlıklı grupta 1: 160 titrede ANA patern dağılımı şu şekildedir; Yoğun ince benek (DFS70 benzeri) %62.5, Benekli %25, Nukleolar %6.25, Centromere %6.25.Hasta grupta ANA titre pozitifliğinin dağılımı şu şekildedir; 1: 100 titrede %8, 1: 160 titrede %6, 1: 320 %22, 1: 640 %8, 1: 1280 %22, 1: 2560 %8, 1: 5120 %26. Hasta grupta 1: 160 titrede ANA patern dağılımı şu şekildedir; Benekli %58, Homojen %24, Nukleolar %14, sentromer %8, nükleer nokta: %6, Nükleer membran: %4. 1: 100 tarama titresinde duyarlılık %87,2 ve özgünlük %67,7 tespit edilmişken; 1: 160 tarama titresinde duyarlılık %74 ve özgünlük %85,8 tespit edilmiştir. ROC curve analizi sonucunda önerilen optimum cut-off değeri 1: 160 bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaptıgımız çalışmada ANA testi için ideal tarama titresi olarak 1: 160 tespit edilmiştir. CDC ve WHO önerdiği tarama titresi ülkemiz içinde uygundur ve rutin laboratuarlarımızda uygulanabilir.

4. 
İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran gebe kadınlarda HBV, HCV ve HAV seroprevalansları: 2010-2011
HBV, HCV AND HAV seroprevalence ın pregnant women admıtted to Izmır Aegean Obstetrıcs and Gynecology Traınıng and Research Hospıtal: 2010-2011
Şükran Köse, Selma Gül, Bengü Tatar, Muzaffer Temur, Başak Göl
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.39259  Sayfalar 21 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran gebe kadınlarda hepatit B yüzey antijeni (HBsAg), hepatit B yüzey antikoru (anti-HBs), hepatit B core antikoru (anti-HBcIgG), hepatit C antikoru (anti-HCV) ve hepatit A virüs antikoru (anti-HAV IgG) seroprevalanslarının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma deskriptif, retrospektif ve kesitsel bir çalışma olarak planlanmıştır. Bu amaçla İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 1 Aralık 2010- 30 Eylül 2011 tarihleri arasında başvuran ve Kan Alma Merkezi’ne yönlendirilen 2003 gebe kadın çalışma kapsamına alınmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul edenlerden aydınlatılmış yazılı onam formu alınmıştır. Gebe kadınlara yaş, meslek, eğitim, aşılanma durumu ve risk faktörlerini içeren anket uygulanmıştır. Gebe kadınlara anket uygulandıktan sonra alınan kan örnekleri HBsAg, anti-HBs, anti-HBcIgG, anti-HCV ve anti-HAV IgG antikorları değerlendirilmiştir. Kan örnekleri ELISA yöntemi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 2003 gebe kadının yaş ortalaması 27±3 (18-44) yıl idi. Mesleki dağılımı açısından %89.7’si ev hanımı, %5.4’ü işçi, %3.6’si serbest meslek, %1.1’i memur ve %0.2’si öğrenci idi. Risk faktörü olarak aile içinde hepatit taşıyıcısı olanlar %3.6, sezeryan operasyonu olanlar %9.4, diğer operasyon olanlar %4.3 idi. Gebe kadınların %4’ünde hepatit B aşısı öyküsü vardı. Gebe kadınların %1.14’ünde HBsAg pozitifliği, %17’sinde anti-HBs pozitifliği (geçirilmiş enfeksiyon/aşılama), %13.4’ünde anti-HBcIgG ile birlikte anti-HBs pozitifliği, %3.6’sında salt anti-HBs pozitifliği, %0.7’sinde anti-HCV pozitifliği ve %88.2’sinde anti-HAV IgG pozitifliği belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda HBsAg pozitifliği oranı dışında diğer bakılan parametreler diğer çalışmalarla uyumlu bulunmuştur. Salt anti-HBs oranına (%3.6) istinaden HBsAg pozitiflik oranında ki düşüklük etkin aşılamaya bağlanmamıştır. HBsAg pozitifliği düşüklüğü, çalışmamıza katılan gebelerde hepatit bulaş yolları ve korunma yolları hakkında farkındalık olduğunu düşündürmüştür. Yapılacak diğer hepatit seroprevalans çalışmalarının toplum sağlığı açısından sağlık politikalarına yardımcı olacağı düşünülmüştür.

