ISSN: 0377-9777 / e-ISSN: 1308-2523
Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi - Turk Hij Den Biyol Derg: 79 (3)
Cilt: 79  Sayı: 3 - 2022
TÜM DERGİ
1.
THDBD 2022-3 Cilt 79 Tüm Dergi
TBHEB 2022-3 Vol 79 Full Printed Journal
Utku ERCÖMERT
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.32650  Sayfalar 334 - 587
Makale Özeti | Tam Metin PDF

EDITÖRE MEKTUP
2.
Endotrakeal tüplerdeki tehdit: Fitalatlar
The threat in our endotracheal tubes: Phthalates
Şemsi Mustafa AKSOY, Ezgi ERKILIÇ, Ebru AYÖZTÜRK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.47887  Sayfalar 335 - 336
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
3.
Sağlık çalışanlarında COVID-19 aşı etkililiği: Cinsiyet önemli mi?
The effectiveness of COVID-19 vaccine in healthcare workers: Does gender matter?
Tülay ÜNVER ULUSOY, İrfan ŞENCAN, Fatma Aybala ALTAY, Fadime ÇALLAK OKU, Ganime SEVİNÇ, Asiye TEKİN, Can Hüseyin HEKİMOĞLU
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.82956  Sayfalar 337 - 352
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 aşıları ile bağışıklanma, pandemiden çıkış stratejisi olarak tüm dünyada geniş çapta kabul edilmiştir. Aşının etkililiği ve bunu etkileyen faktörlerin tespit edilmesi, aşı başarısını arttırarak pandemi kontrolünü sağlayabilir. COVID-19 hastalarının mortalitesinde; düzensiz immunizasyon, çoklu organ yetmezliği gibi nedenler gösterilse de bunların cinsiyet ile olan ilişkisi aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada; sağlık çalışanlarında CoronaVac aşı etkililiğini belirlemek ve etkileyen faktörleri incelemek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalışan 2666 sağlık personeli dahil edilmiştir. Çalışmanın bağımlı değişkeni COVID-19 gelişimidir. Bağımsız değişkenler; yaş, cinsiyet, meslek grubu (doktor/hemşire/diğer sağlık çalışanları), çalışılan klinik tipi (YBÜ/YBÜ dışı), COVID-19 kliniğinde çalışma durumu (COVID-19 kliniği/diğer klinikler), COVID-19 geçirme öyküsü (var/yok), aşıdan sonra COVID-19 tanı süresi (gün) ve aşılanma durumu (aşılı/aşısız) dur. COVID-19 tanısı alan tüm sağlık çalışanlarının klinik takibi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Personel Sağlığı Polikliniği’nde yapılmıştır. Ayrıca klinik sorumluları ile haftalık olarak telefonla görüşülerek veya klinik ziyaretleri yapılarak, COVID-19 gelişimi yönünden tüm sağlık çalışanları izlenmiştir. Aşılama durumu dahil tüm değişkenlerin COVID-19 gelişimi üzerindeki etkilerini analiz etmek için lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Aşı etkililiğine ilişkin etkileşim/etki değişiminin belirlenmesi için tabakalı analizler yapılmıştır. Veriler SPSS versiyon 20.0 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tüm istatistiksel testler için önemlilik sınırı 0.05 olarak alınmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan toplam 2666 sağlık çalışanının yaş ortalaması 37,3±10,2 (n=2556) ve %55,8 (n=1488)’i kadın, %44,2 (n=1178)’si erkektir. CoronaVac aşısının sağlık çalışanlarındaki RT-PCR pozitifliği ile tanı konulan COVID-19’u önlemede etkililiği kadınlarda (%84,5 (%95GA: %73,3-91,0)), erkeklerden (%47,0 (%95GA: %1,7-71,4)) daha yüksek bulunmuştur. Meslek grupları, klinik tipi, COVID-19 kliniğinde çalışma durumu aşı etkililiğini etkilememektedir. Çok değişkenli Lojistik Regresyon analizinde doktor/hemşire olmak, YBÜ’de çalışmak, COVID-19 kliniğinde çalışmak, COVID-19 geçirmiş olmak ve aşılı olmak koruyucu faktör olarak saptanmıştır. Değişkenler arasında %96,5 ile en yüksek koruyuculuk düzeyi COVID-19 geçirme öyküsünün olmasıdır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cinsiyete göre COVID-19 aşı etkililiğinde farklılık, aşılama programlarının revize edilmesini gerektirebilir. Erkekler ve kadınlar için farklı prime-boost aralıkları, özel aşı platformları, farklı dozaj seviyeleri ile sonuçlanan stratejiler COVİD-19 eliminasyonu için kullanılabilir. COVID-19 aşısı olan sağlık çalışanlarının belirli aralıklarla, yaklaşık 1 yıl izlenmesi; çeşitli gruplarda aşı etkililiğindeki farklılıkların belirlenmesi; aşılama programları, sürveyans ve klinik takip gibi noktalarda önceliklendirme yapma, rapel doz aşılama, ağır hastalık geçirme riski olan çalışanları koruma, hizmet planlama ve aşı seçimi gibi pek çok konuda büyük fayda sağlayabilir. COVID-19 pandemisinin kontrol altına alınabilmesi için aşı ile immunizasyon anahtar roldedir ve aşı etkililiğini etkileyen faktörleri tespit etmek hedefe giden yolda başarıyı arttırabilir.
INTRODUCTION: Immunization by vaccination has a crucial role in controlling COVID-19 pandemic. Determination of the factors affecting the effectiveness of the vaccine can increase the success rates. We aimed to investigate the effectiveness of CoronaVac and factors affecting its effectiveness in healthcare workers.
METHODS: This retrospective study included healthcare personnel (n=2666) working at a training and research hospital. Logistic regression analysis was used for analyzing the effects of all variables including vaccination status on the development of COVID-19. Adjusted odds ratios calculated by logistic regression analysis were used to determine the vaccine effectiveness. Stratified analyses were performed for the determination of the interaction/effect modification regarding the vaccine effectiveness.
RESULTS: Mean age of the 2666 healthcare workers included in this study was 37,3±10,2 and 55,8% (n=1488) were females and %44,2 (n=1178) were males. In this study gender and history of COVID-19 infection was found to be an effect modifier for the vaccine effectiveness by the stratified analysis. The effectiveness of the CoronaVac vaccine in preventing development of COVID-19 diagnosed by real-time polymerase chain reaction (RT-PCR) in healthcare workers was 84,5% (95%CI: 73,3-91) in women and 47% (95%CI: 1,7-71,4) in men. Being a medical doctor or a registered nurse, working in ICU or a COVID-19 clinic, a positive history of COVID-19 and COVID-19 vaccination were other protective factors against COVID-19 infection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Determination of the factors affecting the effectiveness of the vaccine can increase the success rates. Vaccination programs may need to be modified if there is a COVID-19 history or gender-related difference in vaccine effectiveness.

4.
RT-PCR ile pozitif saptanan COVID-19 vakalarının değerlendirilmesi
Evaluation of COVID-19 cases detected positive by RT-PCR
Vildan GÖRGÜLÜ, Fazila ATAKAN ERKAL, Şenay TUĞLU ATAMAN, Esra ÇİFTÇİ, Önder SER, Elçin YENİDÜNYA KONUK, Fırat KÖSE
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.53496  Sayfalar 353 - 362
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada Antalya Halk Sağlığı Laboratuvarı (AHSL)’ na COVID-19 şüphesi ile gönderilen örneklerin RT-PCR ile incelenmesi ve vakaların epidemiyolojik ve klinik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, AHSL’na COVID 19 şüphesi ile gelen 6404 solunum yolu örneği üzerinde yapıldı. Solunum yolu örneklerinde Real Time PCR testi ile SARS CoV-2 spesifik N ve Orf1ab gen bölgeleri analiz edildi. Test yapılan kişilerin tıbbi, epidemiyolojik ve demografik bilgilerine retrospektif olarak ulaşıldı. Gruplar arası oransal farklılıkları karşılaştırmak için ki-kare testi kullanıldı.
BULGULAR: 6404 solunum yolu örneğinin %6,2 si (n=398) pozitif saptandı. Testin yapıldığı ay ile PCR pozitiflik oranı arasında anlamlı farklılık görüldü (p<0,05). PCR pozitif hastalarda 13-44 yaş aralığında olma oranı daha düşük iken, 45-64 yaş arasında olma oranı daha yüksekti (p<0,05). PCR çalışılan olgularda kadınlarda pozitiflik oranı erkeklere göre daha yüksekti (p<0,05). PCR pozitif hastaların işçi olma oranı daha düşük iken, çalışmayan grupta olma oranı daha yüksekti (p<0,05). PCR pozitif hastalar daha az oranda risk faktörüne sahipti (p<0,05). PCR pozitif hastaların sigara kullanma oranı daha düşüktü (p<0,05). Seyahat öyküsü ve özellikle yurtdışı seyahat öyküsü ile test sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. PCR pozitif hastaların seyahat öyküsü daha yüksekti (p<0,05). PCR pozitif hastaların temas öyküsü daha yüksekti (p<0,05).
Çalışmaya alınan örneklerin %98,8 i (n=6326) nazofarengeal swap örnekleriydi. Semptom varlığı ile test sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Genel semptom varlığı ile fark olmasa da tek tek semptomlar ele alındığında öksürük, solunum sıkıntısı ve kırgınlık PCR pozitif olgularda PCR negatiflerden oransal olarak daha yüksekti (p<0,05). Test sonuçları ile hastanın ayaktan takip edilmesi veya hastaneye yatışı arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 enfeksiyonu asemptomatik vakalarla karmaşık bir durum olduğundan salgın potansiyelinin gerçekçi bir şekilde değerlendirilebilmesi için RT-PCR testi toplum taramalarında kullanılmalıdır. Kapalı ortamlarda bulunan kişiler ve özellikle 45-64 yaş grubunda kontrol mekanizmaları daha etkin yapılmalıdır.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to examine samples sent to Antalya Public Health Laboratory (AHSL) with the suspicion of COVID-19 by RT-PCR and to investigate the epidemiological and clinical characteristics of the cases.
METHODS: This study, conducted between 18 March 2020 and 18 May 2020, retrospectively analyzed on 6404 respiratory tract samples that came to AHSL with suspected COVID-19. SARS CoV-2 specific N and Orf1ab gene regions were analyzed with Real Time PCR test in respiratory tract samples. Medical, epidemiological and demographic information of the people who were tested were obtained retrospectively. Chi-square test was used to compare the proportional differences between groups.
RESULTS: 6.2% (n = 398) of 6404 respiratory tract samples were found to be positive. There was a significant difference between the month of the test and the PCR positivity rate (p <0.05). While the rate of being between the ages of 13-44 was lower in PCR positive cases, the rate of being between the ages of 45-64 was higher (p <0.05). In cases where PCR was studied, the positivity rate in women was higher than in men (p <0.05). While the rate of being employed in PCR positive cases was lower, the rate of being in the non-working group was higher (p <0.05). PCR positive cases had less risk factors (p <0.05). PCR positive cases had a lower smoking rate (p <0.05). A statistically significant difference was found between the travel history and especially the travel history abroad and the test results. PCR positive cases had a higher travel history (p <0.05). PCR positive cases had a higher contact history (p <0.05).
98.8% (n = 6326) of the samples included in the study were nasopharyngeal swap samples. There was no statistically significant difference between the presence of symptoms and test results. Although there was no difference with the presence of general symptoms, when individual symptoms were considered, cough, respiratory distress and malaise were proportionally higher in PCR positive cases than PCR negative (p <0.05). There was no significant difference between test results and outpatient follow-up or hospitalization.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Since COVID-19 infection is a complex situation with asymptomatic cases, RT-PCR test should be used in community screenings in order to evaluate the epidemic potential in a realistic way. Control mechanisms should be made more effective for people in closed environments and especially in the 45-64 age group.

5.
COVID-19’un progresyonu ve prognozunda Diabetes mellitus’un rolü
The role of Diabetes mellitus in the progression and prognosis of COVID-19
Filiz YILDIRIM, Hasan KARAGEÇİLİ, Reyhan ÖZTÜRK, Zuhal YILDIRIM
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.58708  Sayfalar 363 - 374
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Koronavirüs ailesinden SARS-CoV-2’nin neden olduğu COVİD-19 pandemisi, ilk olarak Çin’de görülen ve bulaşıcılık özelliği yüksek bir hastalıktır. Hastalığın mortalite ve morbiditesinde diyabet başta olmak üzere komorbid hastalıkların varlığı ve ileri yaş belirleyici olmaktadır.
Bu çalışmada Diabetes mellitus (DM)’un, 2019 yeni koronavirüs hastalığının (COVİD-19) seyrindeki olası rolünün incelenmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem: Bu çalışmada, 01 Ocak-05 Mayıs 2021 tarihleri arasında Ankara Polatlı Duatepe Devlet Hastanesine başvuran ve COVİD-19 olduğu doğrulanan ve COVİD-19 servisinde 5 ila 20 gün yatan 81 hastanın verileri incelendi. Çalışmaya 39 kadın ve 42 erkek hasta dahil edildi ve hastalar üç gruba ayrıldı. COVİD-19 grubu (n=26; 10 kadın, 16 erkek), COVİD-19+DM grubu (n=28; 13 kadın, 15 erkek) ve COVİD-19+hipertansiyon (HT) grubu (n=27; 16 kadın, 11 erkek). Hastaların demografik, klinik, radyolojik ve laboratuvar kayıtları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Bulgular: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.05). COVİD-19+DM ve COVİD-19+HT gruplarının yaş ortalaması COVİD-19 grubuna göre yüksekti. COVİD-19 grubunun yaş ortalaması 55.96±15.545 yıl, COVİD-19+DM grubunun yaş ortalaması 68.29±12.849 yıl, COVİD-19+HT grubunun yaş ortalaması 71.48±11.416 yıl idi. 81 COVİD-19 hastasının sadece 32’sinin PCR testi pozitifti ve oran %39.5 idi. BT'li hasta sayısı ise 69, oran %85.2'dir. BT pozitif hasta sayısı 56 ve pozitiflik oranı %81'dir. PCR testi pozitiflik oranı, BT pozitiflik oranından daha düşüktür.
COVİD-19+DM grubunda serum açlık kan şekeri ve C-reaktif protein (CRP) düzeyleri COVİD-19 grubu ve COVİD-19+HT grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). COVİD-19+DM grubunda serum sodyum (Na) ve klor (Cl) düzeyleri COVİD-19 ve COVİD-19+HT grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p<0.05). COVİD-19+DM grubunda serum kreatinin ve fosfor (P) düzeyleri COVİD-19 grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). COVİD-19+DM grubunda serum Serum hemoglobin (HGB) ve hematokrit (HCT) düzeyleri COVİD-19+DM grubuna göre COVİD-19 grubunda oldukça yüksekti (p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz tüm veriler değerlendirildiğinde; COVİD-19 virüsü ile enfekte hastaların klinik seyrinde DM'nin komorbidite etkisinin önemli olduğunu saptadık. Diyabeti olan SARS-CoV-2 pnömoni hastalarının, organ hasarı, inflamatuar değişkenler açısından diyabeti olmayanlara göre daha şiddetli olabileceğini ve ek komorbiditelerin olup olmadığına bakılmaksızın daha kötü bir prognoza dönüşme olasılığının daha yüksek olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Objective: The COVID-19 pandemic, caused by SARS-CoV-2 of Coronaviruses types, is a highly infectious disease caused by SARS-CoV-2, which first appeared in China. The presence of comorbid diseases, especially diabetes, and advanced age are determinants of the mortality and morbidity of the disease.
In this study, it was aimed to examine the possible role of Diabetes mellitus (DM) in the course of the 2019 novel coronavirus disease (COVID-19).

