ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Ana Sayfa İletişim English
 
Turk Hij Den Biyol Derg: 78 (1)
Cilt: 78  Sayı: 1 - 2021
Özetleri Gizle | << Geri
1.
THDBD 2021-1 Cilt 78 Tüm Dergi
TBHEB 2021-1 Vol 78 Full Printed Journal
Utku ERCÖMERT
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.69320  Sayfalar 1 - 117
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTıRMA
2.
Uygunsuz antibiyotik kullanımı ve antibiyotik kullanımına bağlı advers olayların araştırılması
Evaluation of adverse cases related to use of antibiotics and inappropriate use of antibiotics
Rezan HARMAN, Filiz GÜNSEREN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.18942  Sayfalar 3 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Antimikrobiyal ilaçlar, tarihte birçok vakada dramatik iyileşmeden sorumluyken; günümüzde yatan ve ayaktan hasta grubunda geniş kullanımı nedeniyle giderek etkinliği azalmakta olan ilaç grubu olarak görülmektedir. Bu ilaçların kullanımının artması antimikrobiyal direncinde artışı, tıbbi, ekonomik ve halk sağlığıyla ilgili problemleri de beraberinde getirmiştir. Bu çalışmanın amaçı yatan hastalarda uygunsuz antibiyotik kullanımının değerlendirilmesi ve antibiyotik kullanımına bağlı advers ( istenmeyen ) olayları ve en sık nedenlerini saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastane’ de yatan antibiyotik kullanmış olan 400 hasta taburcu olurken çalışmaya alındı ve uygunsuz antibiyotik kullanım nedenleri ve antibiyotik kullanımı ile ilgili istenmeyen ilaç olayları saptanmaya çalışıldı. Çalışma gözlemsel olarak yürütüldü.
BULGULAR: Hastanede yatan ve yatışı sırasında antibiyotik kullanmış olan 400 hasta çalışmaya alındı. Dahili bölümlerde yatan hasta sayısı 107 (%27), cerrahi bölümlerde yatan hasta sayısı ise 293’tü (%73). Çalışmaya alınan hastaların antibiyotik kullanım endikasyonları proflaktik, empirik ve etkene yönelik olarak üç ana başlık altında incelendi. Antibiyotik kullanımları cerrahi bölümlerde %84 oranında profilaktik olarak başlanmıştı. Proflaktik tedavilerin % 95. 5 oranında uygunsuzdu. Dahili bölümler de ise antibiyotik başlama endikasyonu tamamen farklı olup %89 oranında empirikti. Empirik tedavi başlanan dahili bölümlerde % 10.5 oranında tedavi uygunsuzdu. Dahili bölüm hastalarının %9,3’ünde, cerrahi bölüm hastalarının ise %3’ünde antibiyotiğe bağlanan ilaç yan etkileri saptanmıştı. İnfeksiyon Hastalıkları’nın değerlendirdiği hastalar incelendiğinde %12 hastanın tedavi süresi uygunsuzluğu saptandı, uygunsuzlukarın hepsi bölüm doktorlarının infeksiyon hastalıklarının önerilerine uymaması nedeni ile idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak antibiyotik kullanımına bağlı advers olayların azaltılmasında İnfeksiyon hastalıkları uzmanlarının hastanelerde yeterli sayıda ve etkinlikte olmalarıyla bu sorunların büyük bir kısmının çözüleceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Throughout history, antimicrobial medications are responsible for the well being of many cases in the world; however it is now perceived as a group of medicine which is becoming less effective due to its widespread use. Inappropriate use of these medication increases antimicrobial resistance of the human body as well as causing many medical, economical and public health related issues. The purpose of this study is to evaluate inappropriate use of antibiotics for in-patients and to diagnose adverse effects related to such use in addition to determining the most common causes of such adverse effects.
METHODS: 400 in-patients who were using antibiotics were observed and inappropriate use of antibiotics was evaluated to diagnose adverse effects related to such use. The study was conducted empirically.
RESULTS: 400 in-patients who were using antibiotics were observed during the study. 107 of the patients (%27) were being warded in the internal diseases department and 293 of them (%73) were being warded surgical departments. Antibiotic usage indications of the patients who were included in this study were analysed under three main topics: prophylactic, empirical and casual analysis. In surgical departments, 84% of the patients started antibiotics use prophylactically. Prophylactic treatments had %95.5 inconvenience rate. On the other hand, internal diseases departments had a completely different antibiotic use indication and were 89% empyrical. Internal diseases departments that proceeded with empyrical treatment had 10.5% inconvenience rate. Side effects of antibitiocs use were observed on 9.3% of the patients in the internal diseases departments and on %3 of the patients in the surgical departments. Analyzing the patients in which Infection Diseases were evaluated %12 of the patients were observed to have an inconvenience timing of treatment period. All of the inconveniences were due to departmental doctors’ failure to comply with the recommendations of the infectious diseases department.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, we strongly believe that adverse effects of inappropriate antibiotics use shall be prevented by employing sufficient amount of qualified infectious disease specialists in hospitals.

3.
Menstrual parameters in the graduate students undertaking mental or physical activity based education
Mental veya fiziksel aktivite temelli eğitim alan öğrencilerde menstrual siklus parametreleri
Seda UĞRAŞ, Sedat YILDIZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.70033  Sayfalar 15 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Mental aktivite ve fiziksel aktivite vücut fonksiyonlarını farklı şekilde etkiler. Her iki aktivitenin de kadınların üreme fonksiyonlarını etkilediği görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, mental aktiviteye temelli eğitim (MABE) ile fiziksel aktiviteye temelli eğitim (PABE) alan öğrencilerin menstrual siklus parametrelerini karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya toplamda 390 kadın öğrenci katıldı. Ancak herhangi bir ilaç kullanan (ağrı kesici, kontraseptif vb.) öğrenciler çalışmadan çıkarıldı ve gruplar 171 MABE öğrencisi (tıp fakültesi öğrencisi), 169 PABE (spor bilimleri fakültesi) öğrencisinden oluşturuldu. Katılımcılardan menstrual siklusları, uyku kalitesi ve ağrı algısı hakkında bilgi istendi. Ayrıca katılımcılara görsel, sözlü, tatsal, zihinsel, işitsel ve fiziksel aktivitelere yönelik tercihleri hakkında bir anket yaptırıldı.
BULGULAR: Menstrual siklus uzunluğu MABE ve PABE arasında benzerdi (sırasıyla 29.5±0.3, 29.0±0.2 gün, p>0.05) ancak MABE öğrencilerinin menstruasyon süresi daha uzundu (6.0±0.1 ve 5.5±0.1 gün, p=0.007). MABE öğrencilerinin gece daha çabuk uyudukları, 1 saat daha az uyudukları ve daha iyi uyku kalitesiyle daha erken uyandıkları saptandı. PABE öğrencileri alışveriş yapmak ve saçlarını kestirip boyatmak isterken MABE öğrencileri bir arkadaşıyla sohbet etmek veya yolculuk yapmak istedikleri saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: MABE öğrencilerinde daha uzun menstrual kanamalar, demir eksikliği anemisine neden olabileceğinden özel dikkat gerektirmektedir. Ayrıca farklı fizyolojik (yani menstruasyon, uyku-uyanıklık siklusu) özellikler ve günlük yaşam öncelikleri eğitim formatının ve kadın öğrencilerin sosyal aktivitelerinin her eğitim türü için farklı yaklaşımlar gerektirebileceğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Objective: Mental activity and physical activity appears to affect body functions differently. Both activities appear to have impact on reproductive functions of the women. Aim of the current study was to compare the students undertaking mental activity-based education (MABE) and physical activity-based education (PABE) on menstrual cycle parameters.
METHODS: Methods: A total of 390 female students participated to the study. However, the students who were using any drugs (painkiller, contraceptives etc.) were removed and the groups consisted of 171 MABE students (faculty of medicine) and 169 PABE students (faculty of sports sciences). Participants were asked to provide information about their menstrual cycles, sleep quality, pain perception. Moreover, they filled in a questionnaire about their preferences for visual, verbal, gustatory, mental, auditory, and physical activities.
RESULTS: Results: Length of the menstrual cycle was similar between the MABE and PABE (29.5±0.3, 29.0±0.2 days, respectively, p>0.05) but length of menstruation was longer in MABE students (6.0±0.1 and 5.5±0.1 days, p=0.007). MABE students fall asleep quicker in the night, slept 1 h less and woke up earlier with better sleep quality. PABE students wanted to do shopping and have their hair cut and dyed while MABE students wanted to chat with a friend or make a voyage.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusions: Longer menstrual bleeding in MABE students requires special attention as it may result in iron deficiency anemia. Moreover, different physiological (i.e., menstruation, sleep-wake cycle) characteristics and everyday life priorities suggest that format of education and social activities of female students might require differential approaches for each education types.