5. 
Oyun Hamurlarının Bakteriyolojik Açıdan Güvenilirliğinin Araştırılması
Reability Investigations of Bacteriological Aspects of Play Dough
Görkem Dülger, Emel Çalışkan, Nida Kılıç, Handan Ankaralı
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.34603  Sayfalar 29 - 36
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada Düzce İli’nde bulunan kırtasiyelerde satılan ve okul öncesi eğitim veren kurumlarda sıklıkla kullanılan oyun hamurlarının bakteriyolojik açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: On farklı firmaya ait beş farklı kutudan toplam 50 örnek çalışmaya dahil edilmiştir. Kutuların her biri bakteriyolojik üreme açısından, oyun öncesi, oyun sonrasındaki 1. gün, 1. hafta, 2. hafta, 3. hafta ve 4. haftada olmak üzere altışar kez incelenmiştir. Tüm oyun hamuru örneklerinden birer gram alınarak brain heart infusion broth (BH) (Oxoid)’a eklenmiştir ve 37°C’de 24 saat inkübasyona tabi tutulmuştur. BH’dan, kanlı ve Eosin Methylene Blue agara (Becton Dickenson, USA) ekim yapılarak 18-24 saat 37°C’ de inkübasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Üremenin gerçekleştiği örneklerdeki bakterilerin tiplendirilmesinde ilk önce Gram boyama, ardından katalaz testi, glukoz testi, nitrat testi, Voges Proskauer testi gibi konvansiyonel yöntemler ile Phoenix 100 BD otomatize sistem (Becton Dickinson Diagnostic Systems, Sparks) kullanılmıştır. Oyun öncesi ve sonrası dönemlerdeki üremelerin istatistiksel olarak belirlenmesinde iki bağımlı oran arasındaki farka ait z-testi kullanılmıştır
BULGULAR: Yapılan incelemede on firmanın ikisinin (% 20) hiçbir kültüründe üreme olmadığı tespit edilirken, iki firmanın çalışmaya dahil edilen tüm kültürlerinde üreme olduğu tespit edilmiştir. Doğrulama sonucunda üreyen tüm bakterilerin Bacillus genusuna ait olduğu tespit edilmiştir. Bacillus’ların 51(% 33)’inin Bacillus licheniformis, 104 (% 67)’ünün Bacillus cereus olduğu belirlenmiştir. Oyun sonrası yapılan kültür çalışması sonucunda ise 1.günden itibaren 4. haftaya kadar istatistiksel olarak anlamlı olmasa da oyun hamurlarında bakteriyel üremenin bir miktar azaldığı görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Üreyen bakterilerin başta gıda zehirlenmesi ve göz enfeksiyonları olmak üzere ciddi sağlık problemlerine sebebiyet verdiği ve piyasada bulunan, okul öncesi çocukların el kaslarının gelişmesi amacı ile sıklıkla eğitim veren kurumlarda kullanılan oyun hamurlarının çoğunun üzerinde de yenilebilir ibaresinin bulunması, durumu daha da tehlikeli boyutlara taşıyabilmektedir. Ayrıca, yapılan literatür taramasına göre, ülkemizde çocuk sağlığı için önemli bir konu olan oyun hamurlarının bakteriyolojik açıdan güvenilirliği ilk kez bu çalışmada vurgulanmaktadır.

6. 
Üniversite Öğrencileri ve Ailelerinde Bitkisel Ürün Kullanım Sıklığının ve Bitkisel Ürün Kullanımını Etkileyen Faktörlerin Belirlenmesi
Determining the Frequency Use of Herbal Products and Factors Affecting the Use Herbal Products among University Students and Their Families
Gülşah Kaner, Canan Karaalp, Nilgün Seremet Kürklü
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.21347  Sayfalar 37 - 54
GİRİŞ ve AMAÇ: Üniversite öğrencileri ve ailelerinde bitkisel ürün kullanımının belirlenmesi amacıyla yapılmış tanımlayıcı araştırma 855 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Anket formu kişilere yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır.