METHODS: Methods: In this study, the data of 81 patients who applied to Ankara Polatlı Duatepe State Hospital between January 01 and May 05, 2021 and were confirmed to have COVID-19 and were hospitalized in the COVID-19 service for 5 to 20 days were analyzed. 39 female and 42 male patients were included in the study and the patients were divided into three groups. COVID-19 group (n=26; 10 female, 16 male), COVID-19+DM group (n=28; 13 female, 15 male), and COVID-19+hypertension (HT) group (n=27; 16 female, 11 male). Demographic, clinical, radiological and laboratory records of the patients were reviewed retrospectively.
RESULTS: Results: There was a statistically significant difference between the groups when they matched for age and gender (p<0.05). The mean age of the COVID-19+DM and COVID-19+HT groups was higher than the COVID-19 group (p<0.05). COVID-19 group 55.96±15.545 years, COVID-19+DM 68.29±12.849 years, COVID-19+HT 71.48±11.416 years. Only 32 patients had positive PCR tests, and the rate was 39.5%. The number of patients with CT is 69, and the rate is 85.2%. The number of CT-positive patients is 56 and the positivity rate is 81%. The PCR test positivity rate is lower than the CT positivity rate.
The serum fasting blood glucose (FBG) and C-reactive protein (CRP) levels were significantly higher in the COVID-19+DM group when compared to the COVID-19 group and COVID-19+HT group (p<0.05). The serum sodium (Na) and chlorine (Cl) levels were significantly lower in the COVID-19+DM group when compared to the COVID-19 group and COVID-19+HT group (p<0.05). The serum creatinine and phosphorus (P) levels were significantly higher in the COVID-19+DM group when compared to the COVID-19 group (p<0.05).
The serum hemoglobin (HGB) and hematocrit (HCT) levels were considerably higher in the COVID-19 group compared to the COVID-19+DM group (p<0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: When all the data we obtained in our study are evaluated; we determined that the comorbidity effect of DM is important in the clinical course of patients infected with the COVID-19 virus. We think that SARS-CoV-2 pneumonia patients with diabetes may be more severe than those without diabetes in terms of organ damage, and inflammatory variables, and are more likely to evolve to a worse prognosis, regardless of whether the additional comorbidities were present or not.

6.
Yatan hasta yakınlarının su/sıvı tüketimi ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Evaluation of water/fluid intake of inpatient’s relatives and affecting factors
İrem DİLAVER, Büşra PARLAK SOMUNCU, Kübra ŞAHİN, Medine Gözde ÜSTÜNDAĞ, Murat TOPBAŞ, Gamze ÇAN, Nazım Ercüment BEYHUN, Sevil TURHAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.53765  Sayfalar 375 - 384
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı hastanede yatan hasta yakınlarının su / sıvı alımını ve etkileyen faktörleri değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma tanımlayıcı tiptedir. Haziran-Temmuz 2019 tarihleri arasında yatan hasta yakını olarak bulunan 608 kişi dahil edilmiştir. Veriler anket formu aracılığıyla, yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. İçecek ve sudan günlük sıvı alımının yeterliliğinin değerlendirilmesinde, NAM'ın kadınlarda 2,2 L / gün, erkeklerde 3,0 L / gün sıvı alımı önerisi esas alınmıştır. Cinsiyet gruplarına göre bu miktarlara eşit ve üzeri değerler yeterli olarak değerlendirilirken, bu miktarların altındaki değerler yetersiz sıvı alımı olarak değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde SPSS 23.0 istatistik paket programı kullanılmıştır.
BULGULAR: Bu çalışmada hastanede tam gün kalan hasta yakınlarının su tüketim miktarı 1361,0±796,9 (0-5000) ml/gün, sıvı tüketim miktarı 1826,8±998,2 (0-6600) ml/gündür. Ulusal Tıp Akademisine (NAM) göre değerlendirildiğinde, 482 (% 79,3) hasta yakınının sıvı alım miktarı yetersiz, 126 (% 20,7) hasta yakınının yeterli olduğu saptanmıştır. Erkeklerde, gelir getirici işte çalışanlarda günlük su ve sıvı tüketim miktarı, 3 günden uzun süredir hastanede kalan katılımcılarda günlük sıvı tüketim miktarı yüksek saptanmıştır (p<0,05). Hastanedeki su tüketim miktarlarının diğer zamanlara göre değişimi sorgulandığında 66’sı (%10,9) su tüketim miktarının arttığını, 262’si (%43,1) değişmediğini, 280’i (%46,0) azaldığını belirtmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırmada hastanede tam gün kalan hasta yakınlarını su tüketim miktarı 1,4 L/gün, sıvı tüketim miktarı 1,8 L/gündür. Hasta yakınlarının günlük toplam sıvı tüketim miktarı katılımcıların %79’unda NAM’ın yetişkin erkek ve kadınlar için önerdiği miktardan düşük bulunmuştur. Kadınların, gelir getirici bir işte çalışmayanların, başka bir şehirde / yurtdışında yaşayanların ve hastanede su alım miktarının azaldığını belirtenlerin su ve sıvı alım miktarı daha düşük bulunmuştur.
INTRODUCTION: The aim of this study to evaluation of water/fluid intake of inpatient's relatives and affecting factors.
METHODS: In this descriptive study, 608 relatives of inpatient were included, between June-July 2019. The data were collected by using face-to-face interview method with a questionnaire form. In the evaluation of daily fluid intake sufficiency from beverages and water, NAM’s recommendation of 2.2 L/day fluid intake for females, 3.0 L/day for males was taken as a basis. The values by gender groups equal to these amounts or above were evaluated as sufficient while the values below these amounts were considered as insufficient fluid intake. In data analysis, SPSS 23.0 statistical package program was used.
RESULTS: In this study, the amount of water intake of patient relatives staying full time in the hospital was found as 1361.0±796.9 (0-5000) ml/day and the fluid intake was 1826.8±998.2 (0-6600) ml/day. According to based on the recommendations of National Academy of Medicine (NAM), it was determined that 482 (79.3%) of the patient relatives consume insufficient amount of fluid and 126 (20.7%) patient relatives were sufficient. It was found that daily water and fluid intake amounts of males, having jobs and daily fluid intake of participants staying in hospital for more than 3 days were high (p<0.05). According to the statements of patient relatives related to change in their water consumption amount compared to other times, it was seen that the water consumption of 66 (10.9%) relatives increased, 262 (43.1%) relatives did not changed and 280 (46.0%) relatives decreased.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the study, it was found that daily water intake amount of patient relatives staying full time in the hospital was 1.4 L/day and the amount of fluid intake was 1.8 L/day. Daily fluid intake amount of 79% of patient relatives was lower than the amount recommended by NAM for adult male and female groups. The amount of water and fluid intake of women, those not working in an income generating work, those living in another city/abroad and those who stated that their water intake amount decreased in the hospital was found lower.

7.
Postnatal tiamin eksikliğinin yetişkinlik döneminde merkezi işitsel işlemlemeye etkisi
Effect of postnatal thiamine deficiency on central auditory processing during adulthood
Deniz KANTAR, Betül DANIŞMAN, Nevreste Didem SONBAY YILMAZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.68466  Sayfalar 385 - 396
GİRİŞ ve AMAÇ: Gelişim döneminde tiamin eksikliği (TD) gelişmiş ülkelerde çok nadir görülen bir durumdur, ancak bazı topluluklarda kötüleşen sosyoekonomik durum nedeniyle dünya çapında daha yaygın hale gelmiştir. Tiaminin beyinde özellikle gelişim döneminde birçok metabolik ve yapısal işlevi vardır. Doğum sonrası TD, beyinde uzun süreli etkilere neden olabilir. Kronik TD işitme kaybına neden olur, ancak doğum sonrası TD' nin yetişkinlikte merkezi işitsel işlemlere etkileri yeterince araştırılmamıştır. İşitsel uyarılmış potansiyellerin şiddet bağımlılığı (İUPŞB) merkezi serotonin aktivitesinin iyi bilinen bir belirtecidir. Çift-klik (ÇK) yanıtları ise glutamaterjik/GABAerjik ileti ile ilişkidir. İşitsel süreçlerin nöronal eşdeğerini yansıtan bu yanıtların ve altta yatan osilasyonların incelenmesi TD’ye bağlı işitsel değişimler hakkında önemli bilgiler sağlayacaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada sıçanlar aşağıdaki gibi iki gruba ayrıldı; Anneleri normal diyet ile beslenen grup (C), anneleri doğum sonrası tiamin yetersiz diyetle beslenen grup (TD). Yetişkinlik döneminde üç aylık sıçanlardan İUP ve ÇK yanıtları kaydedildi ve İUP'lerin ses şiddeti bağımlılığı, bileşenleri ve spektral değişiklikler analiz edilerek ağ değişiklikleri incelendi.
BULGULAR: En şiddetli iki uyaran için N1/P2 yanıtlarının TD grubunda C grubuna karşı önemli ölçüde arttığı bulundu. Buna paralel olarak TD grubunda daha yüksek İUPŞB değeri elde edildi. TD grubunda gama yanıtlarında anlamlı düzeyde zayıflama ve C grubuna göre artan teta/alfa yanıtları gözlendi. ÇK yanıtları için, TD grubunda ikinci uyarana daha yüksek N1 yanıtı ve daha düşük baskılama oranı tespit edildi. TD grubunda ikinci uyaranlara karşı teta yanıtlarının da eşzamanlı olarak arttığı gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Postnatal TD’nin işitsel ağ dinamiklerinde gözlenen uzun vadeli etkileri olan dejeneratif değişikliklere neden olduğu saptanmıştı. Bu etkilerin serotonerjik ve glutamaterjik/GABAerjik ileti değişimiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Thiamine deficiency (TD) during the developmental period is a very rare condition in the developed countries but it is becoming more frequent in the worldwide because of worsened socioeconomic status at some communities. Thiamine has many metabolic and structural functions in the brain especially in the developmental period. Postnatal TD may cause long-lasting affects in the brain. Chronic TD causes hearning deficit but the effects of postnatal TD to the central auditory processing during adulthood have not been investigated sufficiently. The loadness loudness dependence of auditory evoked potentials (LDAEP) provides a well established marker of the central serotonin activity. Beside, paired-click responses (PRs) are associated with glutamatergic/GABAergic transmission. İnvestigating these responses and underlying oscillations that reflect the neuronal correlate of auditory processing provides important information about auditory changes due to TD condition.
METHODS: Rats were divided in to two group as follows; Control whose dams fed with normal diet (C), thiamine deficient whose dams fed with thiamine_deficient diet during postnatal period (TD). At adulthood, we recorded AEPs and PRs and analyzed LDAEP, components and spectral changes to unrevael the network alterations.
RESULTS: The N1/P2 responses for two loadest stimulus were significantly increased in the TD group versus the C group. In parallel, higher LDAEP value was obtained in the TD group. As gamma level was significantly attenuated in the TD group, elevated theta/alpha response was observed in the TD group compared with the C group. For PRs, higher N1 response to second stimuli and lower supppression rate detected in the TD group. Concominant increament of theta responses to second stimuli was observed in the TD group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Postnatal TD causes degenerative changes with long-term implications observed in auditory network dynamics which could be partly explained by altered serotonergic and glutamatergic/GABAergic transmission.