4.
Sifiliz hastalarında HIV enfeksiyonu sıklığının araştırılması
Investigation on HIV infection among syphilis patients
Rezan HARMAN, Elif ŞAHİN HORASAN, Özlem KANDEMİR
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.71598  Sayfalar 25 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ:
Sifiliz ve HİV benzer bulaşma yollarına sahiptir. Çeşitli çalışmalar HİV insidansındaki artışı, Sifiliz insidansı ile ilişkili bulmuştur. Ülkemizde son yıllarda Sifiliz ve HİV vakalarında artış görülmektedir. Bu çalışmada Sifiliz tanısıyla takip ettiğimiz hastaların klinik ve laboratuar bulgularını inceleyerek HİV ile koenfeksiyonu araştırdık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2017 - 2019 yılları arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Mersin Toros Devlet Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğince Sifiliz tanısıyla takip edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenerek HİV koinfeskiyonu oranını ve bununla ilişkili faktörleri incelendik.
BULGULAR: Çalışmaya Sifiliz tanısıyla takip edilen 51 hasta dahil edildi. Hastaların 39’ u erkek ( % 76.5 ), 12’ si ( % 23.5 ) kadındı. Hastaların 19 - 63 yaş aralığında ve yaş ortalaması 36.5 idi. Çalışmamızın retrospektif olması nedeni ile hastaların cinsel tercihleri yada diğer risk faktörleri ile ilgili bilgiye ulaşılamadı.
Genital şankr primer evredeki hastalarda görülen en sık bulgu iken sekonder evredeki olgularda döküntü en sık karşılaşılan bulguydu. Başvuru esnasında olgulardan 4 hasta primer, 9 hasta sekonder, 38 hasta latent sifiliz evresindeydi. HIV pozitifliği 23 hastada saptandı ( %45 ). Primer ve sekonder evre HİV pozitif olgularda anlamlı oranda sık görüldü, latent sifiliz ise HIV negatif olgularda sıktı (p=0,007). Primer evrede olan 4 hastanın hepsinde de HIV pozitifliği görüldü. Benzer şekilde sekonder evrede olan 9 hastanın 6’ sın da HIV pozitifken 3’ ün de negatifti. Latent evre de olan 39 hastanın ise büyük bir kısmı ( % 64’ ü ) HIV negatifti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sifiliz ve HIV sıklığı son yıllarda artmaktadır ve koenfeksiyonu sık görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi verilerine göre primer ve sekonder sifilizli olan homoseksüel erkeklerin yaklaşık yarısı HIV ile enfektedir. Çalışmamızda da Primer ve sekonder evre, HİV pozitif olgularda sık görülmüştür. Sifiliz’in primer ve sekonder evrelerinin HIV’in yaygınlaşmasılya beraber daha fazla görüleceği, bu yüzden özellikle doküntüsü olan hastalarda tanı da Sifilizin tarama testlerinin de unutulmaması önemlidir.
Sifiliz hastalarında ki HIV koenfeksiyonun HIV hastalarında yapılan çalışmalarda ki koenfeksiyon oranına göre yüksek çıkması toplumda ki cinsel aktif bireyler arasında Sifilizin HIV enfeksiyonuna göre önemsiz algılanması ve koruyucu önlemlerin daha düşük uygulanmasına bağlı olabilir. Bu yüzden Sifiliz tanısı alan bireylerin davraniş değişikliğine gitmedikleri sürece daha uzun yıllar takip edilebilmesi halinde bu oranın daha yüksek değerlere çıkabileceğini düşünmekteyiz.
Sonuç olarak döküntülü hastalarda tanıda Sifiliz’ de akla gelmelidir. Ayrıca Sifilizle enfekte hastalarda HIV taramasının yapılması ve cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili eğitimlerin tedavi ile beraber planlanması özellikle HIV bulaşını engellemek için oldukça önemlidir.

INTRODUCTION:
Syphilis and HIV have similar transmission routes. Several studies have found evidence between the increase in HIV incidents and Syphilis incidents. Both Syphilis and HIV cases have increased in recent years. In this study, we investigated the correlation of HIV infection with Syphilis infection via clinical and laboratory findings.

METHODS: In this study, the files of patients who were followed up with the diagnosis of syphilis by the Infectious Diseases and Clinical Microbiology Clinic of Mersin University Faculty of Medicine and Mersin Toros State Hospital between 2017 - 2019 were retrospectively reviewed and the rate of HIV coinfection and related factors were investigated.
RESULTS: Fifty – one patients with syphilis were included in the study. 39 (76.5%) of the patients were male and 12 ( 23.5 % ) were female. The mean age of the patients was 36.5 years. Due to the retrospective nature of our study, we could not obtain information about sexual preferences or other risk factors.
Genital chancre was the most common finding in the primary stage, whereas the rash was the most common finding in the secondary stage. At presentation, 4 patients were primary, 9 patients were secondary and 38 patients were in latent syphilis stage. HIV positivity was detected in 23 patients (45%). Primary and secondary stage were significantly more common in HIV positive cases and latent syphilis was common in HIV negative cases (p =0.007). All 4 patients in the primary stage had HIV positivity. Similarly, 6 of 9 patients in the secondary stage were HIV positive and 3 were negative. Of the 39 patients with latent stage, the majority ( 64% ) were HIV negative.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The frequency of syphilis and HIV has increased in recent years and c oinfections arecommon. According to data from the United States Center for Disease Control and Prevention, about half of homosexual men with primary and secondary syphilis are infected with HIV. In our study, the primary and secondary stage were significantly more common in HIV positive cases.
The primary and secondary stages of syphilis will be seen more frequently with the spread of HIV.
HIV coinfection in patients with syphilis is higher than the rate of coinfection in HIV patients.
Therefore, we think that if the individuals diagnosed with syphilis can be followed for longer years as long as they do not change behavior, this rate may increase to higher values.
In conclusion, Syphilis should be considered in the diagnosis of rash patients. In addition, screening for HIV in syphilis - infected patients and planning trainings for sexually transmitted diseases with treatment are very important to prevent HIV transmission.