BULGULAR: Katılımcıların yarıdan fazlası kadın ve bekardır. Erkeklerin yarıdan fazlası üniversite mezunudur. Erkek ve kadınların yaş ortalamaları 35.2±10.52 ve 30.7±11.8’dir. Kadınlar erkeklere göre daha fazla bitkisel ürün kullanmaktadır. Zayıflama amacıyla bitkisel ürün kullanımı kadınlarda (%30.6) erkeklere göre (%15.1) fazladır. Erkeklerin yarıdan fazlası (%57.6) soğuk algınlığı durumunda bitkisel ürün kullanmaktadır. Kadınlarda bitkisel ürünün çay ve tablet formunda kullanımı (%76.0 ve %9.5) erkeklere göre (%36.6 ve %4.0) fazladır (p<0.05). Katılımcıların çoğunluğu (erkek: %75.8, kadın: %86.6) bitkisel ürünleri aktardan almaktadır. Bireylerin yarıdan fazlası (erkek: %51.5, kadın: %56.0) kullanılan yöntem ile bilgiyi komşu ve akrabadan aldığını ve yaklaşık üçte biri (erkek: %39.4, kadın: %26.7) araştırma yapmadan ürünü kullandığını belirtmiştir. Erkeklerin %19.2’sinin, kadınların %24.5’inin haftada 2-3 kez bitkisel ürün kullandığı ve kadınların %49.4’ünde bu ürünlerin kullanım süresinin bir yıldan fazla olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların büyük çoğunluğu (%74.0), kullandığı bitkisel ürünü doktoruyla paylaşmamaktadır. Sorgulanan 95 bitki içinde kuru bitki olarak en çok kullanılan ilk beş bitki sırasıyla karabiber (%37.1), tarçın (%30.1), çörek otu (%28.4), kırmızı biber (%24.5) ve kekik (%23.8)’tir. Taze bitki olarak en çok havuç (%34.0), zeytin (%33.2), nar (%32.0), maydanoz (%27.9) ve ceviz (%24.0); bitki çayı olarak ise yeşil çay (%34.5), ıhlamur (%32.5), kuşburnu (%29.2), oğul otu (%21.2) ve rezene (%19.0) tercih edilmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yapılan araştırma sonucunda, bitkisel ürün kullanımının katılımcılar arasında yüksek olduğu, ancak bireylerin çoğunluğunun bitkisel ürünleri aktardan aldığı ve kullandıkları ürünleri doktoru ile paylaşmadıkları belirlenmiştir. Bu durum, tüm sağlık profesyonelleri tarafından durum ciddiye alınmalı ve gerekli bilgilendirme yapılarak, hastaların sağlığının zarar görmesi engellenmelidir.

7. 