8.
Hastanemize başvuran hastalarda HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV ve Anti-HIV seroprevalansı: 5 yıllık retrospektif veri
HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV and Anti-HIV seroprevalence among patients admitted to our hospital; five-year retrospective data
Havva AVCIKÜÇÜK, Dilek DÜLGER, Feray AYDIN, Ümmü Sena SARI
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.67355  Sayfalar 397 - 408
GİRİŞ ve AMAÇ: Viral hepatitler ve insan immün yetmezlik virüsü (HIV) enfeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli sağlık sorunlarındandır. Çalışmamızda hastanemize başvuran hastalarda HBsAg, anti-HBs, anti-HCV ve anti-HIV seropozitifliğinin yıllara, cinsiyetlere ve yaş gruplarına göre dağılımını araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak 2015 ve 31 Aralık 2019 yılları arsında hastanemize başvuran hastaların, HBsAg, anti-HBs, anti-HCV ve anti-HIV test sonuçları retrospektif olarak incelenmiştir. Toplam 266891 serum örneğinin 77562'sinde HBsAg, 45045'inde anti-HBs, 73223'ünde anti-HCV ve 71061'inde anti-HIV testleri, kemilüminesans mikropartikül immunoassay (Architect i2000, Abbott, USA) ve elektrokemilüminesans immünoassay (Cobas e601, Roche Diagnostic GmbH, Germany) yöntemleri ile çalışılmıştır. Veriler hastanemizin veri tabanından elde edilmiş olup istatistiksel analizinde IBM SPSS 24.0 programı kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin analizinde Ki-Kare (χ2) testi ve Fischer’s Exact testi kullanılmıştır. İstatistiksel olarak p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda HBsAg %2.3 (1808/77562), anti-HBs %46.6 (20975/45045), anti-HCV %0.6 (456/73223) ve anti-HIV %0.05 (35/71061) oranında pozitif saptanmıştır. HBsAg pozitif saptanan 1808 hastanın %55'inin erkek, %45'inin kadın olduğu görülmüştür. Her iki cinsiyette de en fazla pozitifliğin 31-50 yaş aralığında (%38.1), en düşük ise ≤ 18 yaş grubunda olduğu (%0.6) saptanmıştır. Anti-HCV pozitif saptanan 456 hastanın %63.6'sının kadın, %36.4'ünün erkek olduğu görülmüştür. Anti-HCV testinde en fazla pozitifliğin ≥65 yaş grubunda (%32) olduğu görülürken, en düşük pozitiflik oranı ise yine ≤ 18 (%2) yaş grubundadır. Anti-HIV pozitif bulunan hastalar incelendiğinde ise pozitif bulunan tüm hastaların erkek olduğu ve en fazla pozitiflik oranının 19-30 yaş aralığında olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda tespit etiğimiz HBsAg, anti-HBs, anti-HCV ve anti-HIV seropozitiflik oranlarının ülke verileri ile uyumlu olduğu görülmüştür. HBsAg (p<0,001), anti-HCV (p<0,05) ve anti-HIV (p<0,001) seropozitiflik oranlarında yıllara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: Viral hepatitis and human immunodeficiency virus (HIV) infections are important health problems in our country as well as all over the world. We aimed to investigate the distribution of seropositivity of HBsAg, anti-HBs, anti-HCV and anti-HIV according to years, genders and age groups in patients who applied to our hospital.
METHODS: Results of HBsAg, anti-HBs, anti-HCV and anti-HIV tests performed during 2015-2019 in our hospital were reviewed retrospectively. 77562 serum samples were studied for HBsAg, 45045 for anti-HBs, 73223 for anti-HCV and 71061 for anti- HIV of a total of 266891 samples. The tests were analysed using chemiluminescent microparticle immunoassay (Architect i 1000, Abbott, USA) and electro-chemiluminescence immunoassay (Cobas 6000,Roche Diagnostic GmbH, Germany) methods. Data were collected from the database of our hospital. Data were analyzed using the SPSS software ver. 24.0. Chi-Square (χ2) analysis and Fisher's Exact test were used for comparison of categorical variables. The p< 0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: HBsAg, antiHBs, anti-HCV and anti-HIV positivity were 2.3 % (1808/77562), 46.6% (20975/45045), 0.6% (456/73223) and 0.05% (35/71061) respectively. Of the 1808 patients were positive for HBsAg, 55% were males, 45% were females. Of the 456 anti-HCV positive patients, 63.6% were females and 36.4% were males. When assessed by age groups, HBsAg positivity was found to be the highest in the age group 31-50 (38.1%) and lowest in the age group ≤ 18 (0.6%). Anti-HCV positivity was found to be the highest in the age group ≥65 (32%) and lowest in the age group ≤ 18 (2%). All patients who were found to be anti-HIV positive were male and the highest positivity rate was between the ages of 19-30.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our HBsAg, anti-HBS, anti-HCV and anti-HIV results were found to be similar with the country statistical data. There was significant difference in the seropositivity of HBsAg (p<0,001), anti-HCV (p<0,05) and anti-HIV (p<0,001) during the measurement period.

9.
Ebeveynlerin HPV aşılaması hakkındaki bilgileri ve tutumları: Tanımlayıcı çalışma
Parent’s attitude and knowledge on HPV vaccination: A descriptive study
Serkan TURSUN, Hüsniye YÜCEL, Esma ALTINEL AÇOĞLU
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.75725  Sayfalar 409 - 418
GİRİŞ ve AMAÇ: Human papilloma virüsü (HPV) enfeksiyonu, cinsel yolla bulaşan en yaygın hastalıktır ve aşı ile önlenebilir. HPV enfeksiyonu için aşılama oranlarını etkileyen en önemli faktörlerin, ebeveynlerin konuyla ilgili bilgi düzeyleri ve düşünceleri ile toplam gelir düzeyleri olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, ulusal aşılama programlarında olanlar da dahil olmak üzere, ebeveynlerin aşılamaya karşı tereddütleri, Türkiye'de ve dünyada son zamanlarda giderek artmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma ebeveynlerin HPV aşısı hakkındaki bilgi ve görüşlerini ve aşılama kararlarını etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel tanımlayıcı çalışma, Türkiye'de 2020 yılında iki araştırma hastanesinde 9-18 yaş arası kız ve erkek çocukları olan 552 ebeveyn ile gerçekleştirilmiştir. Ebeveynlerin HPV aşısı ile ilgili bilgi düzeyleri ve tutumları ile reddetme nedenleri hakkında oluşturulan anket yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya katılan 552 ebeveynden 438'i anne ve 114'ü babadır. Ebeveynlerin yarısından fazlası (%69) HPV aşıları ile ilgili daha önce herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarını belirtmiştir. Kısa bir bilgilendirmenin ardından, ebeveynlere ayrı ayrı kızlarına ve oğullarına HPV aşısı yaptırma konusundaki düşünceleri sorulmuştur. Kız çocuğu olan ebeveynlerin çoğunluğu (%76,7; 532) ve erkek çocuğu olan 508 ebeveynin %74,6'sı aşılama için pozitif tutum sergilemiştir. Aşıların maliyeti ve gerekli doz miktarı konusunda bilgilendirildikten sonra, ebeveynlerin %11,2'si (n=62) aşı devlet tarafından ücretsiz sağlansa bile çocuklarına aşı yaptırmayacağını belirtmiştir. Böyle bir yaklaşımın ana nedeni olarak ebeveynlerin aşılar hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları gösterilebilir [%59,6 (n=37)].
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmaya katılan ebeveynlerin çoğunun HPV aşıları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca, ücretli aşılamanın, ebeveynlerin aşı kabul oranlarını önemli ölçüde etkilediği sonucuna varılmıştır. Sağlık çalışanlarının, aileleri aşılama konusunda bilinçlendirme ve ebeveynler arasında aşı kabul oranlarını artırma konusunda büyük sorumlulukları olduğu aşikardır.
INTRODUCTION: Human papillomavirus (HPV) infection is the most common sexually transmitted disease and can be prevented by vaccination. The most important factors affecting the vaccination rates may be parents’ knowledge levels and opinions on the issue and their total income levels. Moreover, parental hesitancy against vaccination, including even those in the national vaccination programs, has recently gradually increased in Turkey and worldwide. Ultimately, in this study, it was aimed to determine parents’ knowledge and opinions on the HPV vaccination and the factors affecting their vaccination decisions.
METHODS: This cross-sectional descriptive study was conducted with 552 parents of 9-18-year-old daughters and sons at two research hospitals in 2020 in Turkey. Face-to-face interviews were carried out to collect data on the parental knowledge levels and attitudes regarding HPV vaccination, as well as reasons for refusal.
RESULTS: Of the 552 parents, 438 were mothers and 114 were fathers. More than half of the parents (69%) stated that they had not heard of HPV vaccines. After a short briefing, the parents were separately asked about their thoughts on having their daughters and sons vaccinated with HPV. The majority of the parents with daughters (76.7%; among 532) and 74.6% of 508 parents with sons were positive for vaccination. After informed of the cost of vaccines and the required number of doses, 11.2% of the parents (n=62) stated that they would not have their children vaccinated even if the vaccine was provided by the state for free. The main reason for such an approach may be since they did not have enough information about vaccines [59.6% (n = 37)].
DISCUSSION AND CONCLUSION: Most of the parents did not have enough information about HPV vaccines. The parental vaccine acceptance rates were significantly affected by the paid vaccination. Healthcare professionals have a great responsibility for enlightening families on raising vaccination awareness and increasing vaccine acceptance rates among parents.

10.
Kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu etkeni koagülaz negatif stafilokok kökenlerinin antibiyotik direnç profili ve virülans genleri
Antibiotic resistance profile and virulence genes of coagulase negative staphylococcus isolates causing catheter-associated bloodstream infection
Nur Gamze BOSTAN, Bayrı ERAÇ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.65391  Sayfalar 419 - 432
GİRİŞ ve AMAÇ: Koagülaz Negatif Stafilokok (KNS) türleri deri ve mukozal yüzeylerde mikrobiyota üyeleri arasında yer almasına karşın, özellikle kateter gibi tıbbi araçlarla ilişkili enfeksiyonlara neden olmaktadır. Antibiyotik direncinin önemli bir toplumsal sağlık sorunu olduğu günümüzde, KNS türlerinin etken olduğu kan dolaşımı enfeksiyonlarının tedavisinde akılcı antibiyotik kullanımı büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu etkeni KNS kökenlerinde, antibiyotik direnç profilinin ve virülansla ilişkili başlıca genlerin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda, 2016-2017 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi’nde yatan hastalardan izole edilen 43 KNS suşunun, ampisilin, klindamisin, mupirosin, linezolid, tigesiklin, tetrasiklin, sefotaksim, gentamisin, vankomisin, siprofloksasin, eritromisin ve fusidik asit antibiyotiklerine karşı duyarlılıkları, klonal yakınlıkları ve bazı virülans faktörlerinin varlığı araştırılmıştır. Bu suşlarda sefoksitin (metisilin) duyarlılığı disk difüzyon, diğer antibiyotiklerinin duyarlılıkları ise mikrodilüsyon yöntemi ile belirlenmiştir. Aminoglikozid direnci için aacA-aphD ve aphA3, metisilin direnci için mecA ve mecC, tetrasiklin direnci için tetK ve tetM, makrolid-linkozamid-streprogramin (MLS) tip B direnci için ermA, ermB, ermC ve msrA genleri ile virülans genleri olan icaA, IS256, nucA ve sasX polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile araştırılmıştır. Tür düzeyinde klonal yakınlıklar, Enterobacterial Repetitive Intergenic Consensus (ERIC)-PZR ile incelenmiştir.
BULGULAR: İncelenen tüm KNS türleri dikkate alındığında, en yüksek direncin %93 ile ampisiline, en düşük direncin ise %2 ile linezolide karşı olduğu saptandı. Hiç bir KNS türünde tigesiklin ve vankomisine direnç gözlenmedi. Çalışılan tüm KNS türlerinin, kendi içlerinde genellikle farklı klonlara dahil oldukları saptandı. İncelenen suşlarda mecA, aacA-aphD, aphA3 ermB, ermC, mrsA antibiyotik direnç genlerinin ve bunlara ek olarak icaA, IS256 ve sasX virülans genlerinin varlığı tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları, incelenen bakteriyemi etkeni KNS’lerin, yaygın olarak kullanılan antibiyotiklere karşı direnç kazanmış olduklarını ve çeşitli virülans genlerini barındıran bu suşların dikkatle izlenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: Although Coagulase Negative Staphylococci (CoNS) species are among the microbiota members of the skin and mucosal surfaces, they cause infections especially related to medical devices such as catheters. Nowadays, antibiotic resistance is an important public health problem and rational use of antibiotics is of great importance in the treatment of bloodstream infections caused by CoNS species. The aim of this study was to investigate the antibiotic resistance profile and some virulence genes of CoNS isolates that cause catheter related bacteremia.
METHODS: In our study, 43 CoNS strains isolated from patients hospitalized in Manisa Celal Bayar University Hospital between 2016-2017, were evaluated for their susceptibility to ampicillin, clindamycin, mupirocin, linezolid, tigecycline, tetracycline, cefotaxime, gentamicin, vancomycin, ciprofloxacin, erythromycin and fusidic acid. The presence of clonal relationships and some virulence factors were also investigated. Susceptibility of cefoxitin (methicillin) was determined by disk diffusion and susceptibilities of other antibiotics were determined by microdilution method. AacA-aphD and aphA3 for aminoglycoside resistance, mecA and mecC for methicillin resistance, tetK and tetM for tetracycline resistance, ermA, ermB, ermC, msrA for macrolide-lincosamide-streptogramin (MLS) type B resistance, icaA, IS256, nucA and sasX virulence genes were investigated by polymerase chain reaction (PCR). Clonal relationships at species level were examined by Enterobacterial Repetitive Intergenic Consensus (ERIC)-PCR.
RESULTS: Considering all species of CoNS examined, the highest and the lowest resistance rates were observed for ampicilin (93 %) and linezolid (2 %), respectively. There wasn’t any resistant CoNS isolate to tigecycline and vancomycin. We found that all the examined CoNS species were generally clustered in different clones. We detected mecA, aacA-aphD, aphA3, ermB, ermC and msrA antibiotic resistance genes as well as icaA, IS256 and sasX virulence genes in the studied strains.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of our study revealed that the examined CoNS isolates causing bacteremia had acquired resistance to commonly used antibiotics and that these strains harboring various virulence genes. Therefore, those isolates and their infections should be carefully monitored.