5.
What are the predictors of delirium for patients with lung cancer?
Akciğer kanseri olan hastalarda deliryum prediktörleri nelerdir?
Derya YENİBERTİZ, Mehmet Sinan AYDIN, Berna AKINCI ÖZYÜREK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.60476  Sayfalar 31 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Deliryum ilerlemiş kanserde yaygın bir psikiyatrik bozukluktur, ancak akciğer kanseri olan hastalarda deliryum hakkında çok az sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmada akciğer kanseri olan hastalarda gelişen deliryum prediktörlerinin, cerrahiden bağımsız olarak araştırılması amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2013-2019 yılları arasında 18 yaş üstü, akciğer kanseri tanısı alan ve herhangi bir sebeple hastaneye yatışı sırasında deliryum tanısı koyulan ve aynı dönemlerde benzer sayıda 18 yaş üstü olup akciğer kanseri olan ancak deliryum tanısı olmayan toplam 212 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların deliryum tanısı yatışları sırasında psikiyatri konsültasyonu ile Ruhsal Bozuklukların Teşhis ve İstatistik El Kitabı V. Kriterlerine göre konulmuştur. Hastaların yaş, cinsiyet, hastanede kalış süresi, komorbiditeleri, tanı anındaki laboratuar parametreleri (hemogram, biyokimya), akciğer kanseri tipi ve mevcut organ metastazları hasta dosyalarından ve hastane bilgi sisteminden kaydedilmiştir. Hastaların nötrofil lenfosit oranı (NLR) ve platelet lenfosit oranları (PLR) hesaplanmış ve kaydedilmiştir. Hastalar, deliryum tanısı alan ve deliryum tanısı almayan akciğer kanseri tanısı olan hastalar olarak iki gruba ayrılarak karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamızda 212 hastanın % 93,9'u erkek ve yaş ortalaması 63,4 ± 8,7 (38-91) yıldır. Deliryum tanılı hasta sayısı 126 olup, deliryumu olmayan hastaların tanı yaşı medyan 64,0 (59,0-71,0) olarak belirlenmiştir. Deliryum olan grupta ortalama beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil, nötrofil lenfosit oranı (NLR) ve trombosit lenfosit oranı (PLR) seviyeleri daha yüksek olmasına rağmen, ortalama lenfosit düzeyi daha düşük bulunmuştur (p <0.05). Lojistik regresyon analizine göre erkek olmanın yanı sıra eşlik eden KOAH, metastaz, pnomoni ve kalp hastalığının olmamasının deliryum riskini artırdığı tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sistematik inflamatuar belirteçler olan NLR ve PLR, deliryum ve akciğer kanseri ile ilişkilidir. Artmış NLR ve PLR hastanede yatan akciğer kanserli hastalarda deliryum için önemli risk faktörleridir ve düşük düzeyde bir inflamasyonun sürdürülmesi deliryumu önlemeye yardımcı olabilir. Erkek cinsiyet ve hastaneye yatış gerektiren akut hastalıklar da deliryum riskini artırabilir.
INTRODUCTION: Delirium is a common psychiatric disorder in advanced cancer but there are a few reports about delirium in patients with lung cancer. We aimed to investigate the predictors of delirium occurring in patients with lung cancer regardless of surgery.


METHODS: A total of 212 patients over the age of 18 hospitalized with lung cancer for any reason between 2013-2019 were retrospectively investigated in this research. Patients diagnosed with delirium between these dates were determinded and patients with concurrent lung cancer diagnosis were selected for this study. A similar number of patients over the age of 18 diagnosed with lung cancer but not diagnosed with delirium in the same period were also defined as the control group. Patients were diagnosed with delirium by the criterias of the Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders V. criterias during their hospitalization by psychiatrist consultant physician. Age, gender, comorbidities, durations of hospital stay, laboratory parameters at the time of diagnosis (biochemistry. hemogram), the type of lung cancer and existing organ metastases of the patients were recorded from the patient files and hospital information system. Neutrophil to lymphocyte ratio and paletelet to lymphocyte ratio were calculated and recorded. The patients with lung cancer were divided into two groups as patients diagnosed with delirium and without delirium and they were compared.

RESULTS: Of the 212 patients, 93.9% of the were male and the average age of the patients was 63.45 ± 8.68 (38-91) years in our study. The number of the patients with delirium was 126 and the median diagnostic age of the patients with delirium was determined to be 64.00 (59.00-71.00) years. Although the median levels of white blood cell (WBC), neutrophil, neutrophil to lymphocyte ratio (NLR) and platelet to lymphocyte ratio (PLR) were higher, the median level of lymphocyte was found to be lower in the group with delirium (p <0.05 ). According to the logistic regression analysis, it was determined that the absence of accompanying COPD, metastasis, pneumonia and heart disease as well as being a male, increased the delirium risk.
DISCUSSION AND CONCLUSION: NLR and PLR which are systematic inflammatory markers, are associated with delirium and lung cancer. Increased NLR and PLR are significant risk factors for delirium in hospitalized patients with lung cancer and maintaining a low level of an inflammation may help prevent delirium. Male gender and acute illnesses requiring hospitalization may also increase the risk of delirium.


6.
Kuzeybatı Suriye Bölgesi’nde COVID-19 saptanan sağlık çalışanlarının demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi
Evaluation of demographic and clinical characteristics of healthcare professionals with COVID-19 in Northwest Syria Region
Avni Uygar Seyhan, Bahadır Karaca
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.02212  Sayfalar 39 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda halk sağlığı açısından savunmasız bir bölge olan Kuzeybatı Suriye’deki COVID-19 geçiren sağlık çalışanlarının demografik ve klinik özelliklerini değerlendirerek pandemideki durumlarını araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Kuzeybatı Suriye Bölgesi’ndeki Dünya Sağlık Örgütü destekli ACU (Yardım Koordinasyon Birimi) laboratuvarlarına başvuran ve COVID-19 teşhisi konulan sağlık çalışanlarının demografik ve klinik özellikleri retrospektif olarak incelendi.

BULGULAR: Çalışmaya 2596 sağlık çalışanı dahil edildi. Katılımcıların %38,5’i (n=1000) kadın, %61,5’i
(n=1596) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 33.4∓8.9’di. Branşlara göre bakıldığında çoğunluğu
hemşireler (n=1037) oluşturmaktaydı. Çalışmaya dahil edilen kişilerin 380’i (%14,6) doktor, 335’i (%12,9)
toplum sağlığı çalışanı ve 196’sı (%7,6) temizlik görevlisi idi. Kuzeybatı Suriye’de çalışmamız kapsamındaki Halep Bölgesi’nden 953 ve İdlib Bölgesi’nden ise 1643 sağlık çalışanı mevcuttu. Halep Bölgesi içinde yer alan Azez’de 277, El Bab’da 214 ve Afrin’de 206; İdlib Bölgesi içinde yer alan İdlib merkezde 770 ve Harim’de 675 COVID-19 enfeksiyonlu sağlık çalışanı tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilenlerin 275’i (%10,6) asemptomatik ve 2321’i (%89,4) semptomatikti. Bunların büyük çoğunluğu (n=2235, %86,1) hafif semptomlara sahipti. Bu semptomlardan en sık görülenler ateş (n=1702, %65,6), kuru öksürük (n=1435, %55,5) ve yorgunluk (n=1230, %47,4) idi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda 2020 yılının son yarısında Kuzeybatı Suriye’deki neredeyse tüm COVID-19 enfeksiyonlu sağlık çalışanlarının kesitsel analizini sunmuş olduk. Çalışmamız verileri doğrultusunda, iç karışıkların sürdüğü Kuzeybatı Suriye’de sağlık hizmeti verilen yerlerin fiziki şartlarının olumsuzluğu, kalabalık nüfusun kontrolsüz hareketi, izolasyon önlemlerine uyulmaması ve yetersiz sayıda sağlık çalışanı olması, sağlık çalışanlarındaki enfeksiyon oranının yüksek olmasının önünü açmış olabilir.COVID-19 enfeksiyonu tanıları PCR testinin sonucuna gore değerlendirilmiştir ancak bilgisayarlı tomografi ile tespit edilen akciğer tutulumu olan çalışanların verilerinin dijital veri tabanında yer almaması çalışmamızın kısıtlılıklarındandır.