2011-2014 yılları arasında kan kültürlerinden izole edilen mikroorganizmalar ve antimikrobiyal direnç durumları
Microorganisms isolated from blood cultures between 2011 and 2014 and their state of antimicrobial resistance
Fatma Köksal Çakırlar, Yavuz Uyar, Sinem Özdemir, Ayşe Barış, Ezgi Gözün Şaylan, Zafer Habip, Hrisi Bahar Tokman, Nevriye Gönüllü, Murat Günaydın, Nuri Kiraz
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.04809  Sayfalar 55 - 70
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan akım enfeksiyonları en yaygın nozokomiyal infeksiyonlardan olup önemli mortalite ve morbidite nedenlerindendir. Erken tanı ve tedavi hasta prognozu açısından büyük önem taşımaktadır. Bakteriyemi ve sepsis tanısı için en güvenilir yöntem kan kültürüdür. Bu çalışmada, xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na Ocak 2011 ve Aralık 2014 tarihleri arasında çeşitli kliniklerden gönderilen kan kültürlerinden, izole edilen mikroorganizmaların identifikasyonu ve antibiyotiklere direnç profillerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kan kültürleri BACTEC 9120 (Becton-Dickinson Diagnostic Instrument Systems, USA) otomasyon sistemi ile çalışılmıştır. Mikroorganizmaların tanımlanması konvansiyonel yöntemler ve BD Phoenix Otomatize Mirobiyoloji Tanımlama Sistemi (Becton Dickinson and Company, Sparks, USA) kullanılarak yapılmıştır. Bakterilerin antibiyotik duyarlılıkları Kirby-Bauer disk difüzyon metodu ile çalışılmıştır ve Clinical Laboratory Standards Institute (CLSI) kriterlerine göre değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda 22.366 hastadan alınan toplam 50850 kan kültürü incelenmiştir ve kültürlerin 7510 (%14.7)’unda üreme saptanmıştır. Üreyen mikroorganizmaların 4894 (%67.5)’ü Gram pozitif kok (%71 plazma koagulaz negatif stafikok, %9 Staphylococcus aureus, %9 Enterococcus sp., %6 Streptococcus sp.), 181 (%2.4)’i Gram pozitif çomak, 2105 (% 28)’i Gram negatif çomak (%32.9 E.coli, %23.9 Klebsiella sp., %16 Pseudomonas auroginosa, %13 Acinetobacter sp., %5.8 Enterobacter sp.), 21 (%0.27)’i anaerob bakteri ve 305 (% 4)’i mantar türü (%96.7’si Candida sp.) olarak belirlenmiştir. Metisilin direnci, plazma koagulaz negatif stafilokoklar da %34, S.aureus’da %20.9 olarak tespit edilmiştir. Enterokoklarda vankomisin direnci %13 olarak saptanmıştır. Genişlemiş-spektrumlu beta-laktamaz oluşumu E.coli’de % 34 ve Klebsiella sp’de % 50 olarak bulunmuştur. Karbapenemaz üretimi E.coli’de % 8 ve Klebsiella sp’de % 17 olarak tespit edilmiştir.
E.coli ve Klebsiella sp’nin direnç oranları sırasıyla ampisiline %44.7 ve %100, gentamisine %26 ve %27, amikasine %15 ve %17, amoksisilin + klavulanik aside %30 ve %35, sefuroksime %41 ve %51, sefepime %35 ve %50), seftazidim ve sefotaksime %36 ve %50, siprofloksasine %39.5 ve %31.8’dir. Acinetobacter sp. ve P.aeruginosa’nın ise sırasıyla seftazidime %78 ve %22, siprofloksasine %64 ve %12.6, imipeneme %63.6 ve %26.5, gentamisine %56 ve %11.8, amikasine (%53 ve %7)), piperasilin + tazobaktama %58 ve %12), sefepime %61 ve %16.6, sefotaksime 74.7 ve %22 ve sefoperazon + sulbaktama %56.7 ve %11 olarak tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemizde önemli problem olan metisiline direncli stafilokoklar, E. coli ve Klebsiella cinsi bakteriler, Pseudomonas ve Acinetobacter cinsi bakterilerin çoklu ilaç direncine sahip oldukları ve bu direncin zaman içinde değişim gösterdiği anlaşılmaktadır.

OLGU SUNUMU
8. 
Türkiye'de sunulan ilk vaka; Immunocompetent hasta daChaetomium globosum türünün etken olduğu tırnak onikomikozu.