11.
Karbapenem dirençli Pseudomonas aeruginosa suşlarına karşı sefiderokol, imipenem/relebaktam ve diğer antibiyotiklerin in vitro etkinliklerinin karşılaştırılması
Comparison of in vitro activities of cefiderocol, imipenem/relebactam and other antibiotics against carbapenem-resistant Pseudomonas aeruginosa isolates
Hasan Cenk MİRZA, Gizem İNCE CEVİZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.79095  Sayfalar 433 - 442
GİRİŞ ve AMAÇ: Karbapenemler ciddi Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonlarının tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Bununla birlikte, karbapenemlere dirençli P. aeruginosa izolatları son yıllarda artış göstermiş ve bir halk sağlığı tehdidi haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı çeşitli klinik örneklerden izole edilen karbapenem dirençli P. aeruginosa suşlarına karşı sefiderokol, imipenem/relebaktam ve diğer antibiyotiklerin in vitro etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 92 adet karbapenem dirençli P. aeruginosa izolatı (CLSI ve EUCAST kriterlerine göre tamamı imipenem dirençli; CLSI kriterlerine göre tamamı meropenem dirençli; EUCAST kriterlerine göre 84'ü meropenem dirençli, 8'i 'I - duyarlı, yüksek dozda') dahil edilmiştir. İzolatların sefiderokol, imipenem/relebaktam, imipenem, aztreonam, siprofloksasin, levofloksasin ve gentamisine karşı duyarlılıklarının saptanması amacıyla disk difüzyon testi kullanılmıştır. İzolatların meropenem, piperasilin/tazobaktam ve seftazidime karşı duyarlılıklarının saptanması amacıyla gradiyent difüzyon testi kullanılmış, CLSI ve EUCAST kriterlerine göre değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Test edilen antibiyotikler arasında, izolatlara karşı in vitro etkinliği en yüksek antibiyotik sefiderokol olarak bulunmuştur. CLSI kriterlerine göre izolatların tamamı sefiderokole duyarlı olarak saptanırken; EUCAST kriterlerine göre izolatların %97,8'i sefiderokole duyarlı olarak saptanmıştır. Sefiderokolden sonra etkinliği en yüksek antibiyotik gentamisin olup izolatların %87,0'si duyarlıdır. CLSI kriterlerine göre izolatların %66,3'ü, EUCAST kriterlerine göre ise %73,9'u imipenem/relebaktama duyarlı bulunmuştur. İzolatlara karşı in vitro etkinliği en düşük antibiyotik levofloksasindir. CLSI ve EUCAST kriterlerine göre izolatların sırasıyla %70,7'si ve %82,6'sı levofloksasine dirençlidir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sefiderokol karbapenem dirençli P. aeruginosa enfeksiyonlarının tedavisi için bir seçenek olabilir.
INTRODUCTION: Carbapenems are commonly used in treatment of severe infections caused by P. aeruginosa. However, carbapenem-resistant P. aeruginosa isolates have increased in recent years and have become a public health threat. The objective of this study was to compare in vitro activities of cefiderocol, imipenem/relebactam and other antibiotics against clinical isolates of carbapenem-resistant P. aeruginosa.
METHODS: A total of 92 carbapenem-resistant P. aeruginosa isolates (all isolates were resistant to imipenem according to both CLSI and EUCAST; all isolates were resistant to meropenem according to CLSI; 84 isolates were resistant and 8 isolates were 'I - Susceptible, increased exposure' to meropenem according to EUCAST) were included in the study. Susceptibility of isolates to cefiderocol, imipenem/relebactam, imipenem, aztreonam, ciprofloxacin, levofloxacin and gentamicin were determined by disk diffusion method. Susceptibility of isolates to meropenem, piperacillin/tazobactam and ceftazidime were determined by gradient diffusion method. Results were interpreted according to CLSI and EUCAST criteria.
RESULTS: The most active antibiotic tested against isolates were cefiderocol. All isolates were susceptible to cefiderocol using CLSI criteria, whereas 97.8% of isolates were susceptible to cefiderocol using EUCAST criteria. Gentamicin was the most active antibiotic after cefiderocol. Eighty-seven percent of isolates were susceptible to gentamicin. The imipenem/relebactam susceptibility rate among isolates were 66.3% and 73.9% according to CLSI and EUCAST criteria, respectively. Levofloxacin showed the lowest in vitro activity against isolates. The levofloxacin resistance rate among isolates were 70.7% and 82.6% according to CLSI and EUCAST criteria, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cefiderocol may be an option for treatment of infections caused by carbapenem-resistant P. aeruginosa.

12.
Hemodiyaliz hastalarında kan kültürü sonuçlarının değerlendirilmesi
Evaluation of blood culture results in hemodialysis patients
Selim GÖRGÜN, Mustafa USANMAZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.93798  Sayfalar 443 - 450
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemodiyaliz kronik böbrek yetmezliği (KBY) gelişen hastalarda hayat kurtarıcı invaziv bir işlemdir. Ancak, bu işlemde kateter uygulamasına bağlı olarak sıklıkla hasta ölümlerine neden olan enfeksiyonlar gelişebilmektedir. Bu enfeksiyonlar hastaların kan ve/veya kateter kültürlerinin izlenmesi ile tespit edilir. Bu çalışmada, epidemiyolojik verilere katkı sunmak amacıyla hemodiyaliz uygulanan KBY hastalarının kan kültürü sonuçlarının bir analizi yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2017-2020 yılları arasında SBÜ Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesi’nde kateter enfeksiyonu olduğu düşünülen hastaların kültür sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Laboratuvara gönderilen kan kültürleri bir hafta süre boyunca hemokültür cihazında (Render, China) inkübe edildi ve üreme varlığı takip edildi. Cihazda üreme görülen örneklere otomatik bakteri identifikasyon cihazı VITEK® 2 (BioMérieux, France) ile tanımlama ve antibiyogram işlemi yapıldı.
BULGULAR: Kateter ilişkili bakteriyemi ve kateter enfeksiyonu düşünülerek kan kültürü istenen 56 hastanın 34 (%60,7)’ü erkek ve 22 (%39,3)’si kadındı. Hastaların yaş ortalaması 62,38±14,8 idi. Hastaların 35(%62,5)’inden çeşitli patojenler izole edilmiştir. Olguların 5 (%8,9)’inde iki farklı bakteri birlikte üremiştir. Koagülaz negatif stafilokoklar tek başına ve başka bir organizmayla birlikte toplamda 24 suşla (%42,9) en sık üreyen organizmalar olmuş bunu toplamda 6 suşla (%10,7) S. aureus izlemiştir. Pseudomonas aeruginosa (%5,4), Enterococcus faecalis (%3,6), E.coli, Enterobacter cloacae complex (%3,6) ve Klebsiella pneumoniae (%1,8) kan kültürlerinden izole edilen diğer organizmalar olmuştur. Koagülaz negatif stafilokokların 17 (%70,8)’si penisiline ve 18 (75,0)’i metisiline dirençli bulunmuştur. S. aureus suşlarının ise 3 (%50,0)’ü penisiline 3 (%50,0)’ü de metisiline dirençli bulunmuştur. Kan kültürlerinde KNS ve S. aureus üremesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemizde hemodiyaliz hastalarının kan kültürlerinden yüksek oranlarda bakteri izole edilmiştir. Bu sonuç hemodiyaliz işleminde aseptik koşullara dikkat çekilmesini gerekli kılmaktadır. Hemodiyaliz hastalarında enfeksiyonların önlenmesi ve gerekli tedbirlerin alınmasında kan ve kateter kültürlerinin takibi, etkenlerin tespit edilmesi ve antibiyogram sonuçlarının değerlendirilmesi anahtar rol oynayacaktır.
INTRODUCTION: Hemodialysis is a life-saving invasive procedure in patients with chronic renal failure (CRF). However, in this procedure, infections, which often cause patient deaths, may develop due to catheter application. These infections are detected by monitoring the blood and/or catheter cultures of the patients. In the study, an analysis of the blood culture results of patients with CRF undergoing hemodialysis was performed in order to contribute to the epidemiological data.
METHODS: In this study, the culture results of patients who were thought to have catheter infection in the Hemodialysis Unit of SBU Samsun Training and Research Hospital between 2017 and 2020 were evaluated retrospectively. Blood cultures sent to the laboratory were incubated in the hemoculture device (Render, China) for one week and the presence of growth was monitored. Identification and antibiogram procedures were performed with the automatic bacteria identification device VITEK® 2 (BioMérieux, France).
RESULTS: Of the 56 patients whose blood culture was requested considering catheter-related bacteremia and catheter infection, 34 (60.7%) were male and 22 (39.3%) were female. The mean age of the patients was 62.38±14.8. Various pathogens were isolated from 35 (62.5%) of the patients. Two different bacteria grew together in 5 (8.9%) of the cases. Coagulase negative staphylococci alone or together with another organism were the most frequently reproduced organisms with a total of 24 strains (42.9%), followed by S. aureus with a total of 6 strains (10.7%). Other organisms isolated from blood cultures were Pseudomonas aeruginosa (5.4%), Enterococcus faecalis (3.6%), E.coli, Enterobacter cloacae complex (3.6%), and Klebsiella pneumoniae (1.8%). Of the coagulase-negative staphylococci, 17 (70.8%) were resistant to penicillin and 18 (75.0) to methicillin. Of the S. aureus strains, 3 (50.0%) were found to be resistant to penicillin and 3 (50.0%) to methicillin. A statistically significant difference was found between CNS and S. aureus growth in blood cultures (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: High rates of bacteria were isolated from blood cultures of hemodialysis patients in our hospital. This result makes it necessary to draw attention to aseptic conditions in the hemodialysis process. Monitoring of blood and catheter cultures, detection of causative agents and evaluation of antibiogram results will play a key role in preventing infections and taking necessary precautions in hemodialysis patients.

13.
Kan kültüründen izole edilen gram negatif bakterilerin dağılımı ve antibiyotik direnç oranları
Distribution of gram negative bacteria isolated from blood culture and antibiotic resistance rates
Nihan ÇEKEN, Hülya DURAN, Tuğba KULA ATİK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.57983  Sayfalar 451 - 460
GİRİŞ ve AMAÇ: Bakteriyemi, hastaneye yatışa neden olabilen ve mortaliteyi arttıran ciddi bir durumdur. Etken olarak gram negatif bakteriler sık izole edilmektedir. Bu çalışmanın amacı,hastanemizde kan kültürlerinden izole edilen gram negatif bakterilerin dağılımını ve antibiyotik direnç oranlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2016-2019 yılları arasında mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilen kan kültürü örneklerinden izole edilen gram negatif bakteriler retrospektif olarak incelenmiştir. Kan kültürleri BacT/ALERT 3D (bioMérieux, Fransa) ve Render-BC128 (Çin) otomatize kan kültür sisteminde takip edilmiştir. Bakteri tanımlanması ve antibiyotik duyarlılık testleri konvansiyonel yöntemler veBD Phoenix 100 (BD Phoenix System, Beckton Dickinson, ABD) otomatize sistemiyle yapılmıştır.
BULGULAR: 2016-2019 yılları arasında yatan hastalardan alınan 10315 kan kültürü değerlendirilmiştir. Kan kültürlerinin 3177’sinde (%30.8) üreme saptanmıştır. 873 kan kültüründe (%27.5) gram negatif bakteri izole edilmiş ve çalışmaya dahil edilmiştir. Gram negatif bakteriler arasında Escherichia coli (%38.7) ve Klebsiella pneumoniae (%12.3) türleri en sık izole edilen patojenlerdir. E.coli izolatlarında en yüksek direnç ampisiline (%76.6), K.pneumoniae ve diğer Enterobacterales türlerinde amoksisilin-klavulanata (%65.9 ve %43.9), Acinetobacter baumannii’de karbapenemlere (%95.4), Pseudomonas aeruginosa’da siprofloksasine (%26.1) karşı saptanmıştır. Enterobacterales türlerinin en duyarlı olduğu antibiyotikler karbapenemler ve amikasin, P.aeruginosa’nın amikasin ve gentamisin, A.baumannii’nin amikasin ve trimetoprim-sülfametaksazol olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda kan kültüründe gram negatif bakteri üreme sıklığı literatür verilerine benzer şekilde, %27.5 olarak saptanmıştır. Belirlenen bakteri dağılımının farklı çalışmalar ile uyumlu olduğu görülmüştür. Kan kültürü, bakteriyemi tanısında ve doğru tedavinin yönlendirilmesinde en önemli testtir. Bakteriyemide izole edilen mikroorganizmaların dağılımı ve antibiyotik direnç oranları merkezlere göre değişiklik gösterir. Bu nedenle, her hastanenin kendi verilerini belirli aralıklarla belirlemesi ve bu sonuçlar doğrultusunda tedavi seçeneklerini düzenlemesi gerektiği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Bacteremia is a serious condition that causes hospitalization and increases mortality. Gram negative bacteria are frequently isolated as causative agents. The aim of this study was to evaluate the distribution and antimicrobial resistance of the gram negative bacteria isolated from blood cultures in our hospital.
METHODS: Gram negative bacteria isolated from blood culture samples sent to the microbiology laboratory between 2016-2019 were retrospectively analyzed. The blood cultures were performed by BacT/ALERT 3D (bioMérieux, France) and Render-BC128 (China). Bacterial identification and antibiotic susceptibility tests were performed using conventional methods and BD Phoenix 100 (BD Phoenix System, Beckton Dickinson, ABD) automated systems.
RESULTS: A total of 10315 blood cultures obtained from hospitalized patients between 2016 and 2019 were evaluated. Microbial growth was detected in 3177 (30.8%) of the blood cultures. Gram negative bacteria were isolated in 873 (27.5%) blood cultures and were included in the study. Among gram negative bacteria, Escherichia coli (38.7%) and Klebsiella pneumoniae (12.3%) species are the most common pathogens. In our study, E.coli strains showed the highest resistance to ampicillin (76.6%), K.pneumoniae and other Enterobacterales species to amoxicillin-clavulonate (65.9% and 43.9%), Acinetobacter baumannii to carbapenems (95.4%), Pseudomonas aeruginosa to ciprofloxacin (26.1%). The most susceptible antibiotics were carbapenems and amikasin for Enterobacterales, amikasin and gentamycin for P.aeruginosa, amikasin and trimethoprim-sulfamethaxazole for A.baumannii.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the frequency of gram-negative bacteria growth in blood culture was found to be 27.5%, similar to literature data. It was observed that the determined bacterial distribution was compatible with different studies. Blood culture is the most important test in the diagnosis of bacteremia and in directing the right treatment. Thedistribution of microorganisms isolated in bacteremia and their antibiotic resistance rates changes by center. For this reason, it was think that each hospital should determine its own data at regular intervals and guide antibiotic selection according to these results.