INTRODUCTION: In our study, we aimed to investigate the demographic and clinical characteristics of healthcare workers in Northwest Syria during the pandemic, which is a vulnerable area in terms of public health.

METHODS: In this study, the demographic and clinical characteristics of the healthcare workers who had Covid-19 infection and applied to the ACU (Assistance Coordination Unit) laboratories that were supported by the World Health Organization in the Northwestern Syria Region were retrospectively investigated.

RESULTS: 2596 healthcare workers were included into the study. 38.5%(n = 1000) of the participants were female and 61.5%(n = 1596) were male. The average age of the participants was 33.4∓8.9. According to the profession, the majority of them were nurses(n = 1037). In addition, among all, there were 380(14.6%) doctors, 335(12.9%) community health workers and 196(7.6%) cleaners. In northwest Syria, 953 health workers from Aleppo Region and 1643 from Idlib Region were included in our study. COVID-19 infected healthcare workers were identified as 277 people in Azez, 214 people in Al Bab and 206 people in Afrin located in the Aleppo Region; 770 people in Idlib center and 675 people in Harim located in the Idlib Region. Among those included in the study, 275(10.6%) were asymptomatic and 2321(89.4%) were symptomatic. Most of them(n = 2235, 86.1%) had mild symptoms. The most common symptoms were fever(n = 1702, 65.6%), dry cough(n = 1435, 55.5%) and fatigue(n = 1230, 47.4%).

DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we have presented a cross-sectional analysis of almost all COVID-19 infected healthcare workers in northwest Syria in the second half of 2020. In our study, we have presented a cross-sectional analysis of almost all COVID-19 infected healthcare workers in northwest Syria in the second half of 2020.In the light of the data of our study, in Northwest Syria, where the internal turmoil continues; insufficient physical conditions of the places where the healthcare services are provided, uncontrolled movement of the crowded population, the failure to comply with isolation measures and the insufficient number of healthcare workers may have paved the way for the high infection rate among the healthcare workers. Among the limitations of our study, we can mention the fact that the diagnosis of COVID-19 infection was evaluated according to the results of the PCR test, but the data of the employees with Covid-19 positive findings in CT scans are not available in the digital database.


7.
COVID-19 hastalarının hava ambulansı ile nakli
Transport of COVID-19 patients by air ambulance
Eren USUL, Semih KORKUT
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.16046  Sayfalar 47 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Yeni koronovirs hastalığı (COVID-19) pandemisinde, acil sağlık hizmetleri kara ve hava ambulanslarıyla ön hatta görev alırlar ve ciddi zorluklarla karşı karşıyadırlar. Şimdiye kadar, COVID-19 hastalarının bakımı ve Avrupa çapında hava ambulans sistemleri ile taşınmasına ilişkin veriler çok sınırlıdır. Pandemi döneminde yurtiçi ve yurtdışı birçok COVID-19 hastasının transferi hava ambulansları ile yapılmıştır. Biz bu çalışmamızda hava ambulans sistemimizle taşınan COVID-19 hastalarının tanımlayıcı özelliklerini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektif kohort çalışmasıdır. Çalışmaya 15.04.2020-31.12.2020 tarihleri arasında real time PCR testi sonucuna göre COVID-19 tanısı alıp sabit kanatlı hava ambulansı ile transfer edilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Vakaların bilgileri Sağlık Bakanlığı Acil Sağlık Hizmetleri Otomasyon Sisteminden (ASOS) ve uçuş kayıtlarından elde edildi. Hastaların uçuş süresi, yaş, cinsiyet, yatış yeri durumu (servis/yoğun bakım ünitesi), vital bulguları, aldıkları tedavi (nazal oksijen, Non invaziv mekanik ventilasyon (NIMV), mekanik ventilasyon), taşınma şekilleri ve taşınma sonrası dezenfeksiyon işlemleri incelendi.
BULGULAR: Çalışma tarihleri arasında sabit kanatlı ambulans ile real time PCR testi sonucuna göre kesin COVID-19 tanısı alan hasta sayısı 80 idi. Hastaların %85’i erkekti ve yaş ortalaması 44,7 ± 14,0 idi. Ortalama uçuş süresi 492,2 ± 270,8 dakikaydı. Transfer edilen COVID-19 hastalarının %87,5’i (n=70) yataklı servise, %12,5’i (n=10) yoğun bakıma yatırıldı. Transfer sürecinde %2,5’i (n=2) CPAP tedavisi, %3,8’i (n=3) mekanik ventilatör takibi, %22,5’i (n=18) İ.V. sıvı tedavisi ve %71,3’ü (n=57) nazal oksijen tedavisi almıştır. Tüm hastaların transferinde tıbbi ekip Kişisel Koruyucu Donanım (KKD) kullanmıştır. Hastaların %97,5’i (n=75) portablzolasyon ünitesi (PÜ)’nde, %2,5’i (n=5) ise izolasyonsuz transfer edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 hastalarının havadan uzun sürelerde bile nakli ve bakımı uygun görülmektedir. KKD'ın uygun kullanımı ve Pܒler içinde COVID-19 hastalarının hava yoluyla taşınması görevli personel için güvenli olabilir
INTRODUCTION: In the new coronovirus (COVID-19) pandemic, emergency healthcare services work on the frontline with land and air ambulances and face serious challenges. Until now, data on the care of COVID-19 patients and transport by European air ambulance systems are very limited. During the pandemic period, many domestic and international COVID-19 patients were transferred by air ambulances. In this study, we aimed to reveal the analysis of COVID-19 patients transported by our air ambulance system and how the transfers took place.
METHODS: Our study is a retrospective cohort study. Patients who were diagnosed with COVID-19 as a result of real time PCR and transferred by fixed wing air ambulance between 15.04.2020 and 31.12.2020 were included in the study. The information of the cases was obtained from the Ministry of Health Emergency Health Services Automation System (ASOS) and flight records. Flight time, age, gender, hospitalization status (ward / intensive care unit), vital signs, treatment received (nasal oxygen, Non-invasive mechanical ventilator (NIMV), mechanical ventilator), transportation patterns and post-transport disinfection procedures were recorded.
RESULTS: Between the study dates, the number of patients with a definite diagnosis of COVID-19 according to real time PCR results with fixed wing ambulance was 80. 85% of the patients were male and the mean age was 44.7 ± 14.0 years. The average flight time for these patients was 492.2 ± 270.8 minutes. 87.5% (n = 70) of the COVID-19 patients were hospitalized in the inpatient service and 12.5% (n = 10) in the intensive care unit. 2.5% (n = 2) CPAP therapy, 3.8% (n = 3) mechanical ventilator follow-up, 22.5% (n = 18) IV fluid therapy and 71.3% (n = 57) received nasal oxygen therapy. Medical team used Personal Protective Equipment (PPE) in transferring all patients. 97.5% (n = 75) of the patients were transferred in the Portable Isolation Unit (PIU) and 2.5% (n = 5) were transferred without isolation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Transport and care of COVID-19 patients seem appropriate even for long periods from the air. Proper use of PPE and PIUs can provide security for personnel in charge of air transport of COVID-19 patients.