The first Turkish case of onychomycosis caused by Chaetomium globosum in an immunocompetent patient
Fatma Özakkaş, Rabiye Altınbaş, Hafize Sav, Mert Ahmet Kuşkucu, Kenan Midilli, Nuri Kiraz
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.92979  Sayfalar 71 - 78
Bu olguda 25 yaşında kadın hastanın sağ ayak başparmağındaki distal subungual onikomikoz rapor olarak sunuldu. Tırnak muayenesi laboratuarımızda yapıldı ve hastada distal subungual onikomikoz saptandı. % 20 KOH kullanılarak yapılan hastanın direkt mikroskobik incelenmesinde septalı hifler gözlemlendi. Hastadan alınan tırnak örnekleri siklohegzimitli ve siklohekzimitsiz Sabouraud's dextrose agara ekildi ve 25 derecede bir hafta beklenildi.Fungal büyüme saptandıktan sonra direkt preperat hazırlandı, kahverengi septalı hifler, perithecia,limon benzeri askosporlar görüldü.Etken sekanslama ve konvansiyonel yöntemle Chaetomium globosum olarak tanımlandı. CLSI M38-A2 yöntemi kullanılarak amfotericin B, fluconazole, itracanozole, miconazole, ketoconazole, flucytosine voriconazole MIK değerleri sırasıyala 4, >64, 1, 0.125,0.125, >64, 0,5 μg/ml olarak belirlendi. Chaetomium globosum için fluorocytosine ve fluconazole dirençli olarak saptanırken miconazole ve ketoconazole MIK değerleri en iyi olarak saptandı. Hasta günlük (250 mg /a gün) oral itraconazole ve amorolfin % 5 tırnak cilası kullandı ve 12 hafta da iyileşme kayıt edildi.

9. 
Olgu sunumu: Akut lenfoblastik lösemi tanısıyla tedavi edilen hastada gelişen kateter ilişkili Ochrobactrum antropi bakteriyemisi
Case report: catheter-related Ochrobacturm antropi bacteraemia developed in patient with acute lymphoblastic leukemia who is taking chemotherapy.
GÜLİZ Doğan, Nisel Yılmaz, Neval Ağuş, Fatma Burcu Belen, Barış Malbora, Pınar Şamlıoğlu, Sevgi Yılmaz Hancı, Yeşer Karaca Derici, Mümtaz Cem Şirin, Arzu Bayram
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.44712  Sayfalar 79 - 82
Sunulan olgu, pre-B hücreli ALL (Akut Lenfoblastik Lösemi) tanısıyla kemoterapi alan dört yaşındaki kız çocukta gelişen kateter ilişkili Ochrobactrum antropi (O.antropi) bakteriyemisidir. Hastaya kemoterapi öncesi kateter takılmıştır. Verilen kemoterapiden sonra 38.5oC ateşi başlayan hastaya nötropenik ateş tanısı konmuş, eş zamanlı olarak periferden ve kateterden kan kültürü alınmıştır. Birinci, ikinci ve dördüncü gün kateterden alınan kan kültürlerinde (BacT/ALERT 3D, bioMerieux, Fransa) üreme saptanırken, aynı günlerde eş zamanlı olarak periferden alınan kan kültürlerinde üreme olmamıştır. Bakterinin identifikasyonu eş zamanlı olarak VITEK 2 (bioMerieux, Fransa) ve BD Phoenix 100 (Becton Dickinson, USA) otomatize sistemleriyle yapılmış, O.antropi tespit edilmiştir. Kültür antibiyogramında imipenem ve meropenem duyarlı, sefepim, piperasilin-tazobaktam, sefoperazon-sulbaktam, amikasin, trimetoprim-sulfometaksazol, siprofloksasin, ofloksasin, levofloksasin dirençli saptanmıştır. Hastadan beşinci ve altıncı gün alınan kateter kültürlerinde üreme saptanmamıştır. O.antropi' nin özellikle immun sistemi baskılı hastalarda kateter ilişkili infeksiyonlarda etken olabileceği akla gelmelidir.

10. 
TS EN ISO/IEC 17025 Standardı Kapsamında Laboratuvarlarda Yapılan Denetimlerdeki Bulguların Değerlendirilmesi
Evaluation of Audit Findings Performed in Laboratories According to TS EN ISO/IEC 17025 Standard
Edibe Nurzen Bozkurt, Göktuğ Bayram, Ferda Gültop, Uğur Topcu, Nesrin Gevrek
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.04557  Sayfalar 83 - 94
Laboratuvarlar, günümüz teknolojik koşullarına uygun olarak, güvenilir, doğru ve zamanında sonuç vermeye odaklı hizmet sunmalıdır. Kalite çalışmaları laboratuvarlar için bir gereklilik olup, ISO/IEC 17025 “Deney ve Kalibrasyon Laboratuvarlarının Yeterliliği için Genel Şartlar” Standardı bu alanda yetkinlik anlamına gelmektedir.