14.
KIR2DL4 gen polimorfizmlerinin obezite ile ilişkisi
Association of KIR2DL4 gene polymorphisms with obesity
Hüda AHMED, Deniz MIHÇIOĞLU, Filiz ÖZBAŞ GERÇEKER, Başar AKSOY
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.95776  Sayfalar 461 - 468
GİRİŞ ve AMAÇ: Obezite dünyanın pek çok yerinde görülmekte ve halk sağlığının temel sorunlarından biri haline gelmiştir. Obezite, genetik, davranışsal, çevresel, fizyolojik, sosyal ve kültürel değişkenlerin sebep olduğu ve enerji dengesizliği ve gereksiz yağ birikimi sonucu oluşur. Ülkemizde de diğer ülkelerde olduğu gibi obezite görülme sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Obezitenin, kanser, kalp-damar hastalıkları, diyabet, hipertansiyon gibi birçok riskli hastalığın gelişmesine katkı sağladığı gösterilmiştir. Obeziteye eşlik eden bir diğer önemli hastalık grubu da immün sistem hastalıklarıdır. Obez bireylerdeki inflamasyon değişiklikleri ve immün hücre fonksiyonları, obezitenin patofizyolojik etkilerinin oluşmasında önemli bir role sahiptir. Obezite, multifaktöryel ve kompleks bir hastalıktır. Doğal öldürücü hücreler (NK) sitotoksik lenfositlerdir ve doğal bağışıklık sisteminin önemli bir parçasıdır. Doğal öldürücü hücre immunglobulin-benzeri reseptörler (KIR) hem NK hücrelerinde eksprese olan transmembran glikoproteinleridir hem de T hücrelerinin alt grubudur. KIR2DL4, hücresel konum, sinyalleşme, ligandların özgüllüğü ve protein işlevi açısından diğer KIR geni aile üyelerine göre atipikdir. Çalışmada, KIR2DL4 polimorfizmleri ile obezite arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, 50 obez (BKİ>30) ve 50 obez olmayan (BKİ< 30) birey katılmıştır. Kan örnekleri toplanarak, DNA izolasyonları yapılmış PCR reaksiyonu ile KIR2DL4 geninin ilgili bölgeleri çoğaltılıp uygun enzimle kesildikten sonra genotip sayımı yapılmıştır. Allel ve genotip frekansları direk sayım yöntemi ile hesaplanmış ve gruplardaki genotip dağılımları ki-kare analizi ile karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Obezite ve rs649216 ve rs660773 polimorfizmleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Fakat, KIR2DL4 rs660437– 9769 C > A polimorfizminin genotip sıklıklarının hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılması sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmiştir (p=0.004). CC genotip sıklığı obez grupta (% 44) kontrol grubuna (% 24) göre daha yüksek bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: rs660437 C allel frekansı obez grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur, bu nedenle hastalığın gelişimi için bir risk faktörü olabilir (p =0.004).
INTRODUCTION: Obesity is seen at many parts of the world and has become one of the main issues of public health. Obesity is the consequence of genetic, behavioral, environmental, physiological, social and cultural variables resulting in energy imbalance and encouraging unnecessary accumulation of fat. In our country, as in other countries, the incidence of obesity is increasing day by day. It has been shown that obesity contributes to the development of many risky diseases such as cancer, cardiovascular diseases, diabetes, hypertension. Another important disease group accompanying obesity is immune system diseases. Inflammation changes and immune cell functions in obese individuals play an important role in the pathophysiological effects of obesity. Obesity is a multifactorial and complex disease. Natural killer (NK) cell is cytotoxic lymphocytes, which is essential element of innate immune system. The human killer cell immunoglobulin‐like receptors (KIR) which is a class of transmembrane glycoproteins expressed on NK cell as well as a subgroup of T cell. KIR2DL4 is atypical KIR which varies by other family members in terms of cellular location, signaling, specificity of ligands, as well as protein function. The aim of the study was to investigate the relationship between KIR2DL4 polymorphisms and obesity.
METHODS: 50 obese (BMI> 30) and 50 non-obese (BMI <30) individuals participated in the study. After collecting blood samples, DNA isolations and PCR reaction, the relevant regions of the KIR2DL4 gene were amplified and digest with the suitable enzyme. Allele and genotype frequencies were calculated by direct counting and genotype distributions in the groups were compared by chi-square analysis.
RESULTS: No statistically significant association was found between obesity and rs649216, rs660773 polymorphisms (p>0.05). However, a significant difference was determined as a result of the comparison of genotype frequencies of KIR2DL4 rs660437– 9769 C > A polymorphism between obese and control group (p=0.004). CC genotype frequency was found to be higher in obese group (44%) than in control group (24%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: rs660437 C allel frequency was significantly higher in obese group, so it might be a risk factor for the development of the disease (p=0.004).

15.
Sığırlarda koyun ilişkili Ovine gammaherpesvirus-2’nin moleküler karakterizasyonu ve risk faktörlerinin belirlenmesi
Molecular characterization and determination of risk factors of sheep-associated Ovine gammaherpesvirus-2 in cattle
Mehmet Özkan TİMURKAN, Nergis ULAŞ, Hakan AYDIN, Şükrü DEĞİRMENÇAY
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.95777  Sayfalar 469 - 476
GİRİŞ ve AMAÇ: Malignant catarrhal fever (MCF), Herpesvirales takımında Herpesviridae ailesinde, Gammaherpesvirinae alt ailesinde ve Macavirus cinsi içerisinde bir grup virus tarafından sebep olunan sporadik seyirli ölümcül (mortal) bir hastalıktır. Macavirus genusunda yer alan Alcelaphine herpesvirus-1 (AlHV-1) ve ovine herpesvirus-2 (OvHV-2), MCF enfeksiyonu etiyolojisinde yer alan en önemli iki patojendir. Dünya genelinde koyunların asemptomatik taşıyıcısı olduğu OvHV-2, koyunlarla çok yakın temas sonucu evcil sığırlara bulaşarak lenfoproliferatif ve ölümcül bir enfeksiyon olan MCF oluşumu ile sonuçlanmaktadır. Koyun ve sığırların bir arada yetiştirilmesi veya pazar alanlarında bir arada satışa sunulması OvHV-2’nin saçılımında önemli bir anahtar rol oynamaktadır. Bu çalışmada, 2017 yılı Kurban Bayramında kurulan hayvan pazarından satın alınan bir boğada, 3 haftalık inkübasyon periodunun ardından gözlerde opaklaşma, mukopurulent göz ve burun akıntısı ile beraber sinir sistemi belirtileri ile ortaya çıkan enfeksiyonun araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda kan ve sürüntü örneklerinde virus varlığını tespiti amacıyla konvansiyonel polimeraz zincir reaksiyonu kullanıldı. PCR sonrası elde edilen amplikonlar sekans reaksiyonuna tabi tutuldu. Sekans sonrası elde edilen raw datalar Gen-Bank’ta bulunan suşlarla kıyaslandı. Filogenetik analizler ise MEGA 5.0 programıyla gerçekleştirildi.
BULGULAR: Kan ve sürüntü örneklerinde OvHV-2’nin tegument proteinini kodlayan gen bölgesine yönelik gerçekleştirilen PCR analizi sonrası 380-bp büyüklüğünde pozitif PCR amplikonu elde edildi. Sekans ve filogenetik analizi yapılan OvHV-2 suşunun; Hindistan, Mısır ve Irak suşları ile oldukça yakın genetik ilişkili olup, Almanya, Kanada, Brezilya, ve Afrika suşları ile kısmen uzak ilişkili olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma sonucunda müslüman ülkelerde Kurban Bayramlarında kurulan kontrolsüz hayvan pazarlarının OvHV-2 bulaşı açısından risk oluşturduğu ve satış alanlarında farklı hayvan türlerinin bir arada satışa sunulmaması gerekliliği sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: Malignant catarrhal fever (MCF), is a sporadic disease with high mortality caused by a group of viruses that is classified in Herpesviridae, in subfamily Gammaherpesvirinae and genus Macavirus. Alcelaphine herpesvirus-1 (AlHV-1) and ovine herpesvirus-2 (OvHV-2), are two pathogens in Macavirus genus that play an important role in the etiology of the disease. OvHV-2 of which the sheep is asymptomatic carrier worldwide, is transmissed to cattle with close contact and results in a lymphoproliferative and fatal disease of MCF. Husbandry of cattle and sheep together or selling of the species in animal markets in close contact have a key role in spreading of OvHV-2. In this study we aimed to investigate a bull that was purchased in a market in 2017 Festival of Sacrifice, after 3 weeks of incubation period, that had symptoms of opacity in the eyes, nasal and ocular mucopurulent discharge and accompanying nervous system symptoms.
METHODS: We used conventional polymerase chain reaction to investigate virus presence from blood and swab samples. Amplicons that were obtained from PCR were sequenced and raw data of sequences were compared to references previously recorded to GenBank. Phylogenetic analysis was performed with MEGA 5.0 software.
RESULTS: After PCR analysis of blood and swab samples, targeting tegument protein coding region of OvHV-2, an amplicon of 380 bp was obtained. Sequencing and phylogenetical analyses revealed that OvHV-2 strain in this study was closely related to India, Egypt and Iraqi strains and relatively distant to German, Canadian, Brazilian and African strains.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We conclude that, in Muslim Countries unregulated animal markets which are formed during Festival of Sacrifice have significant risk of spread for OvHV-2 and different species should not be sold together in these areas.

16.
Üriner kateter bakım demeti uyumunun kateter ilişkili idrar yolu enfeksiyonları üzerine etkisi
The effect of urinary catheter care bundle compliance on catheter-associated urinary tract infections
Tuğba YANIK YALÇIN, Çiğdem EROL, Fatma İrem YEŞİLER, Burcu GÖNÜLAL, Saliha AYDIN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.79990  Sayfalar 477 - 484
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE) tüm dünyada giderek önemi artan küresel bir sorundur. Tedavisi zor olan bu enfeksiyonların önlenmesi mümkündür. Bu nedenle tüm dünyada enfeksiyon kontrol önlemlerinin önemi artmıştır. Literatürde enfeksiyon kontrol önlemlerinin ayrı ayrı uygulanması yerine birkaç önlemin birarada (demet) uygulanmasının daha etkin olduğu yayımlanmıştır. Bu çalışmada üriner kateter bakım demetinin kateter ilişkili idrar yolu enfeksiyonları (Kİ-İYE) üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: XXX Üniversite Hastanesi’ndeki yoğun bakım ünitelerinde Haziran 2015-Aralık 2020 tarihleri arasında Kİ-İYE hızları ve bu hızlar üzerine üriner kateter bakım demeti uyum oranlarının etkisi değerlendirilmiştir. Kİ-İYE tanısı Ulusal Sağlık Hizmeti İlişkili Enfeksiyonlar Sürveyans Rehberi tanı kriterlerine göre konmuştur. Üriner kateter bakım demeti üç bileşenden oluşmaktadır: 1. Sonda takılma endikasyonunun devamı; 2. İdrar torbasının mesane seviyesinin altında olması; 3.Günde iki defa sabunlu sünger ile sonda temizliği.
BULGULAR: Haziran 2015-Aralık 2020 tarihleri arasında üriner kateter bakım demeti uyumu ve Kİ-İYE standardize enfeksiyon oranları (SIR) karşılaştırılmıştır. Demet uyumu 2015 yılında 0,80 (0,75-0,83) iken, 2016’da 0,88 (0,84-0,90), 2017’de 0,89 (0,87-0,91), 2018’de 0,90 (0,88-0,91), 2019’da 0,88 (0,85-0,89), 2020’ de ise 0,87 (0,84-0,88) olarak saptanmıştır. Kİ-İYE SIR değerleri ise 2015 yılında 4,06; 2016’da 2,91; 2017’de 2,3; 2018’de 1,52; 2019’da 1,74 ve 2020’de 2,81 olarak hesaplanmıştır. Üriner kateter bakım demetinin etkisi (2015-2018 yıllarında) analiz edildiğinde neredeyse %60’lık bir azalmaya denk gelmektedir. Tüm yıllarda en düşük uyumun olduğu bileşen “ günde iki defa sabunlu sünger ile sonda temizliği” olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Demet uyumu arttıkça Kİ-İYE hızımızın düştüğünü kaydettik. Ancak SIR değerlerimizin >1 olması enfeksiyon kontrol önlemlerimizin yetersiz kaldığını göstermektedir. Bu sonuçlar bize demet bileşenlerinin gözden geçirilmesi gerektiğini ve/veya demet uyumu gözleminde eksiklik olduğunu düşündürmektedir. Demetler, disiplinli ve güvenilir bakım sağlamak için teşvik edici olabilir, ancak genel iyileştirme stratejisinin yalnızca bir bileşenidir. Enfeksiyon kontrolündeki temel sistemler işlerken (izolasyon, sürveyans, el hijyeni gibi), demet uygulamaları bu sistemlere entegre edilmelidir.
INTRODUCTION: Healthcare-associated infections (HAI) are a global problem of increasing importance all over the world. HAI’s, which are difficult to treat are possible to prevent. Therefore, the importance of infection control strategies has increased around the world. The application of several measures together (bundle) has been published more effective than the application of infection control measures separately. The purpose of this study was to assess the effects of the urinary catheter care bundle on catheter-associated urinary tract infections (CA-UTI).
METHODS: Between June 2015 and December 2020, the rates of urinary catheter care bundle compliance and the effects on CA-UTI rates were evaluated in intensive care units at XXX University Hospital. The diagnosis of CA-UTI was made according to the diagnostic criteria of the National Health Care-associated Infections Surveillance Guidelines. The urinary catheter care bundle consists of three parameters: 1. Continuation of the catheter insertion indication; 2. The catheter is below the level of the bladder; 3. Cleaning the catheter twice a day with a soapy sponge.
RESULTS: Urinary catheter care bundle compliance and standardized infection rates (SIR) of CA-UTI were assessed between June 2015 and December 2020. In 2015, bundle compliance was 0.80 (0.75-0.83), 0.88 (0.84-0.90) in 2016, 0.89 (0.87-0.91) in 2017, 0.90 (0.88-0.91) in 2018, 0.88 (0.85-0.89) in 2019, and 0.87 (0.84-0.88) in 2020. CA-UTI SIRs were 4.06 in 2015, 2.91 in 2016, 2.3 in 2017, 1.52 in 2018, 1.74 in 2019, and 2.81 in 2020. When the effect of the urinary catheter care bundle (in the years 2015-2018) is analyzed, it corresponds to a reduction of approximately 60%. "Catheter cleaning twice a day with a soapy sponge" was found to have the lowest compliance across all years.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We observed that as bundle compliance increased, our CA-UTI rate decreased. However, the fact that our SIR values are >1 indicates that our infection control measures are inadequate. These findings imply that bundle components should be reviewed and/or that bundle compliance observation is lacking. Bundles can be used as an incentive to provide consistent and disciplined maintenance, but they are only one component of a larger improvement strategy. While main infection control systems (such as isolation, surveillance, and hand hygiene) are in routine, bundle applications should be integrated into these systems.