8.
Investigation of the effects of dust transport on lung health
Toz taşınımının akciğer sağlığı üzerine etkilerinin araştırılması
Hatice KILIÇ, Serpil KUŞ, Ebru Şengül PARLAK, Sibel ÇARPAR, Gulhan KURTOĞLU ÇELİK, Emine ARGÜDER, Ayşegül KARALEZLİ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.87854  Sayfalar 53 - 60
GİRİŞ ve AMAÇ: Güneydoğu Anadolu bölgesi, 14 Ekim 2018'de Suriye'den gelen çöl tozundan etkilendi. Toz bulutlarının Ankara'ya taşınmasının görüş mesafesinin azalmasına ve hava kirliliğinin artmasına neden olduğu görüldü. Çalışmamızda o tarihten itibaren acil servisimize yapılan başvurular ile toza maruz kalma arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya dahil edilen hastalardan 143 hasta toz maruziyetinden önce (grup 1) ve 203 olgu da (grup 2) toza maruz kaldıktan sonra (grup 2) acil servise yatırıldı. Bu çalışmada 14 Ekim 2018 tarihinden sonraki ve önceki 14 gün, acil servise başvuran hastalar arasında farklılık olup olmadığını değerlendirmek üzere hastane kayıtları ve dosyalar incelendi.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı raporuna göre, PM10 değerleri 14 Ekim'den itibaren 1 hafta süreyle 52,8-175 µg / m3 aralığında yer aldı. Ön toz nakliyesine göre bu değerlerin 21-145 -1g / m3 arasında arttığı tespit edildi.


BULGULAR: Çalışmaya toplam 346 hasta dahil edildi. Toza maruz kalmadan önce başvuran hasta sayısı öncekilere göre anlamlı derecede yüksekti (p = 0,001). Gruplar cinsiyet açısından benzerdi (p = 0,200). Grup 1 olgularının yaş ortalaması grup 2'den anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla 55.38 ± 18.86, 50.49 ± 22.06; p = 0.02). Gruplar cinsiyet açısından benzerdi (p = 0.200). Grup 2 vakalarında grup 1 vakalarına göre öksürük anlamlı derecede arttı [sırasıyla 37 (% 27.6), 97 (% 72.4); p = 0.001].
Öksürük şikayeti önemli ölçüde arttı [37 (% 27.6), 97 (% 72.4); p = 0.001]. Grup 1 ve grup 2 vakaları acil servise giden hastalıklarla karşılaştırılırken, akciğer hastalıkları anlamlı olarak arttı (p = 0,001) (tablo 1). Akciğer hastalığı olmayan ve sadece toz nedeniyle nefes darlığı veya öksürük şikayeti ile başvuran 83 (% 40), akciğer dışında kalp yetmezliği olan 16 (% 7,9) olgu saptandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız sonucunda, toz taşınmasının solunum semptomlarında ve acil servise sevk oranında önemli artışa neden olduğu bulunmuştur. Ülkemizin jeopolitik konumu nedeniyle toz taşınması önemli bir halk sağlığı sorunudur.


INTRODUCTION: Southeast Anatolia was influenced by the desert dust coming from Syria On October 14, 2018. It was observed that the transportation of dust clouds to Ankara led to a decrease in visibility and an increase in air pollution. In our study, it was aimed to investigate the relationship between the dust exposure and the admission made to our emergency department since that date.
METHODS: One hundred forty-three of the patients who were included in the study were admitted to the emergency room before dust exposure (group 1) and 203 (group 2) after dust exposure (group 2).
According to the Ministry of Environment and Urbanization report, PM10 values have been between 52.8-175 µg/m3 for 1 week starting from October 14th. It was determined that these values increased between 21-145 µg / m3 according to the pre-dust transport.

RESULTS: A total of 346 patients were included in the study. The number of patients who applied before dust exposure was significantly higher than that of the previous ones (p = 0.001). Groups were similar in terms of gender (p = 0,200).
The complaint of cough increased significantly [37 (27.6%), 97 (72.4%); p = 0.001]. Group 1 and group 2 cases were compared to the diseases leading to the emergency department, whereas lung diseases increased significantly (p = 0.001). 83 (40%) cases who presented with dyspnea or cough due to dust only and no other disease in lung disease, and 16 (7.9%) cases with heart failure outside the lung were found.

DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of our study, it has been found that dust transport leads to a significant increase in respiratory symptoms and the rate of referral to the emergency department. Due to the geopolitical position of our country, dust transport is a major public health problem.

9.
Mikroskobik idrar analizini öngörmede idrar strip testinin performansı
The performance of the urine strip test for predicting microscopic urine analysis
Nergiz ZORBOZAN, İlker AKARKEN, Orçun ZORBOZAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.98105  Sayfalar 61 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, manuel mikroskopik idrar analizi öngörmek için idrar strip analizinin performansını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) şüphesi olan hastalardan alınan ve hem mikroskopik hem de strip analizi yapılan idrar örnekleri çalışmaya dahil edildi. Eritrosit strip (Erit-S) ve lökosit strip (Lök-S) testlerinin “eser”, “1+”, “2+”, “3+” kestirim değerleri için duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif olabilirlik oranları (LR+, LR-), test öncesi ve sonrası şans, test sonrası olasılık değerleri hesaplandı. Koşullu olasılığı belirlemek için Bayes teoremi kullanıldı. ROC eğrisinin altındaki alan (AUC) hesaplandı.
BULGULAR: Lök-S ve Erit-S için AUC sırası ile 0,923 ve 0,975 olarak bulundu. Lök-S testi “1+”, Erit-S testi “eser” kestirim değerinde yeterli duyarlılık ve özgüllükteydi (>%80). LR+ değerine göre Lök-S “3+” kestirim değerinde, Erit-S tüm kestirim değerlerinde; LR- değerine göre Lök-S eser, Erit-S eser ve “1+” kestirim değerlerinde post-test olasılıkta anlamlı farklılık sağladı (<0,1). İYE dönemsel prevalans hızı %5,95 olarak bulundu. İYE tanısı için idrar örneği alınan hastalarda mikroskobik incelemeye göre İYE post test olasılığı Lök-S “3+” kestirim değerinde %39, Erit-S “3+” kestirim değerinde %74 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İdrar strip analizinin manuel mikroskobik analizdeki lökosit ve eritrosit pozitifliğini öngörmede yeterli olduğunu bulduk. İdrar strip analizinde tanısal güç kestirim değerlerine göre farklılık göstermektedir. Yaptığımız çalışmanın bu konuda farkındalık sağlayacağını ve klinisyenlerin İYE ön tanılı hastalarda test istem tercihlerini belirlemesinde ve gereksiz test istemlerinin önlenmesinde yararlı olacağı görüşündeyiz.
INTRODUCTION: The aim of the study is to evaluate the performance of urine strip analysis for predicting manual microscopic urine analysis.
METHODS: Urine samples, which were ordered from patients with suspected urinary tract infection (UTI), and which were analyzed with both microscopic and strip analysis, were included in the study. Sensitivity, specificity, positive and negative likelihood ratios (LR +, LR-), pre- and post-test odds and post-test probability for cut-off values of “trace”, “1+”, “2+”, “3+” of erythrocyte-strip (Eryth-S) and leucocyte-strip (Leuc-S) tests were calculated. Bayes theorem was used to determine conditional probability. Area under curve (AUC) of ROC was calculated.
RESULTS: The AUC for Leuc-S and Eryth-S was 0.923 and 0.975, respectively. The Leuc-S test in “1+” and Eryth-S test in “trace” cut-off value had adequate sensitivity and specificity (>80%). Leuc-S of “3+” and Eryth-S of all cut-off values for LR+ value; Leuc-S of “trace” and Eryth-S of “trace” and “1+” for LR- value were significantly different for post-test probability(<0,1). Periodic prevalence rate of UTI was calculated as 5.95%. According to the microscopic analysis, the post-test probability of UTI was 39% for Leuc-S “3+” and 74% for Eryth-S “3+”.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The urine strip analysis was found to be sufficient in predicting the positivity of leukocytes and erythrocytes in manual microscopic analysis. The diagnostic accuracy differs according to the estimation values in the urine strip analysis. We think that our study will provide awareness on this issue and will have an impact on determining test requests of physicians in patients with UTI and preventing unnecessary test requests.