Kalite Yönetim Sistemi (KYS) dokümantasyonunda ve/veya standartlarda tanımlanmış uygulamalar ve faaliyetleri yerine getirememek “uygunsuzluk” olarak tanımlanmaktadır. ISO/IEC 17025 standardına göre TÜRKAK(Türk Akreditasyon Kurumu) tarafından yerine getirilen Akreditasyon denetimleri ve bunun yanında iç tetkik faaliyetlerinde belirlenen bulgular eşliğinde aksaklıkların giderilmesi kalite sisteminin sürekliliği ve iyileştirilmesi için çok önemlidir.
Genel olarak yapılan denetimler incelendiğinde; Kalite sistemi kurulduktan sonra ilk denetim sırasında saptanan büyük (majör) ve küçük (minör) uygunsuzluklar ile daha sonraki denetimlerdeki uygunsuzluklar farklılık göstermektedir. Sistem kurulup işlemeye başladıktan sonra büyük uygunsuzlukların azalmakta, küçük uygunsuzlukların ise artmakta olduğu fakat yapılacak düzeltici faaliyetlerle giderilebileceği görülmektedir.
Deney/Kalibrasyon laboratuvarlarının akreditasyonu için gereklilikler, TS EN ISO/IEC 17025 standardında tanımlanmış olup, rutin olarak gerçekleştirilen akreditasyon denetimleri, bu standartta belirtilen şartlara göre gerçekleştirilmektedir. Bu standarda göre uyulması gereken şartlar, 4. madde “Yönetim Şartları” ve 5. madde “Teknik Şartlar” başlıkları altındaki bölümlerde belirtilmektedir.
Bu raporda, laboratuvarlar denetimlerinde saptanan bulgular derlenerek hangi alanlarda yoğunlaştığı belirlenmeye çalışılmıştır. Denetimlerde özellikle Standardın Yönetim şartlarından 4.1, 4.3, 4.7, 4.11 ve Teknik şartlardan 5.2, 5.4, 5.5 ve 5.10 maddelerinde laboratuvarların eksiklikleri olduğu, bu konularda sıkıntılar yaşandığı görülmektedir. Bu maddeler Kuruluş, Doküman kontrolü, Müşteriye hizmet ve İyileştirme gibi sistemin temel koşulları ile Personel, Metodun geçerli kılınması, Cihazlar ve Raporlandırma gibi sistemin uygulanmasını sağlayan unsurlardır.
ISO/IEC 17025 Standardı kapsamında gerçekleştirilen Akreditasyon denetimleri sonrasında belirlenen ortak uygunsuzlukların ve saptamaların, bu konuda faaliyetler yürüten akredite veya akredite olacak benzer laboratuvarlara fayda sağlayacağı, yönlendirici olacağı düşünülmektedir.

DERLEME
11. 
Liken metabolitlerinin antikanser aktivite etkisinin moleküler düzeyde mekanizmaları
The Molecular Mechanisms of the effect of anticancer activity on lichen metabolites
Merve Şekerli, Nil Kılıç, Demet Cansaran Duman
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.24650  Sayfalar 95 - 102
Tarih boyunca doğal ürünlerden elde edilen bileşenler tıp, eczacılık ve biyoloji gibi pek çok alanda kullanılmıştır. Kanser alanında doğal moleküller model olarak kullanarak yeni ve önemli bazı ticari ilaçlar elde edilmiştir. Sitotoksik ajanların geliştirilmesi için yapılan çalışmalar yeni antikanser ilaçlarının keşfi için de önemli bir adım olmuştur. Doğal bileşenlerin geniş yapısal çeşitliliği ve biyoaktivite potansiyeli moleküller modifikasyonlarla terapotik potansiyellerini geliştirmeye hizmet edebilir. Bu amaçla özellikle son birkaç yılda liken kaynaklı bileşenlerin antikanser aktivitesiyle ilgili yapılan çalışmalar hızla artmaktadır. Likenler fungus, alg veya siyanobakterilerin bir araya gelerek oluşturdukları simbiyotik birlikteliklerdir. Likenler çoğu kendine özgü çok fazla sayıda sekonder metabolit sentezlerler. Liken sekonder metabolitleri antiviral, antitümör, antibakteriyal, antiherbivor ve antioksidant olmak üzere pek çok biyolojik aktiviteye sahiptirler. Son yıllarda liken sekonder metabolitlerinin tıbbi ve biyoteknolojik alanda dikkat çeken en önemli özelliklerinden birisi; de kanser tedavisinde aday molekül olabileceklerine dair sonuçların ortaya çıkmasıdır. Kanserin moleküler temelleri ve özellikle apoptozla ilişkili süreçlerin aydınlatılması kanser tedavisinde alternatif ilaçların bulunmasında büyük bir yarar sunacağı düşünülmektedir. Bu derleme çalışmasında liken sekonder metabolitleri, kanser tedavisinde etkin kullanım potansiyelleri ve kanserleşme sürecinde özellikle apoptoz yolağı başta olmak üzere tüm mekanizmalar hakkında bilgi sunulmaktadır.