17.
Nefrektomi yapılmadan oluşturulan DOCA-tuz modelinin kan basıncı, kalp ve böbrek işlevlerine etkisi
The effect of DOCA-salt model without nephrectomy on blood pressure, heart and kidney functions
Nur Banu BAL, Orhan Mecit ULUDAĞ, Emine DEMİREL YILMAZ
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.43925  Sayfalar 485 - 496
GİRİŞ ve AMAÇ: Hipertansiyon, gelişiminde pek çok faktörün rol oynadığı, en yaygın kardiyovasküler hastalıktır. Deoksikortikosteron asetat (DOCA)-tuz modeli, esansiyel hipertansiyonun patogenezinin araştırılmasında oldukça sık kullanılan bir deneysel modeldir. Bu model, insanlardaki esansiyel hipertansiyonu başarılı bir şekilde taklit edebilmektedir. Ancak tek taraflı nefrektomi uygulaması ile hızlı ve şiddetli kan basıncı artışı oluşturması, çoğu hipertansif hastadaki klinik durumu tam olarak yansıtmamaktadır. Bu çalışmada, nefrektomi yapılmadan uzun süre DOCA-tuz uygulamasının sıçanların kan basıncı, vücut ağırlığı, kalp ve böbrek işlevleri üzerindeki etkileri incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada erkek Wistar Albino sıçanlar (8 haftalık) kullanılmıştır. DOCA-tuz hipertansiyon modelini oluşturmak için, 12 hafta boyunca sıçanlara haftada iki kez DOCA enjeksiyonu (20 mg/kg, s.c.) yapılmış ve içme sularına tuz (%1 NaCl ve %0,2 KCl) eklenmiştir. Sıçanların sistolik kan basınçları ve vücut ağırlıkları her hafta ölçülmüştür. Deneyin sonunda anestezi altındaki sıçanlardan kan örnekleri alınarak santrifüjlenmiş ve plazma elde edilmiştir. Sıçanların sağ atriyum ve sol papiller kas dokuları izole edilmiş ve dokuların fenilefrin, izoprenalin ve asetilkolin uygulanmasına bağlı kasılma cevapları ile ritmik aktivitesi organ banyosunda kaydedilmiştir. Plazma örneklerinde kan üre azotu (BUN) ve kreatinin düzeyleri ölçülmüştür.
BULGULAR: Nefrektomi yapılmadan 12 hafta süreyle DOCA-tuz uygulaması, sıçanların kan basıncını anlamlı olarak yükselmeye neden olmuştur. Hipertansif sıçanlarda sağ atriyumun fenilefrinle uyarılan alfa adrenerjik reseptör aracılı kasılma cevapları artmış, izoprenalinle oluşturulan beta adrenerjik reseptör aracılı kasılma cevabı azalmış ve asetilkolin cevapları değişmemiştir. DOCA-tuz uygulaması sıçanların plazma BUN ve kreatinin düzeylerini yükseltmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde edilen sonuçlar; nefrektomi yapılmadan 12 hafta boyunca DOCA-tuz uygulamasının, hipertansiyonla ilişkili kardiyak ve renal değişikliklere neden olduğunu ve noninvaziv hayvan modeli olarak, hipertansiyon çalışmalarında kullanılabileceğini; göstermektedir.
INTRODUCTION: Hypertension is one of the common cardiovascular diseases in which many factors play a role in its development. The deoxycorticosterone acetate (DOCA)-salt model is an experimental model that is widely used in the investigation of the pathogenesis of essential hypertension. Although this model can successfully mimic essential hypertension in humans, both the rate and magnitude of blood pressure increase with unilateral nephrectomy does not fully reflects the clinical situation in most hypertensive patients. In this study, it was investigated the effects of prolonged administration of DOCA-salt without nephrectomy on blood pressure, body weight, heart and kidney functions of rats
METHODS: Male Wistar Albino rats (8-week-old) were used in the study. DOCA-salt hypertension model was induced by DOCA injection (20 mg/kg, s.c.) twice a week and and by adding salt (1% NaCl and 0.2% KCI) to drinking water for 12 weeks. Systolic blood pressures and body weights of all rats were measured weekly. At the end of the experiment, blood samples were taken from anesthetized rats and centrifuged, and plasma was collected. Right atrium and left papillary muscle tissues were isolated from rats. Phenylephrine, isoprenaline and acethylcholine-induced rhythmic activity and contractions of tissues were recorded in the isolated organ bath. Blood urea nitrogen (BUN) and creatinine levels were measured in plasma samples.
RESULTS: 12 weeks DOCA-salt administration without nephrectomy were significantly elevated systolic blood pressure of rats. The DOCA-salt application did not cause a decrease in the body weight of the rats. While the right atrium was not affeced to acethylcholine; the phenylephrine-induced alpha adrenergic receptor mediated contractile responses were increased and the isoprenaline-induced beta adrenergic receptor-mediated contractile responses were decreased in hypertensive rats. The DOCA-salt administration increased plasma BUN and creatinine levels of rats.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These findings suggest that 12 weeks DOCA-salt administration without nephrectomy caused cardiac and renal changes associated with hypertension and could be used in hypertension studies as a noninvasive animal model.

18.
Ordu İlinde sindirim sistemi şikayeti ile polikliniklere başvuran hastalarda bağırsak parazitlerinin sıklığının ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Evaluation of intestinal parasites and risk factors in patients applying to outpatient clinics with digestive system complaints in Ordu Province
Ülkü KARAMAN, Yasemin KAYA, Özlem ÖZDEMİR, Özgür ENGİNYURT, Zerrin GAMSIZKAN, Cemil ÇOLAK, Gamze YOLALAN, Şermin TOP, Merve BİNGÖL
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.63459  Sayfalar 497 - 508
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Türkiye’de Ordu İlinde sindirim sistemi şikayeti ile başvuran hastalarda ki parazit varlığını, türlerini ve parazit pozitifliğini etkileyen faktörleri araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sindirim sistemi şikâyeti ile başvuran 317 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalara sosyo-demografik özelliklerini; yaşam tarzlarını ve sindirim sistemi şikayetlerini içeren anket uygulanmıştır. Dışkıda parazit tanısı için Selofanlı bant yöntemi, nativ-lügol, sedimantasyon ve Modifiye kinyoun asit-fast, yöntemleri kullanılmıştır. Örnekler hazırlandıktan ve boyandıktan sonra mikroskopta incelenmiştir.
BULGULAR: 317 hastanın 205’inde (%64,66) parazit pozitifliği tespit edilmiştir. Bunlardan Blastocystis spp. %34,1 ini, Cryptosporidium spp %34,7 sini, Entamoeba coli %16,1 ini oluşturmaktadır. Helmint görülme oranı %2,8, protozoa görülme oranı %97,2 olarak tespit edilmiştir. Parazit pozitif çıkan hastaların %73,7’si 40 yaş ve üzeri olup %72,7’si kadın ve %81’i evli bireylerden oluşmuştur. Ayrıca %65,6’sı orta gelir düzeyinde, %48,3’ü ise ilk ve ortaokul eğitim düzeyindedir. Diğer taraftan %58,5’inin köylerde yaşadığı, %74,1’inin ev hanımı/işsiz olduğu görülmüştür. Ek olarak parazit pozitif çıkan hastaların %77,6’sı çekirdek ailede yaşadığını, %51,2’si şehir şebeke suyu kullandığını ve %93,7’si sebze ağırlıklı beslendiğini belirtmiştir. Diğer taraftan parazit pozitifliği tespit edilen hastaların 9’unda (%4,4) ilk bakıda parazit tespit edilememiş ancak 2. ve 3. bakılarda tespit edilebilmiştir. Entamoeba coli, Blastocystis spp. ve Cryptosporidium spp de salya şikâyeti, Enterobius vermicularis de alerji, makat kaşıntısı, salya ve iştah artması şikayetleri anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sindirim şikâyeti ile gelen hastalarda yüksek oranda parazit olduğu görülmüştür. Ordu İlinde en çok Blastocystis spp. ve Cryptosporidium spp türlerine rastlanmıştır. Buna göre çalışmanın sonucu olarak sindirim şikâyeti ile başvuran (özellikle şikayetleri düzelmeyen) hastaların mutlaka parazit açısından da değerlendirilmesi ve ilk dışkı bakısı negatif gelse de parazitoz ön tanısının hemen ekarte edilmemesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the parasite prevalence, species and factors affecting parasite positivity in patients with digestive system complaints in Ordu Province in Turkey.
METHODS: 317 patients who presented with gastrointestinal complaints were included in the study. A questionnaire including; socio-demographic characteristics of the patients, lifestyle and digestive system complaints was applied. Cellophane band method, nativ-lugol, sedimentation and Modifiye kinyoun acid-fast methods were used for the diagnosis of fecal parasites. After the samples were prepared and stained, they were examined under a microscope.
RESULTS: Parasite positivity was detected in 205 (64.66%) of 317 patients. Blastocystis spp. constitutes 34.1%, 34.7% of Cryptosporidium spp and 16.1% of Entamoeba coli. The incidence of helminths was 2.8% and the incidence of protozoa was 97.2%. 73.7% of the parasite positive patients were in the age group of 40 years and over, 72.7% were women, 81% were married, 65.6% were middle-income, 48.3% had a primary and secondary education level. 58.5% lived in villages, 74.1% were housewives / unemployed. 77.6% of the parasite positive patients lived in the nuclear family, 51.2% were using city water, 93.7% were eating vegetables predominantly. In 9 (4.4%) of the patients with parasite positivity, no parasite was detected at the first examination, and it was detected in the 2nd and 3rd Bakers. The complaints of salivation in Entamoeba coli, Blastocystis spp. and Cryptosporidium spp, and allergy, rectal itching, drooling, increased appetite were significantly higher in Enterobius vermicularis (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been observed that there is a high rate of parasites in patients presenting with digestive complaints. Mostly Blastocystis spp., Cryptosporidium spp species were observed in Ordu Province. Patients who present with the complaint of digestion, especially those whose complaints do not improve, should definitely be evaluated in terms of parasites and the preliminary diagnosis of parasitosis should not be immediately ruled out, even if the first stool examination is negative.