10.
Outbreak of lead toxicity during rebar production in a steel mill
İnşaat demiri üreten bir çelik fabrikasında görülen kurşun zehirlenmesi salgını
Elif ALTUNDAŞ HATMAN, Sebahat Dilek TORUN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.62347  Sayfalar 69 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: Kurşun zehirlenmesi, günümüzde kurşunsuz benzin ve kurşun içermeyen boyaların kullanımının yaygınlaşmasıyla erişkinlerde çevresel etkileniminden çok mesleki etkilenime bağlı olarak görülmektedir.
Bu araştırma, sağlık gözetimi sırasında rutin olarak kurşun izleminin yapılmadığı bir sektörde tespit edilen kurşun etkilenimli olguların ve çalışma ortamının özelliklerini tanımlaması ve bu işyerindeki kurşun salgınını irdelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, ülkemizde bu vakaların yönetimi ve tedavisi hakkında bir tartışma başlatmayı da amaçladık.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tanımlayıcı araştırma, meslek hastalıkları tanısı koymaya yetkili bir hastanede Nisan-Kasım 2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Kan kurşun düzeyi (KKD) yüksekliği saptanan 34 olguya sosyodemografik özelliklerini, çalışma yaşamına ilişkin özelliklerini, çalışma ortamını ve risk faktörlerini ve kurşun etkilenimine bağlı şikayetlerini değerlendirmek amacıyla oluşturulan 38 maddelik bir soru formu uygulanmıştır. Fiziksel muayene bulguları, laboratuvar bulguları, komorbiditeler ve tedavi protokolleri tıbbi kayıtlardan elde edilmiştir.

BULGULAR: Çalışanların % 8,3'ü (n = 34) kurşun toksisitesi ön tanısı ile başvurmuştu. Ortalama çalışma süresi 26 ay, ortalama haftalık çalışma süresi 53.3 ± 7.2 saatti. Ortalama KKD iş yerinde aralıklı kontrol muayenesi sırasında 44.0 ± 5.1 μg/dl, hastanede alınan ilk örnekte 38.4 ± 11.1 μg/dl ve hastanede kontrol örneğinde 36.1 ± 8.9 μg/dl idi. Kan antimon seviyesi 5.5 ± 1.4 μg/dl, ortalama kan mangan seviyesi 17.8 ± 5.9 μg/L ve 15 günlük yatış sonrası ise 1.5 ± 0.8 μg/L idi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Demir çelik isektörü kurşun, mangan ve antimon maruziyeti açısından dikkatle izlenmesi gereken sektörler arasında yer almaktadır. Toksik metallerin mevzuatı ve maruz kalma sınırları ile biyolojik limit değerleri bilimsel verilere uygun olarak güncellenmelidir. Klinik bulguları olan hastaların şelasyon tedavisi, kemik dokusunda kurşun birikimi değerlendirilerek planlanmalıdır.
INTRODUCTION: Largely due to the widespread use of unleaded petrol and lead-free dyes, the lead toxicity nowadays is associated with occupational exposure rather than environmental exposure in adults.

This study aims to identify the characteristics of lead exposure cases and evaluate working environment based on workers’ statement in a sector where lead monitoring is not routinely performed during health surveillances and to examine the outbreak of lead toxicity. Moreover, we aimed to start a discussion on management and treatment of these cases in our country.
METHODS: This descriptive study conducted in hospital which is authorized to diagnose occupational diseases between April and November 2018. In order to evaluate the sociodemographic characteristics, working life characteristics, workplace environment and risk factors and lead toxicity complaints of 34 cases with the elevated blood lead level (BLL), a 38 item questionnaire form was applied. Physical examination findings, laboratory findings, comorbidities and treatment protocols were obtained from the medical records.


RESULTS: 8.3% (n = 34) of the workers applied with a preliminary diagnosis of lead toxicity. Median duration of work was 26 months, average working time was 53.3±7.2 hours/week. The mean BLL was 44.0 ±5.1 μg/dl at the workplace surveillance, 38.4±11.1 μg/dl determined in the hospital and 36.1±8.9 μg/dl during hospital check. The Blood antimony (Sb) level was 5.5±1.4 μg/dl and mean blood manganese (Mn) level were 17.8±5.9 μg/L and 1.5±0.8 μg/L after the 15-day hospitalization.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The iron and steel processing sector is among the sectors that should be carefully monitored in terms of lead, Mn, and Sb exposure. The legislations and the exposure limits of toxic metals and the biological limit values should be updated in accordance with scientific data. Chelation treatment of patients with clinical findings should be planned by confirming the accumulation of lead in bone tissue.

11.
Ulusal halk sağlığı kongresi kitaplarında yer alan hepatit A ile ilgili çalışmalara ait bildirilerin değerlendirilmesi
Evaluation of hepatitis A reports that presented at national public health congresses
Mehmet UYAR, Mehtap YÜCEL, Elif Nur YILDIRIM ÖZTÜRK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.62144  Sayfalar 79 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Bütün Dünya’da yaygın olarak görülmekte olan Hepatit A, özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunu olmayı sürdürmektedir. Bu çalışma ile 1988-2018 yılları arasında düzenlenmiş olan Ulusal Halk Sağlığı Kongreleri’nde sunulmuş olan bildirilerden Hepatit A ile ilişkili olanların kişi, yer ve zaman özelliklerine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma tanımlayıcı türdedir. Araştırma 1 Mart-1 Mayıs 2019 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırma için örneklem büyüklüğü hesaplanmamış olup evrenin tamamına ulaşılması hedeflenmiştir. Çalışma için ilk düzenlenmiş olan kongreden (1988) son düzenlenmiş kongreye kadar olan (2018) 20 kongreye ait bildiri kitaplarının incelenmesi planlanmıştır. Elektronik veya basılı halde kopyasına ulaşılamayan 5. ve 7. kongrelere ait kitaplar araştırmaya dâhil edilememiştir. Çalışmanın verisi 22 sorudan oluşan bir veri toplama formu ile toplanmıştır. Sayısal verilerin özetlenmesinde; ortalama±standart sapma ve ortanca (minimum-maksimum) değerleri; kategorik verilerin özetlenmesinde frekans dağılımları ve yüzdelikler kullanılmıştır.
BULGULAR: Hepatit A ile ilgili olan toplam 31 bildiri araştırma kapsamına alındı. 18 kongre kitabından 11’inde konuyla ilgili en az bir bildiriye rastlandı. En çok bildiri sunulan yıllar 2012 (n=5) ve 2017 (n=5) yılları idi. En fazla sayıda çalışma İç Anadolu Bölgesi’nde (n=8) ve Ege Bölgesi’nde (n=6) yapılmıştı. Bildirilerde ortanca yazar sayısı 4,00 (1,00-12,00) idi. Bildirilerin 10 tanesi (%32,3) sözlü sunum şeklindeydi; 16 tanesi tanımlayıcı (%51,6), 11 tanesi kesitsel (%35,5) ve 4 tanesi (%12,9) müdahale ve kohort araştırması gibi diğer türlerdendi. Çalışmaların 20 tanesi (%64,5) gerçek kişiler üzerinde ve 11 tanesi (%35,5) kayıtlar üzerinde yürütülmüştü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmada Ulusal Halk Sağlığı Kongreleri’ne gönderilen bildiri sayısının yetersiz ve bildirilerin pek çoğunun tanımlayıcı ve kesitsel türde olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
INTRODUCTION: Hepatitis A, which is commonly seen worldwide, continues to be an important public health problem, especially in developing countries. This study is aimed to evaluate person, place and time characteristics of reports on Hepatitis A that presented at National Public Health Congresses organized between 1988-2018.
METHODS: This descriptive study is conducted between March 1-May 1 2019. Sample size of the study is not calculated and is aimed to reach the entire study group. It is planned that the reports books presented at the 20 congresses, the first of which took place in 1988 and the final one took place in 2018, would be evaluated. However, neither the electronic nor printed copies of the fifth and seventh congresses are available, and could not be included in the study. Study data is collected using a 22-item data collection form. Numerical data are expressed as mean±standard deviation and median (min-max); categorical data are expressed as frequency distributions and percentages.
RESULTS: A total of 31 reports related to Hepatitis A were included in the study. Of the 18 congress reports books, 11 had at least one report related to the subject. Years with the largest number of reports were 2012 (n=5) and 2017 (n=5). The highest number of studies were conducted in Central Anatolia region (n=8) and Aegean region (n=6). The median number of authors of the studies was 4.00 (1.00-12.00). Ten of the studies (32.3%) were in the form of oral presentations, 16 were descriptive (51.6%), 11 were cross-sectional (35.5%), and 4 (12.9%) were other types such as interventional and cohort. Twenty (64.5%) of the studies were conducted on real persons and 11 (35.5%) were based on records.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the study, it is concluded that the number of reports sent to the National Public Health Congresses are insufficient and that many of the reports are of descriptive and cross-sectional type.