12. 
Gen terapi yöntemleri: Fiziksel ve kimyasal metodlar
Gene therapy techniques: Physical and chemical methods
Azade Attar
doi: 10.5505/TurkHijyen.2016.43255  Sayfalar 103 - 112
Gen terapisi, genetik temeli bulunan hastalıkların tedavisinde stratejiler geliştirmek için kullanılan ve günümüzde tedavisi olmayan hastalıklar için umut vaat eden bir yöntemdir. Başarılı bir gen terapisi, ilgili transgenleri içeren plazmitlerin hedeflenmiş hücrelere transfeksiyonunu gerektirir. Gen tedavisi çalışmalarında karşılaşılan en önemli sorun olan DNA moleküllerinin hedef hücrelere ulaştırılması, bu alanda çalışan tüm araştırmacıları etkili bir yol bulmaya yönlendirmiştir. DNA’nın hücrelere girme yeteneğinin kısıtlı oluşu ve DNA’nın enzimatik degredasyona uğrama ihtimali nedeniyle DNA transfeksiyonu çoğunlukla bir vektör aracılığıyla gerçekleştirilir. Bunlar, viral vektörler ve viral olmayan vektörler olarak iki gruba ayrılmaktadır. Adenovirus, adeno-assosiye virus, herpes simpleks ve retroviruslar viral vektörlerin başta gelen örnekleridir. Viral olmayan vektörler ise kendi içinde fiziksel ve kimyasal olarak ayrılır. Fiziksel metodlar: mikroenjeksiyon, partikül bombardımanı - gen tabancası, elektroporasyon, sonoporasyon, laser ışıması ve magnetofeksiyondur. Kimyasal metodlar viral vektörlere alternatif olarak ortaya çıkmış olan lipozomları kapsar. Bu vektörler, hücre çekirdeğine yapılacak gen transferini arttırmak amacıyla 3 önemli özelliğe sahip olmalıdır. Bunlar DNA’nın negatif yükünü maskelemek, DNA molekülünü sıkıştırarak taşıyacağı kargoyu kompakt hale getirmek ve onu hücre içi nükleaz degradasyonundan korumaktır. Lipozomlar gibi viral olmayan transfeksiyon sistemleri viruslardan daha fazla tercih edilir. Çünkü bunlar immünojenik değildir, yapımı kolaydır ve endüstriyel üretim amacıyla ölçek büyütme işlemi daha basittir. Lipozomal taşıma araçları morfoloji ve salınım karakteristiği açısından çeşitlilik sağlar; doku hedeflemede kullanılabilir ve plazmit DNA’yı degredatif nükleazların saldırılarından koruyabilir. 1987’de potansiyel taşıma sistemi olarak tanımlanmalarından beri, DNA-katyonik lipid kompleksleri çeşitli hücre tiplerinde farklı DNA aktarım protokollerinde kullanılmıştır ve halen gen terapisinin klinik çalışmaları için araştırılmaktadır. Bu derleme, yeni ve gelecek vaat eden bir teknik olarak kanser ve genetik temelli hastalıkların tedavisinde kullanılması hedeflenen gen terapisindeki kimyasal ve fiziksel yöntemleri anlatmaktadır.

LookUs & Online Makale
w