19.
Keratit olgularında mikrobiyal etkenlerle birlikte mikobakteri varlığının araştırılması
Investigation of the presence of mycobacteria along with microbial agents in cases of keratitis
Ali ÜÇKAYABAŞI, Tülay KANDEMİR, Toğrul NAĞIYEV
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.17003  Sayfalar 509 - 522
GİRİŞ ve AMAÇ: Tüberküloz dışı mikobakterilerin (TDM) ayırıcı tanısındaki çeşitli sorunlar sebebiyle klinisyenler bu fırsatçı bakterileri göz ardı edebilmektedirler. Pulmoner tüberküloz şüpheli hastalarda mikobakteri identifikasyonu ve ilaç direnç tayininde olduğu gibi mikobakteriyel keratit gibi akciğer dışı mikobakteri enfeksiyonlarının tanısında da son yıllarda başarıyla uygulanan polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) temelli moleküler yöntemlerde DNA genellikle bakteri kültüründen ekstrakte edilmektedir. Kültürde özellikle mikobakterilerde yaşanan zorluklar göz önüne alındığında, yalnızca kültürden değil, doğrudan klinik örneklerden de DNA ekstraksiyonunun hızlı ve doğru tanı protokollerinin geliştirilmesine ışık tutacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada keratitli hastaların korneal kazıntı örneklerinde mikrobiyal etkenlerle birlikte mikobakteri varlığının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Keratit tanısı alan 43 hastadan bakteriyolojik ve mikolojik incelemeler için korneal kazıntı örnekleri alınmıştır. Rutin bakteri ve mantar kültürlerine ek olarak yapılan mikobakteriyolojik incelemede örnekler Löwenstein-Jensen (LJ) ve Mycobacterium growth indicator tube (MGIT) 960 likit sistemde inoküle edilmiş ve direkt preparasyonlar Ehrlich-Ziehl-Neelsen (EZN) yöntemi ile boyanarak mikroskobik olarak incelenmiştir. Mikobakteri varlığı aynı zamanda doğrudan korneal kazıntı örneklerinden DNA ekstraksiyonu sonrasında hsp65 gen bölgesini hedef alan spesifik primerler kullanılarak polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testi ile de araştırılmıştır.
BULGULAR: Gerek fenotipik gerekse moleküler yöntemlerle yapılan mikobakteriyolojik inceleme sonucunda korneal kazıntı örneklerinin hiçbirinde mikobakteri kolonizasyonu tespit edilememiştir. Değerlendirilen 43 keratitli hastanın %39,5’inden mikobakteri dışında çeşitli bakteriler izole edildiği, kadınlarda bu oranın %47,1, erkeklerde ise %34,66 olduğu tespit edilmiştir. En sık izole edilen bakteriyel etkenin Staphylococcus epidermidis (%23,3) olduğu, miks kolonizasyon oranının da %16,3 olduğu belirlenmiştir. Bakteriyolojik ve patolojik inceleme sonuçları ile tanı grupları, cinsiyet ve yaş arasında bir ilişki bulunmasa da, keratite eşlik eden ek göz hastalığının daha ileri yaşlarda görülmesi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.036).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hiç mikobakteri tespit edilemese de, doğrudan korneal kazıntı örneklerinde moleküler bir yöntemle mikobakterilerin araştırıldığı ilk çalışma özelliğini taşımaktadır. Sonuç olarak, daha geniş populasyonlarla yapılacak çalışmalar ışığında, gözden kaçan mikobakteri olgularının erken ve doğru teşhisinin hızlı ilaç direnci tespiti ile tedavi stratejilerinin daha akılcı bir şekilde planlanmasına imkan sağlayacağı kanaatine varılmıştır. Özellikle de, keratit olgularının neredeyse tamamının (%95) çoklu ilaç dirençli tüberküloz (MDR TB) ve TDM enfeksiyonları için en önemli tedavi seçenekleri olan florokinolon ve/veya amikasin ile tedavi edilmesi, mikobakterilerin kolonizasyonunun ve bulaştırıcılığının geçici olarak baskılanmış olabileceğini, ancak yakın gelecekte bu ilaçlara dirençli mikobakterilerin sebep olduğu enfeksiyonlara maruz kalabileceğimizi düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Because of various problems in the differential diagnosis of non-tuberculous mycobacteria (NTM), clinicians may ignore these opportunistic bacteria. DNA is usually extracted from the bacterial culture in polymerase chain reaction (PCR)-based molecular methods, which have been successfully applied in recent years in the diagnosis of extrapulmonary mycobacterial infections such as mycobacterial keratitis, as well as in mycobacterial identification and drug resistance determination in patients with suspected pulmonary tuberculosis. Considering the difficulties experienced in culture, especially in mycobacteria, it is thought that DNA extraction not only from culture but also directly from clinical samples will shed light on the development of rapid and accurate diagnostic protocols. In this study, it was aimed to investigate the presence of mycobacteria along with microbial agents in corneal scraping samples of patients with keratitis.
METHODS: Corneal scraping samples were collected for bacteriological and mycological examinations from 43 patients diagnosed with keratitis at Balcalı Hospital of Çukurova University Faculty of Medicine between September 2016 and April 2017. In addition to routine bacterial and fungal cultures, in mycobacteriological examination, samples were inoculated in Löwenstein-Jensen (LJ) and Mycobacterium growth indicator tube (MGIT) 960 liquid system, and direct preparations were stained with the Ehrlich-Ziehl-Neelsen (EZN) method and examined microscopically. The existence of mycobacteria was also investigated by polymerase chain reaction (PCR) testing using specific primers targeting the hsp65 gene region after DNA extraction directly from corneal scraping samples.
RESULTS: No mycobacterial colonization could be detected in any of the corneal scraping samples as a result of mycobacteriological examination performed by both phenotypic and molecular methods. It was determined that various bacteria, except mycobacteria, were isolated from 39.5% of the 43 patients with keratitis evaluated, this rate was 47.1% in women and 34.66% in men. It was determined that the most frequently isolated bacterial agent was Staphylococcus epidermidis (23.3%), and the mixed colonization rate was 16.3%. Although there was no relationship between the results of bacteriological and pathological examinations and the diagnosis groups, gender, and age, it was statistically significant that additional eye disease accompanying keratitis was seen at older ages (p=0.036).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although no mycobacteria were detected in our study, it is the first study in which mycobacteria were investigated by a molecular method in direct corneal scraping samples. It was concluded that early and accurate diagnosis of overlooked mycobacterial cases would enable rapid drug resistance detection and treatment strategies to be planned more rationally, in the light of studies to be conducted with larger populations. In particular, the treatment of almost all keratitis cases (95%) with fluoroquinolones and/or amikacin, which are the most important therapeutic options for multidrug-resistant tuberculosis (MDR-TB) and TDM infections, suggests that mycobacterial colonization and infectivity may be temporarily suppressed. However, this may result in our exposure to infections caused by mycobacteria resistant to these drugs in the near future.

20.
Yatırılarak tedavi edilen COVID-19 hastalarinda göz bulguları
Ocular findings in patients hospitalized for COVID-19
Yasemin Fatma ÇETİNKAYA, Ceren KARAÇAYLI
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.93195  Sayfalar 523 - 530
GİRİŞ ve AMAÇ: AMAÇ: Tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 hastalığı, sağlık sistemini ciddi anlamda zora sokmuştur. Sağlık hizmetlerinin sunumunun tehlikede olduğu bu dönemde, hastalığın insan vücudunun farklı bölgelerini nasıl etkilediğinin anlaşılması geri planda kalmıştır. Bu çalışma, yatarak tedavi gören COVID-19 hastalarından oküler şikayetleri ve bulguları olan hastaları belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 25 Mart 2020 ile 31 Mart 2021 tarihleri arasında üçüncü basamak bir hastanede COVID-19 nedeniyle takip ve tedavi edilen 18 yaş ve üzeri bireylerde kesitsel, geriye dönük bir çalışma yapılmıştır. Tüm hastaların elektronik sağlık kayıtları alınarak gözden geçirilmiştir. Ayrıca oküler semptomları olan ve olmayan hastalar arasında prokalsitonin, üre seviyesi ve nötrofil sayısı karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: : COVID-19 testi pozitif olan toplam 7060 hasta dahil edildi. Ortalama hasta yaşı 60,89±16,96 idi. Hastaların %52,8'i (n=19) kadın, %47,2'si (n=17) erkekti. Oftalmoloji konsültasyon oranı toplam 36 hasta ile %0.5 idi. Hastaların %47.2'sinde (n=17) en sık görülen semptom görme değişiklikleri idi. En sık görülen ikinci oküler patoloji kemozdu, bunu konjonktival hiperemi ve göz irritasyonu izledi. Keratopatiye maruz kalan hastaların %100'ünde yoğun bakım öyküsü vardı. (p<0,001). Ancak görme değişikliklerinin doğrudan yoğun bakım ünitesi ile ilgili olmadığı gözlendi. Bu hastaların %88,2'sinin yoğun bakım öyküsü yoktu (p<0,001). Oküler bulguları olan hastalarda karşılaştırılan laboratuvar bulgularında anlamlı yükselmeler gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada hastanede yatan COVID-19 hastalarının %0,5'inde göz şikayet ve bulguları tespit edilmiştir. COVID-19'un gözleri düşük oranda etkilediği ancak özellikle uzun süre hastanede yatan hastalarda ve hastaneye ilk başvuruda göz bulgularının arka planda kalabileceği de vurgulandı. Ayrıca, prokalsitonin,üre seviyesi ve nötrofil sayısı oküler semptomları olan hastalarda daha yüksek bulunurken, bu hastaların yoğun bakıma yatış oranlarına etkisi saptanamadı.
INTRODUCTION: The COVID-19 disease, which has affected the whole world, has seriously challenged the health system. In this period when the delivery of health services is in danger, understanding how the disease affects different parts of the human body has remained in the background. This study was conducted to identify patients with ocular complaints and findings from inpatient COVID-19 patients.
METHODS: A cross-sectional, retrospective study was conducted in individuals aged 18 years and older who were followed up and treated for COVID-19 in a tertiary hospital between 25 March 2020 and 31 March 2021. Electronic health records of all patients were reviewed. In adition Procalcitonin, urea, and neutrophil levels were compared between patients with and without ocular symptoms.
RESULTS: A total of 7060 patients with positive COVID-19 tests were included. The mean patient age was 60.89±16.96 years. 52.8% (n=19) of the patients were female and 47.2% (n=17) were male. The ophthalmology consultation rate was 0.5% with a total of 36 patients. The most common symptom was visual changes in 47.2% (n=17) of the patients. The second most common ocular pathology was chemosis, followed by conjunctival hyperemia and eye irritation. 100% of the patients exposed to keratopathy had a history of intensive care. (p<0.001). However, it was observed that the visual changes were not directly related to the intensive care unit. 88.2% of these patients did not have a history of intensive care (p<0.001). Significant elevations in the compared laboratory findings were observed in patients with ocular findings.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was also emphasized that COVID-19 affects the eyes at a low rate, but ocular findings may remain in the background, especially in patients who have been hospitalized for a long time and at the first admission to the hospital Although procalcitonin, urea and neutrophil counts were found to be higher in patients with ocular symptoms, it was not found that these patients affected the rate of admission to the intensive care unit.

21.
Halk sağlığı hizmetlerinin sağlık sistemlerinin performansı üzerindeki etkileri: Dinamik network veri zarflama analizi ile bir uygulama
Effects of public health services on health systems performance: An application with dynamic network data envelopment analysis
Hakan KAÇAK
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.70194  Sayfalar 531 - 548
GİRİŞ ve AMAÇ: Küresel olarak sağlık sistemlerinin, artan talep ve maliyetler gibi etkenler nedeniyle sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliği ile ilgili endişeleri artmaktadır. Ülkeler bir yandan güvenli ve kaliteli sağlık hizmetini güvence altına almaya gayret ederken diğer yandan artan maliyetlerle mücadele etmek zorundadırlar. Artık sağlık sistemlerinin tedavi edici rolünün ötesine geçmesi gerektiği anlaşılmıştır. Bireyi hastalandırmadan tedavi etmeye ilke edinen halk sağlığı hizmetleri söz konusu problemleri telafi etmek için kullanılabilecek en rasyonel ve maliyet etkili araçtır. Halk sağlığı, sağlık hizmetlerinin organizasyonuna toplumsal bir bakış açısı getirerek ve hizmetlerin etkililiğini artırmaya yardımcı olabilir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 27 OECD ülkesi sağlık sistemlerinin 2010 ile 2018 yılları arasındaki etkinlikleri Dinamik Network Veri Zarflama Analizi yöntemi kullanarak hesaplanmıştır. Halk sağlığı ve hastane hizmetleri sistemleri etkinlikleri ve genel sağlık sistemi performansı gözden geçilmiştir. Analiz edilecek değişkenler halk sağlığı sistemi için alkol tüketimi, birinci basamak sağlık harcamaları, beklenen ortalama süreleri, anne ölüm oranları iken hastane hizmet sistemi için hastane yatak sayıları ve hekim sayıları, yatan hasta sayıları ve ayakta tedavi edilen hasta sayıları olarak belirlenmiştir. Halk sağlığı sistemi ile hastane hizmet sistemi arasındaki bağlantı bebek aşılama oranları ile diyabete bağlı hastane yatış sayıları temel alınarak sağlanmıştır. Ayrıca dönemler arasındaki ilişki ise halk sağlığı sistemi için önlenebilir ölüm oranları ile hastane hizmet sistemi için ise tedavi edilebilir ölüm oranları ile sağlanmıştır.
BULGULAR: Ülkelerin ortalama etkinlik skorları hesaplandığında dokuz ülke etkin olarak hesaplanmıştır. Halk sağlığı sistemi etkin olarak değerlendirilen ülke sayısı on bir, hastane hizmet sistemi etkin olarak değerlendirilen ülke sayısı on sekiz olarak hesaplanmıştır. Malmquist indeks sonuçlarına göre beş ülke hariç tüm ülkelerin toplam faktör verimliliği artmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Etkin olmayan sağlık sistemlerinin girdi ve bağlantı projeksiyonlarına bakıldığında sağlık sistemlerinin girdi kullanımlarını iyileştirmesi, yaşam tarzına bağlı hastalıklar, anne ölümleri ile önlenebilir ve tedavi edilebilir ölümler konularında önlem almaları gerekmektedir. Sekiz yıllık süreçte sağlanan ilerlemelere rağmen daha gidilecek çok yol olduğu ortadadır.
INTRODUCTION: Health systems are increasingly concerned about the sustainability of health services due to factors such as increasing demand and costs worldwide. While countries seek to secure safe and quality health care, they also struggle with increasing costs. It is now recognized that health systems must go beyond their therapeutic role. Public health services adopting the principle of keeping individuals healthy are the most rational and cost-effective tools that can be used to compensate for these problems. Public health can help improve the effectiveness of health services by bringing a societal perspective to the organization of health services.
METHODS: Efficiencies of the health systems of 27 OECD countries between 2010 and 2018 were calculated using the Dynamic Network Data Envelopment Analysis method. Public health and hospital services system efficiencies and overall system performance are examined. The variables to be analyzed were alcohol consumption, primary health care expenditures, average life expectancy, maternal mortality rates for the public health system, hospital beds, physicians, inpatients and outpatient numbers for the hospital service system. The connection between the public health system and the hospital service system is based on vaccination rates and diabetes-based hospitalization numbers. In addition, the relationship between the periods is provided by preventive mortality rates for the public health system and the treatment of the hospital service system.
RESULTS: The average efficiency scores of the countries were calculated; nine countries were efficient. The number of public health systems evaluated as efficient was eleven, and the number of efficient hospital service systems was eighteen. According to Malmquist index results, the total factor productivity of all countries has increased except for five countries.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Considering the input and connection projections of ineffective health systems, health systems need to improve their use of inputs and take precautions against lifestyle-related diseases, maternal mortality, and preventable and treatable mortalities. Despite the progress made in the eight-year period, it is clear that there is still a long way to go.