12.
Sıçan kardiyak miyositlerinde kasılmanın ve iyonik akımların sodyum metabisülfit tarafından modülasyonu
Modulation of contraction and ionic currents by sodium metabisulfite in rat cardiac myocytes
Nihal ÖZTÜRK, Nazmi YARAŞ, Semir ÖZDEMİR
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.47640  Sayfalar 87 - 100
GİRİŞ ve AMAÇ: Sülfit ve türevleri özellikle gelişmekte olan ülkelerde solunum ve beslenme yoluyla vücuda giren önemli bir toksik ajandır. Sülfit türevi olan sodyum metabisülfit (SMB; Na2S2O5) gıda, içecek ve ilaçlarda yaygın şekilde koruyucu madde olarak kullanılması nedeniyle belirlenen günlük güvenli dozun üzerinde tüketildiği ve zararlı etkilere yol açtığı bildirilmiştir. Ancak SMB’nin uzun süreli tüketiminin kalbin fonksiyonu üzerine olan etkisi bilinmezliğini korumaktadır. Çalışmamızda kronik SMB uygulamasının kardiyomiyositlerde kasılma ve iyonik akımlar üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hücre izolasyonu Langendorff sistemi aracığıyla gerçekleştirildi. Kanüle edilmiş kalplerdeki kanın tamamının uzaklaştırılabilmesi için 3-5 dakika Ca-free solüsyonu ile perfüzyon yapıldıktan sonra 20-25 dakika 1mg/ml kollejenaz içeren Ca-free solüsyonu ile perfüzyona devam edilmiştir. Tüm kayıtlar, sıçan kalbinin taze izole edilmiş sol ventriküler miyositlerinden alınmıştır. Kardiyomiyositlerin kasılma ve gevşeme kinetiği, alan uyarımı altında sarkomer uzunluğundaki değişiklik kaydedilerek değerlendirilmiştir. Aksiyon potansiyeli (AP), potasyum akımları ve L-tipi Ca2+ akımları (ICaL) voltaj clamp tekniği ile kaydedilmiştir.
BULGULAR: SMB uygulaması kasılma genliğinde azalmaya sebep olurken, AP’nin repolarizasyon fazlarında uzamaya ve genliğinde azalmaya neden olmuştur ancak kasılma kinetikleri üzerinde değişiklik gözlenmemiştir. Bununla birlikte, dinlenim membran potansiyelinin daha pozitif değerlere kaydığı gözlenmiştir. Kronik SMB uygulaması miyositlerde transient outward potasyum akımlarının baskılanmasına sebep olurken, kuyruk akımlarını ve inward rectifier potasyum akımlarını etkilememiştir. Ek olarak SMB, ICaL’nin yoğunluğunda değişikliğe sebep olmamıştır ancak aktivasyon eğrisini daha pozitif potansiyellere kaydırmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre ve günlük tüketiminin toksik dozlara ulaşabileceği göz önünde bulundurulduğunda SMB’nin kalpte voltaja duyarlı iyonik akımları modüle ederek kardiyak fonksiyonlarda anormal değişikliklere sebep olabileceği gösterilmiştir. SMB ile indüklenen negatif inotropik etkinin moleküler mekanizmaları, SMB ile ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezine katkıda bulunabilir.
INTRODUCTION: Sülfite and derivatives are a major toxic agent that enters the body by inhalation and nutrition especially in developing countries. Sodium metabisulphite (SMB; Na2S2O5), which is a sulfite derivative, is a widely used preservative in food, beverages and medicines, has been reported to exert toxic effects when it is consumed above the daily safe dose. However, the effect of long-term consumption of SMB on heart function remains unknown. In our study, we aimed to determine the effects of chronic SMB administration on cardiomyocyte contraction and ionic currents.
METHODS: For this purpose, 3-month-old male rats were used and divided into two groups: control (KON) and SMB. SMB (100 mg / kg / day) was administered for 6 weeks by gavage. Cell isolation was performed by Langendorff apparatus. Cannulated hearts were perfused for 3–5 min to remove the remaining blood with Ca2+-free solution and this was followed by perfusion with the Tyrode’s solution containing 1 mg/ml collagenase for 20–25 min. All recordings were taken from freshly isolated left ventricular myocytes of a rat heart. The contraction and relaxation kinetics of cardiomyocytes were evaluated by recording the change in sarcomere length under field stimulation. Myocyte shortening, action potential (AP), potassium currents and L-type Ca2+ currents (ICa,L) were recorded. via voltage clamp technique.
RESULTS: : Chronic SMB administration caused a significant decrease in the contraction of myocytes along with prolongation in the repolarization phase of AP and decrease in the amplitude but no change was observed in the contraction kinetics. However the resting membrane potential shifted to more positive values. Chronic SMB application significantly reduced the transient outward potassium currents of ventricular myocytes, but did not affect the tail currents and inward rectifier potassium currents. In addition, SMB did not change the density of ICaL althoug it elicited a shift to more positive potentials in the activation curve.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results obtained in our study and considering that its daily consumption can reach toxic doses, it has been shown that SMB can cause abnormal changes in cardiac functions by modulating voltage-sensitive ionic currents in the heart. Molecular mechanisms of SMB-induced negative inotropic effect may contribute to the pathogenesis of SMB-associated cardiovascular diseases.