22.
Türkiye Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda olan sertifikalı sağlık eğitim programlarının katılımcılar tarafından değerlendirilmesi
Evaluation of certified health training programs under the coordination of the Turkish Ministry of Health by the participants
Gülsen TOPAKTAŞ, Emine ÇETİN ASLAN, Hüseyin ASLAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.02256  Sayfalar 549 - 566
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmada, Sağlık Bakanlığı tarafından koordine edilen sertifikalı sağlık eğitim programlarının katılımcıların bakış açısından farklı boyutları ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma tanımlayıcı özellikte kesitsel bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini, araştırma süresi içinde, Sağlık Bakanlığı tarafından koordinasyonu sağlanan sertifikalı eğitimlerden herhangi birine katılanlar oluşturmaktadır. Araştırma verileri, Google Forms’ta hazırlanan çevrimiçi anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Anket soruları; sertifikalı eğitimlerin genel amaçları göz önünde bulundurularak, literatür araştırması ve uzman görüşü alınarak araştırmacılar tarafından hazırlanmıştır. Anket formu, beş bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde katılımcıların kişisel bilgilerinin elde edilmesine yönelik yedi adet çoktan seçmeli ve kısa cevaplı sorular yer almaktadır. Diğer dört bölüm katılımcıların eğitim programını değerlendirebilecekleri, “hiç katılmıyorum” ve “tamamen katılıyorum” aralığında değişen beşli Likert tipinde hazırlanmış ifadeler bulunmaktadır. İkinci bölüm eğitimin içeriğinin (11 soru), üçüncü bölüm eğitim ortamının (dört soru), dördüncü bölüm eğitimin materyalinin (dört soru) ve beşinci bölüm eğitimin bütün olarak değerlendirilmesine (dört soru) yönelik hazırlanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve karşılaştırmalı analizler kullanılmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya Ameliyathane Hemşireliği, Çocuk Yoğun Bakım Hemşireliği, Yenidoğan Yoğun Bakım Hemşireliği ve Yoğun Bakım Hemşireliği sertifikalı eğitimlerinden birini alan 1.013 kişi katılmıştır. Katılımcıların %60,12’si (609) kadın, %99,01’i (1003) hemşire, %56,27’si (570) lisans mezunu ve %77,99’u (790) ameliyathanede çalışanlardan oluşurken yaş ortalaması 28.03, ortalama çalışma süresi 5.84 yıldır. Katılımcılar eğitimin değerlendirilmesine yönelik sorulara ortalama (5 üzerinden) en düşük 4,50, en yüksek 4,59 ve genel 4,55 puan vermişlerdir. Katılımcıların sorulara verdikleri puan ortalamalarının; cinsiyete, eğitimin verildiği kuruma, sertifikalı eğitim türüne, meslek yılına, kişilerin eğitim düzeyine ve mevcut durumda çalıştıkları birim türüne göre farklılık gösterdiği bulunmuştur. Görüş ve önerilere toplam 80 cevap verilmiş olup, bu yorumların 66’sında eğitimden oldukça memnun oldukları belirtilmiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Katılımcıların genel olarak sertifikalı eğitim programlarını başarılı buldukları sonucuna varılmıştır. Diğerlerine göre daha az deneyimli, genç ve lise mezunu katılımcılar sertifikalı eğitimlerden daha fazla yararlanmaktadır.

INTRODUCTION: In this study, it was aimed to evaluate the certified health training programs coordinated by the Ministry of Health from the perspective of the participants, with different dimensions.
METHODS: This research is a descriptive cross-sectional study. The population of the research consists of those who participated in any of the certified trainings coordinated by the Ministry of Health, during the research period. Research data were collected through the online questionnaire prepared in Google Forms. Survey questions have been prepared by the researchers, considering the general objectives of certified trainings, literature research and expert opinion. The questionnaire form consists of five parts. In the first part, there are seven multiple-choice and short-answer questions to obtain the personal information of the participants. In the other four sections, there are five-point Likert-type statements that the participants can evaluate the training program, ranging from “strongly disagree” to “strongly agree”. The second part is prepared for the content of the education (11 questions), the third part is for the educational environment (four questions), the fourth part is for the material of the education (four questions), and the fifth part is for the evaluation of the education as a whole (four questions). Descriptive statistics and comparative analyzes were used in the analysis of the data.
RESULTS: 1,013 people who received one of the certificated trainings in Operating Room Nursing, Pediatric Intensive Care Nursing, Neonatal Intensive Care Nursing and Intensive Care Nursing participated in the study. While 60.12% (609) of the participants are female, 99.01% (1003) are nurses, 56.27% (570) of them are undergraduates and 77.99% (790) work in the operating room, the mean age is 28.03 years and the mean working time is 5.84 years. Participants gave a mean of (out of 5) a minimum score of 4.50, a maximum of 4.59, and an overall score of 4.55 for the questions regarding the evaluation of education. The mean score given by the participants to the questions has been found to differ by gender, the institution where the education is given, the type of certified education, the occupation year, the education level, and the type of unit they currently work in.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that the participants generally found the certified training programs successful. Compared to others, the less experienced, younger and high school- graduated participants benefit more from the certified trainings.

DERLEME
23.
Türkiye’de yeni üretilen ve geliştirilmekte olan nikotin ve tütün ürünleri ile ilgili yasal düzenlemeler
Legal regulations regarding new and developing nicotine and tobacco products in Türkiye
Benay Can EKE, Yunus YÜCE
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.36974  Sayfalar 567 - 578
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tütün ürünlerinin kullanımını önlenebilir küresel salgın olarak tanımlamıştır. DSÖ bu salgını önlemek için ülkelerin uygulamaları gereken ve kısaca MPOWER olarak bilinen politika konu başlıklarını belirlemiştir.
Ülkelerin bu konu başlıkları için yaptığı faaliyetleri izlemekte ve yıllık raporlarla yayınlamaktadır. DSÖ’nün önderliğinde yapılan çalışmalar sonucunda ülkelerin tütün ürünleri kullanımı azalmıştır. Dünya’da 2000 yılında %32,7 olan tütün ürünleri kullanımı 2025 yılında %20,4’e düşmesi beklenmektedir. Ülkemizde ise yine aynı şekilde % 32,9 dan %29,9’ a düşmesi öngörülmektedir. Ülkemiz DSÖ’nün Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi kapsamında politika paketini başarılı bir şekilde uygulamış ve bunun sonucunda MPOWER önlemlerini en yüksek başarı düzeyinde tam olarak uygulayan iki ülkeden biri olmuştur.
Tütün ürünlerinin üretimini ve satışını yapan firmalar bu gelişmeler karşısında yeni ürünleri piyasaya sürmüşlerdir. Bu ürünlerden en popüler olanları Elektronik Nikotin Olan/Olmayan Dağıtım Sistemleri (ENDS/ENNDS) ve Isıtılmış Tütün Ürünleri’ (HTPs) dir. Bu yeni ürünlerin hedef kitlesinin daha çok 13 yaş ve üstü olması ve gençler arasında çok hızlı yayılması tütünle olan savaşta yeni cephelerin açılmasına neden olmuştur. Yeni ürünlerin bu kadar hızlı yayılmasında, görüntülerinin gençleri cezp edecek şekilde tasarlanması, sigaraya alternatif ürün olarak sunulması ve daha az zararlı algısının oluşturulması etkili olmuştur. Yapılan çalışmalarda bu ürünlerin zararsız olmadığı ortaya koyulmuştur. DSÖ bu konuda zararın azaltılmasının insan sağlığı açısından riski azaltmadığını bildirmiştir.
Ülkelerin bu yeni ürünlere bakış açısının ve yasal düzenlemelerinin birbirinden farklı olması kullanımı etkileyen ikinci en önemli faktördür. Bazı ülkeler yasaklarken bazı ülkelerde satışına izin vermiştir.
Bu derleme yeni ortaya çıkan, gelişmekte olan nikotin ve tütün ürünleri ile ilgili ülkemizde uygulanan yasal düzenlemeler hakkında ayrıntılı bilgi vermeyi amaçlamaktadır.
The World Health Organization (WHO) defined the use of tobacco products as a preventable global epidemic. WHO has determined the policy topics that countries should implement to prevent this epidemic, known as MPOWER for short. It follows the activities of countries for these topics and publishes them in annual reports. As a result of the studies carried out under the leadership of WHO, the use of tobacco products by countries has decreased. The use of tobacco products, which was 32.7% in the world in 2000, is expected to decrease to 20.4% in 2025. In our country, it is predicted to decrease from 32.9% to 29.9% in the same way. Our country has successfully implemented the policy package within the scope of WHO's Framework Convention on Tobacco Control, and as a result, it has become one of the two countries that fully implemented MPOWER measures at the highest level of success. Companies that manufacture and sell tobacco products have launched new products in the face of these developments. The most popular of these products are Electronic Nicotine/Non-Nicotine Delivery Systems (ENDS/ENNDS) and Heated Tobacco Products (HTPs). The fact that the target audience of these new products is mostly 13 years old and over and their rapid spread among young people has led to the opening of new fronts in the war against tobacco.
The rapid spread of new products was influenced by the fact that their appearance was designed to attract young people, presented as an alternative to cigarettes, and created a perception of less harm. Studies have shown that these products are not harmless. WHO has stated that reducing the damage does not reduce the risk in terms of human health. The second most important factor affecting the use is the different perspectives and legal regulations of countries on these new products. While some countries have banned it, some countries have allowed its sale. This review aims to provide detailed In this review, about the legal regulations made in our country regarding novel and emerging nicotine and tobacco products

24.
Kanser farkındalığında sağlık okuryazarlığının önemi
The importance of health literacy in cancer awareness
Ferda GÜLTOP, Seçil ÖZKAN
doi: 10.5505/TurkHijyen.2022.02779  Sayfalar 579 - 586
Bu derleme kanser farkındalığında sağlık okuryazarlığının önemine dikkat çekmek amacıyla, kanser farkındalık ve sağlık okuryazarlık ilişkisi güncel bilgiler ışığında irdelenmiştir.
Kanser, dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır. Gün geçtikçe küreselleşen dünyamızda, artmakta ve yaşlanmakta olan nüfusla birlikte kanser hastalığında da bir artış görülmektedir. Bu artış, ulusal sağlık sistemleri ve insanlar üzerinde fiziksel, duygusal ve mali açıdan yük oluşturmaya ve önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre 2018 yılında bütün dünyada 9,6 milyon insan veya altı kişiden biri kanserden hayatını kaybetmiştir. Bulaşıcı olmayan hastalık kategorisine giren kanser, yavaş ilerleyen, tedavisi ile bakım ve izlemi uzun süren, bireyin yaşam kalitesini bozan kronik bir hastalıktır.
Kanserin varlığının, birey ve toplum tarafından erken fark edilmesi ve insanların bu konuda neler yapabileceğini bilmesi kanser farkındalığı için önemli bir adımdır. Toplumda, kötü huylu hastalık diye de bilinen kanser farkındalığının artmasında, sağlık okuryazarlığı etkili bir araç olarak kabul görmektedir.
Ülkemizde 2017 yılında yapılmış olan “Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Düzeyi ve İlişkili Faktörleri Araştırması” çalışmasına göre, toplumun %68,9’unun sağlık okuryazarlık düzeyi “yetersiz ve sorunlu” olarak belirlenmiştir. İnsanların sağlık okuryazarlığı düzeyinin yeterli olması için; bireylerin öncelikle bilgi kaynaklarına ulaşmaları, bu bilgiyi doğru anlamaları ve uygulamaları ile mümkün olabilecektir.
Kanser hastalığının farkındalığı ve sağlık okur yazarlığı düzeyi hastalığın erken dönemde tespit edilerek tedaviye başlanmasında önemli rol oynamaktadır. Sağlık okuryazarlık düzeyi yetersiz olan toplumlarda; genel sağlık durumunda düşüklük, koruyucu sağlık hizmetlerinin alınmasında azalma, bulaşıcı olmayan hastalık oranlarında yükseliş, erken ölüm gibi olumsuz sağlık çıktılarına ve sağlık bakım ücretlerinde artışa yol açmaktadır. Halk sağlığı için ciddi sorunlardan bir tanesi olan kanser farkındalığının artırılmasında ülkelerin önleme, tarama, tanı ve hastalığın yönetimi konusunda stratejiler oluşturmaları ve uygulamaları önemlidir. Bu kapsamda yapılacak çeşitli müdahale programlarının, bireylerin kendi sağlıklarına değer vermelerinde ve sağlıklarını koruyarak geliştirmelerinde etkili olabileceği konusunda bilgiler mevcuttur. Toplumun sağlık konusundaki bilgilerinin çeşitli yöntemlerle ve doğru adımlarla geliştirilmesi sağlık okuryazarlık düzeyinde belirli bir artış sağlanmasında etkili olacaktır. Öncelikle sağlık okuryazarlık düzeyinin belirlenmesinden sonra yapılacak olan etkinlikler nicelik ve nitelikleri bakımından yol gösterici olacaktır. Sağlık okuryazarlık düzeyi iyi olan toplumların sağlıkları ile kanser gibi hastalıklar konusunda farkındalıklarının daha yüksek olacağı aşikârdır. Halkın sağlık okuryazarlık düzeyinin ve kanser farkındalıklarının arttırılmasında, çeşitli müdahalelerin geliştirilmesi ve sunulması konusunda başta sağlık hizmeti sunucuları ile bu hizmeti alan insanlara ve toplumun diğer kurum ve kuruluşlarına büyük görevler düşmektedir.
This digest was prepared to draw attention to the importance of health literacy in cancer awareness, relationship between cancer awareness and health literacy is examined in view of current information.
Cancer ranks the second among the causes of death in our country and in the world. In the highly globalizing World, due to the population increase accompanied by aging, an increase in cancer disease is observed. This causes physical, emotional, and financial burdens on social health systems, so, cancer remains a significant public health issue.
According to a World Health Organization report, 9.6 million people worldwide died of cancer in 2018, or one in six people. Cancer, falls into the category of non-communicable disease, is a chronic disease that progresses slowly, lasts for a long time with treatment, and monitoring which disrupts the quality of life of persons.
Early diagnosis of cancer by persons and society, and awareness of people about it, with adequate knowledge about what they must do are fundamental steps for cancer awareness. Cancer is socially considered a malignant disease and public awareness about it is based on health literacy.
According to the “Turkish health literacy level and related factors survey” conducted in 2017, health literacy level of 68.9% population was concluded as “inadequate and problematic”. For the adequacy of health literacy level, individuals should access information sources, understand, and apply the information correctly.
Awareness of cancer and level of health literacy play an important role in the early diagnosis of cancer to start earlier treatment. In societies with insufficient health literacy levels, low health care and preventive health services, raise the rates of non-communicable diseases, premature deaths. Because of negative social health provisions health care expenses increase. Countries should implement strategies for prevention, diagnosis, and treatment by raising cancer awareness, since cancer is a serious threat to public health. In this context, information is available concerning the effectiveness of various intervention programs aiming individuals’ own health to respect and improve their health by self-protection. Developing social awareness in health using various methods with correct steps will be effective in achieving a reasonable increase in the level of health literacy. Primarily the level of health literacy will be determined and following activities will constitute the pathfinder in terms of quality and quantity.It is obvious that in societies with a high level of health literacy, existence of higher awareness of cancer is a fact. To increase public health literacy level and cancer awareness, primarily health service providers, receivers of this service, and, other social institutions should share responsibilities in developing various methods of intervention

LookUs & Online Makale
w