OLGU SUNUMU
13.
Kene teması ile gelişen riketsiyoz: bir olgu sunumu
Tick-borne rickettsiosis: a case report
Güliz UYAR GÜLEÇ, Aysima BİLTEKİN, Serhan SAKARYA
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.87360  Sayfalar 101 - 106
Kene türleri ve kene kaynaklı hastalıklar açısından ülkemiz riskli bir konumdadır. Keneler bakteri, virüs, parazit gibi pek çok enfeksiyon ajanının vektörü olabilirler. Riketsiyoz, kene, bit, pire gibi vektörler ile taşınan ateş, döküntü, ısırık yerinde eskar (tache noire) ile karakterize zoonotik bir hastalıktır. Klinik tablo ve laboratuvar bulguları özgül olmadığından diğer kene kaynaklı hastalıklar ile karışabilmektedir. Kenelerin aktif olduğu bahar ve yaz aylarında ateş, döküntü bulguları ile gelen olgularda epidemiyolojik öykü iyi sorgulanmalıdır. Bu yazıda kene tutunması sonrası yakınmaları başlayan, öncelikle Kırım Kongo Kanamalı Ateşi ön tanısı ile yatırılan kırk altı yaşında bir erkek olgu sunulmuştur. Ateş yüksekliği, baş ve yaygın eklem ağrısı yakınmaları olan olguda kenenin tutunduğu yerde ‘tache noire’ ile uyumlu lezyon saptanmış, geç dönemde vücudunda makulopapuler döküntüler gelişmiştir. Ayrıntılı epidemiyolojik öyküsü ile kene tutunması olduğu sırada endemik bir bölgede olduğu öğrenilen olguda Rickettsia conorii seropozitifliği saptanmıştır. Doksisiklin tedavisi ile başarılı bir şekilde tedavi edilmiştir.
Turkey is in a risky position in terms of tick types and tick-borne diseases. Ticks can be vectors of many infectious agents such as bacteria, viruses, and parasites. Rickettsiosis is a zoonotic disease transmitted by ticks, lice, fleas, and mites. It is characterized by fever, rash, eschar at the bite site (tache noire). Since the clinical picture and laboratory findings are nonspecific, they can be confused with other tick-borne diseases. Epidemiological history should be questioned well in cases with fever and rash in spring and summer months when ticks are active. In this article, a forty-six-year-old male patient whose complaints started after tick bite and who was hospitalized with the pre-diagnosis of Crimean-Congo Hemorrhagic Fever was presented. His complaints were high fever, headache, and arthralgia. A lesion compatible with "tache noire" was detected in the tick bite place, and maculopapular rash developed on the body in the late period. With his detailed epidemiological history, it was learned that he was in an endemic area during tick exposure. Rickettsia conorii seropositivity was detected in the case. He has been successfully treated with doxycycline therapy.

DERLEME
14.
Türkiye’de akrep serumunun tarihi
The history of scorpion serum in Turkey
Ayhan FİLAZİ, Özcan ÖZKAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2020.69937  Sayfalar 107 - 116
Akrepler, üzerleri kalın bir kitin tabakası ile kaplı, ergin bireylerinin uzunlukları 11,5-220 mm arasında değişen eklem bacaklılardır. Zehirlenmeye neden olmaları ve yırtıcılıkları nedeniyle insanlarda korkuya neden olurlar. Akrep zehirlenmelerinde, özellikle ağır belirtilerle seyrediyorsa antivenom uygulanması zorunludur. Türkiye iklim açısından akreplerin yaşamasına elverişli bir ülkedir. Günümüzde, dünyada, 21 familya ve 195 cins’ten oluşan yaklaşık 2512 tür akrep olduğu bildirilmiştir. Bununla beraber son yıllardaki artış göz önüne alındığında Türkiye akrep topluluğundaki tür sayısının artacağı ve 50’ye kadar ulaştığı bildirilmiştir. Türkiye’de bilinen zehirli en etkili akrep türü Leirus abdullahbayrami olmasına rağmen, akrep antivenomu Androctonus crassicauda’dan elde edilmektedir. Yapılan çalışmalar Türkiye’de 1942 yılından itibaren kesintisiz bir şekilde A.crassicauda’dan üretilen antivenomun bilinen diğer antivenomlardan daha iyi sonuç verdiğini göstermektedir. Dünyanın en zehirli 5 akrebinden biri olarak gösterilen A. crassicauda yaklaşık 80 ile 90 mm uzunluğunda olup koyu kahve veya siyah renkte, kıskaçları çok tıknaz ve kuyruğu oldukça kıvrıktır. Türkiye’de tıbbi yönden en önemli türden birdir.. A. crassicauda, Türkiye’de daha çok Güney Doğu Anadolu bölgesinde ve Doğu Anadolu bölgesi’nin Iğdır ve Kars illerinde düşük rakımlı bölgelerde bulunmaktadır. Özellikle Güneydoğu bölgemizde akrep sokması şikayetiyle hastaneye başvuran hastaların çoğunluğunda sorumlu akrebin A. crassicauda olduğu belirtilmektedir. Sokma olguları çoğunlukla yaz döneminde olmakta ve hem Türkiye hem de dünyanın diğer ülkelerinde halen önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. A. crassicauda’dan hazırlanan akrep antivenomu uzun yıllar sonra ilk kez hazırlanan Türk Farmakopesin’de milli monografımız olarak yerini almıştır. Bu özet, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan günümüze kadar Türkiye'deki antivenomun tarihi hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir.
Scorpions are arthropods covered with a thick layer of chitin, whose adult individuals have a length of 11,5-220 mm. Due to their venomous sting and predation nature, humans usually fear them. In scorpion envenomation, it is necessary to apply antivenom especially for patients with severe symptoms. Turkey is a suitable country for scorpion life in terms of climate. Today, in World, there are 2512 species of scorpions in 21 families and 195 genera. When it considered the increase in recent years in Turkey, some authories report that the number of scorpion species will increase and reach up to 50. Although most venomous scorpion species known in Turkey is Leirus abdullahbayrami, scorpion antivenom is produced from Androctonus crassicauda. The studies show that the antivenom from A.crassicauda in Turkey has been produced in a continuous manner since 1942 and more effected than other antivenoms. A.crassicauda, which is shown as one of the 5 most poisonous scorpions in the world, is about 90 to 100 mm in length, in dark brown or black color, its claws are very chunky and its tail is very curved. It is one of the most important species of medical terms in Turkey. A. crassicauda was found more in the region of Southeastern Anatolia in Turkey, but less Eastern Anatolia. It is stated that the responsible scorpion is A.crassicauda in the majority of patients who admitted to the hospital especially with complaints of scorpion stings in the Southeastern Anatolia region. Scorpion sting events being mostly during the summer period and is still continues to be a major problem both in Turkey and the world's other countries. The scorpion antivenom produced from A.crassicauda has taken its place as the national monograph of the Turkish Pharmacopoeia, which was prepared for the first time after many years. This abstract provides detailed information on the history of antivenom preparations in Turkey, starting from the foundation of the Republic of Turkey up until the present day.


Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turkish Bulletin of Hygiene and Experimental Biology) çift kör hakemlik süreci uygulanan, bağımsız, uluslararası, Türkçe ve İngilizce dillerinde, online yayımlanan ve serbest erişimli bir dergidir.


Dergimiz; bireysel kullanıcıların ve kurumların ücretsiz kullanımını mümkün kılan açık erişimli bir dergidir. Kullanıcıların makalelerin tam metinlerine, yayıncı veya yazardan izin almadan erişim sağlayarak, okuma amaçlı yükleme yapma, kopyalama, dağıtma, çıktı alma, arama yapma işlemlerini gerçekleştirmelerine olanak verir. Bu sistem açık erişimli BOAI[1] tanımlaması ile uyumludur.

 

Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi (Turk Hij Den Biyol Derg); Index Copernicus, ResearchGate, CAS (Chemical Abstracts Service), Google Scholar, Google, Open J-Gate, Genamics JournalSeek, Academic Journals Database, Scirus Scientific Database, EBSCOhost Electronic Journals Service (EJS), Medoanet, SCOPUS, Türkiye Atıf Dizini, Türk - Medline ve TUBITAK - ULAKBIM Türk Tip Dizini’nde yer almaktadır.

 
LookUs & OnlineMakale